SÜNNET UYGULAMASI: MÜKEMMEL YARATANIN TASARIMINA MÜDAHALE Mİ?
İnsanın Yaratılışındaki Güzellik ve Denge
İnsan, dünyaya geldiğinde kendi bedenini seçerek gelmez. Gözlerini,
kulaklarını, ellerini, ayaklarını, cinsel organlarını ve diğer bütün uzuvlarını
kendisi oluşturmaz. Bütün bunlar, Allah'ın yaratmasıyla meydana gelir. İnsan,
doğumuyla birlikte kendisine verilen bu bedenin sahibi gibi görünse de
yaratılışının kaynağı kendisi değildir. Öyleyse insanın bedeniyle ilgili dinî
bir hüküm ileri sürüldüğünde, öncelikle şu soruyu sorması gerekmez mi: Allah bu
konuda ne buyurmuştur?
Kur’an, insanın yaratılışındaki güzelliğe dikkat çeker:
“Şüphesiz ki biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4)
Bu ayet, insanın yaratılışının değerini ortaya koyar. İnsan, kendisine verilen
özelliklerle hayatını sürdürebilecek bir yapıya sahiptir. Organları, dokuları
ve biyolojik sistemleri belirli işlevleri yerine getirecek biçimde
yaratılmıştır. İnsan bedenini oluşturan bu sistemlerin birbiriyle uyumlu
çalışması, yaratılış üzerine düşünmemiz için önemli bir nedendir.
Elbette insanın güzel bir biçimde yaratılmış olması,
hastalandığında tedavi edilmesine veya bedenindeki bir rahatsızlığın
giderilmesine karşı çıkmak anlamına gelmez. İnsan hastalanabilir, yaralanabilir
ve doğuştan gelen bazı sağlık sorunlarıyla karşılaşabilir. Tedavi, insanın
sağlığını korumaya ve kaybettiği işlevleri yeniden kazandırmaya yönelik bir
çabadır. Bu nedenle her tıbbi müdahaleyi yaratılışa karşı çıkmak olarak
değerlendiremeyiz.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmamız gerekir. Bir insanın
hastalığı nedeniyle ameliyat edilmesiyle, herhangi bir sağlık zorunluluğu
bulunmadığı hâlde bedeninin doğal yapısına müdahale edilmesi aynı şey değildir.
Birinde sağlığı koruma veya bir rahatsızlığı giderme amacı vardır; diğerinde
ise çoğu zaman görünümü değiştirme, toplumsal beğeniye uyma ya da kişisel
güzellik anlayışını gerçekleştirme isteği öne çıkar.
İşte sünnet meselesini de bu ayrımı gözeterek ele almalıyız.
İnsan bedeninin Allah tarafından yaratılmış olması, bu bedene yapılacak her
müdahalenin otomatik olarak yanlış olduğu anlamına gelmez. Fakat sağlıklı bir
bedene neden müdahale edildiği, bu müdahalenin gerçekten gerekli olup olmadığı
ve din adına bir zorunluluk olarak sunulup sunulamayacağı mutlaka
sorgulanmalıdır.
Kur’an'da Sünnet Emri Var mı?
Müslüman toplumların önemli bir bölümünde erkek çocuklarının sünnet edilmesi,
dinî hayatın doğal ve vazgeçilmez bir parçası gibi görülür. Çocuk sünnet
edilirken çoğu zaman bunun neden yapıldığı ayrıntılı biçimde konuşulmaz.
Aileler, kendilerinden önceki kuşakların uyguladığı bu geleneği sürdürür. Çocuk
büyüdüğünde de çoğunlukla aynı uygulamayı kendi ailesinde devam ettirir.
Böylece bir gelenek, kuşaktan kuşağa aktarılırken dinî bir
zorunluluk olarak algılanmaya başlayabilir. İnsanlar, bu uygulamanın Allah
tarafından emredilip edilmediğini araştırmadan onun dinin değişmez bir hükmü
olduğuna inanabilirler.
Oysa Kur’an'da erkek çocuklarının sünnet edilmesini emreden
açık bir ayet bulunmamaktadır. Kur’an'da sünnetin belirli bir yaşta yapılması
gerektiğine ilişkin bir buyruk da yoktur. Özellikle sekiz günlükken sünnet
edilme uygulamasının Kur’an'da bir karşılığı bulunmaz.
Burada dikkat etmemiz gereken temel ilke şudur: Bir
uygulamanın toplumda yaygın olması, onun Allah tarafından emredildiğini
göstermez. Aynı şekilde, bir uygulamanın yüzyıllardır devam etmesi de tek
başına onun dinî bir zorunluluk olduğunu kanıtlamaz.
Bir davranışın sağlık, temizlik, toplumsal alışkanlık veya
kişisel tercih bakımından çeşitli gerekçeleri bulunabilir. Ancak bunlardan
herhangi birinin varlığı, o davranışın kendiliğinden dinî bir hükme dönüşmesini
sağlamaz. Bir uygulamanın Allah'ın emri olduğunu söylüyorsak bunun delilini
gösterebilmeliyiz.
Kur’an'da Allah'ın din adına insanlar üzerinde hüküm koyma
yetkisi konusunda önemli bir ilke vardır:
“Yoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği şeyleri kendileri için din
hâline getiren ortakları mı var?” (Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, dinî hükümlerin kaynağı konusunda ciddi biçimde düşünmemizi
gerektirir. İnsanların bir uygulamayı benimsemesi başka, Allah'ın o uygulamayı
dinî bir yükümlülük olarak belirlemesi başkadır.
Öyleyse sünnetin dinî bir zorunluluk olduğunu ileri
sürenler, bu zorunluluğun Kur’an'daki dayanağını göstermek durumundadır. Bir
uygulamanın dinî açıdan sevap olduğu, yapılmamasının günah sayıldığı veya
Müslüman olmanın şartlarından biri olduğu ileri sürülüyorsa, bu iddiaların
hangi vahye dayandığı açıklanmalıdır.
Burada mesele, sünnet yaptıran insanları suçlamak değildir.
Çoğu aile, çocuklarına iyilik yaptığını düşünerek hareket eder ve çevresinden
öğrendiği uygulamayı sürdürür. Mesele, iyi niyetle yapılan bir davranışın
Allah'ın kesin emriymiş gibi sunulup sunulmadığını sorgulamaktır.
Çünkü bir şeyi dinin emri olarak kabul etmekle, onu kişisel
veya kültürel bir tercih olarak benimsemek aynı şey değildir.
Önceki Kitapları Değerlendirmede Ölçümüz: Kur’an
Sünnet uygulamasını değerlendirirken Tevrat'ın Yaratılış bölümünde yer alan
anlatımla karşılaşıyoruz. Yaratılış 17:9-14'te, İbrahim'e ve soyuna yönelik bir
ahitten söz edilir; erkeklerin sünnet edilmesi, bu ahdin bedendeki işareti
olarak anlatılır. Ayrıca erkek çocuklarının sekiz günlükken sünnet edilmesi
istenir. Ancak burada gözden kaçırmamamız gereken önemli bir konu var: Bugün
Tevrat'ta okuduğumuz bir bilginin, Allah'ın ilk indirdiği vahiyde de aynı
biçimde yer aldığını nasıl bilebiliriz?
Allah'ın önceki elçilerine kitaplar indirdiğine inanmak
başka, bugün bu kitaplarda bulunan her ifadenin değişmeden Allah'tan geldiğini
kabul etmek başkadır. Kur’an, önceki kitapların varlığını ve Allah tarafından
gönderilmiş vahiyleri doğrulamakla birlikte, insanların bu kitaplarla
ilişkisini ve onlara yaptıkları müdahaleleri de gündeme getirir. Dolayısıyla
bugün elimizde bulunan önceki kitapların içeriklerini sorgulamadan, içlerindeki
her bilgiyi doğrudan Allah'a nispet edemeyiz.
Burada temel bir ölçüye ihtiyacımız var. Önceki kitaplarda
bulunan bir bilgiyi değerlendirirken ölçümüz, o bilginin yalnızca Tevrat'ta
veya başka bir kitapta yazılı olması değil, Kur’an'la örtüşüp örtüşmemesidir.
Çünkü Kur’an, elimizdeki dinî bilgileri değerlendirirken başvurmamız gereken
mihenk taşıdır.
Tevrat ilk indirildiği hâliyle korunmuş olsaydı, Allah'ın
vahyi olan bilgilerle Kur’an'ın bildirdikleri arasında öz bakımından bir
çelişki beklememiz için bir neden olmazdı. Allah'tan gelen vahiyler, aynı
Allah'ın bildirdiği hakikatlerdir. Fakat önceki kitapların aktarım sürecinde
değişikliklere uğradığını bildiren Kur’an ayetleri, bugün bu kitaplarda bulunan
her ifadenin ilk vahyin aynısı olduğunu peşinen kabul etmememiz gerektiğini
gösterir.
Kur’an'da, Allah'ın kelimelerini yerlerinden
değiştirenlerden söz edilir:
“Kelimeleri yerlerinden saptırırlar.” (Mâide, 5/13)
Başka bir ayette de bazı insanların kitabı okurken, okuduklarını kitaptan
sanmamıza yol açacak biçimde dillerini eğip büktükleri bildirilir:
“Dillerini kitaba doğru eğip bükerler ki siz onu kitaptan sanasınız. Oysa o
kitaptan değildir.” (Âl-i İmrân, 3/78)
Bu ayetler, din adına aktarılan her bilginin kaynağını araştırmamız gerektiğini
ortaya koyar. Bir ifadenin kutsal bir kitapta bulunması, onun mutlaka Allah'ın
ilk indirdiği vahiyden geldiğini göstermeye yetmez. İnsanların vahiy
metinleriyle ilişkisini, aktarımlarını ve yorumlarını birbirinden ayırmalıyız.
Bu ilke yalnızca Tevrat için değil, önceki kitaplara ait
olduğu ileri sürülen bütün bilgiler için geçerlidir. Aynı şekilde, bir sözün
hadis kitaplarında yer alması da tek başına onun Allah'ın dininden olduğunu
kanıtlamaz. Kur’an'ı dinin ölçüsü kabul ediyorsak, bize ulaşan bilgileri de bu
ölçüye göre değerlendirmeliyiz.
Burada şu ayrımı doğru yapmak gerekir: Bir bilgi Kur’an'la
örtüşüyorsa, bu örtüşme o bilginin Allah'ın ilk vahyinden geldiğini tek başına
kesin olarak kanıtlamaz. Ancak Kur’an'ın bildirdiği hakikatle uyumlu olduğunu
gösterir. Buna karşılık, bir bilgi Kur’an'ın açık hükümleriyle çelişiyorsa,
yalnızca önceki bir kitapta yer aldığı gerekçesiyle onu Allah'ın vahyi olarak
kabul edemeyiz.
Öyleyse Tevrat'taki sünnet anlatımını da bu ölçüyle
değerlendirmeliyiz. Tevrat'ın Yaratılış bölümünde sünnetin İbrahim'e verilen
ahdin işareti olarak anlatılması, bu hükmün bugün Müslümanlar için de Allah'ın
koyduğu bir zorunluluk olduğunu kanıtlamaz. Kur’an'da erkek çocuklarının sünnet
edilmesini emreden açık bir ayet bulunmadığına göre, Tevrat'taki bu anlatımı
Kur’an'ın bildirdiği bir dinî yükümlülük gibi sunamayız.
Burada konu, sünnet uygulamasının Yahudilikte ne anlama
geldiğini inkâr etmek değildir. Yahudilikte sünnetin İbrahim'le
ilişkilendirilen ahdin işareti olarak kabul edildiği açıktır. Ancak bir dinî
geleneğin kendi içindeki anlamıyla, Allah'ın Kur’an'da Müslümanlar için
bildirdiği hükümleri birbirine karıştırmamalıyız.
İbrahim'in Allah'a bağlılığını örnek almak da ona nispet
edilen her uygulamayı, kaynağını araştırmadan dinî zorunluluk saymayı
gerektirmez. Önemli olan, İbrahim'in tevhid anlayışını ve Allah'a bağlılığını
Kur’an'ın bildirdikleri doğrultusunda anlamaktır. Bir uygulamanın İbrahim'e
nispet edilmesi, tek başına onun bugün Allah'ın emri olarak kabul edilmesi için
yeterli değildir.
Aynı ilkeyi hadisler konusunda da uygulamalıyız. Bir sözün
veya uygulamanın din adına aktarılmış olması, onun mutlaka Allah'ın bildirdiği
bir hüküm olduğu anlamına gelmez. Öncelikle Kur’an'ın bu konudaki açıklamasına
bakmalıyız. Kur’an'la örtüşen bilgiler, onun bildirdiği hakikatlerle
uyumlulukları bakımından değerlendirilir; Kur’an'ın açık hükümleriyle çelişen
bilgiler ise dinin ölçüsü olarak kabul edilemez.
Öyleyse Tevrat'ta sünnetin İbrahim'e verilen ahdin bir
işareti olarak anlatılması, bu uygulamayı Müslümanlar için dinî bir zorunluluk
hâline getirmeye yeterli değildir. Bir bilginin önceki bir kitapta yer
almasıyla onun Allah'tan gelen ve değişmeden korunmuş bir vahiy olması aynı şey
değildir. Bizim için belirleyici olan, o bilginin Kur’an'ın ortaya koyduğu din
anlayışıyla örtüşüp örtüşmediğidir.
Yaratılışı Değiştirmek Ne Anlama Gelir?
Sünnet tartışmasında sıkça başvurulan ayetlerden biri de Rûm suresinin otuzuncu
ayetidir. Ayetin ilgili bölümü şöyledir:
“Allah'ın yaratışında değişiklik yoktur.” (Rûm, 30/30)
Bu ifade, Allah'ın yaratmasıyla insanın yöneldiği din ve fıtrat arasındaki
ilişki bağlamında değerlendirilmelidir. Ayeti, insan bedenine yapılan her
müdahalenin kesinlikle yasak olduğu biçiminde yorumlamak doğru olmaz. Çünkü
ayetin bağlamı, yalnızca bedensel özelliklerden ibaret değildir.
Bununla birlikte ayet, insanın yaratılışını ve Allah'ın
belirlediği düzeni düşünürken göz ardı edilmemesi gereken bir ilkeyi gündeme
getirir. İnsan, bedeninin nasıl olması gerektiği konusunda yalnızca toplumsal
alışkanlıklardan, geçici güzellik anlayışlarından veya başkalarının
beğenisinden hareket ederek karar vermemelidir.
Bu noktada Nisâ suresinde yer alan bir ayet üzerinde de
düşünmemiz gerekir. Kur’an, şeytanın insanları saptırmak için kullanacağı
yöntemleri anlatırken onun insanlara yönelik bir vaadini bildirir:
“Onlara mutlaka emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisâ,
4/119)
Bu ayet, Allah'ın yarattığına müdahale meselesini gündeme getirmektedir. Ancak
ayetin anlamını doğru değerlendirmek için bağlamını da dikkate almalıyız.
Burada şeytanın insanları saptırma yöntemlerinden söz edilmektedir. Dolayısıyla
ayeti, bedende yapılan her türlü değişikliğin hiçbir istisnası olmadan
yasaklandığını gösteren bağımsız bir hüküm gibi sunamayız.
Bununla birlikte ayetin üzerinde düşünmemiz gereken bir
uyarı taşıdığı açıktır: İnsan, Allah'ın yarattığına müdahale etme isteğini
hangi amaçla ve hangi gerekçeyle ortaya koymaktadır? Bu müdahale bir hastalığı
gidermek, bozulan bir işlevi düzeltmek veya insan sağlığını korumak için mi
yapılmaktadır, yoksa insanın doğal görünümünü beğenmemesinden mi
kaynaklanmaktadır?
İşte bu sorular, sünnetin yanı sıra estetik amaçlı
müdahaleleri değerlendirirken de önem kazanır.
İnsan, yaratılışından memnun olmayabilir. Burnunu küçük,
yüzünü yaşlı, derisini kırışık, saçlarını seyrek veya bedeninin bir bölümünü
estetik açıdan yetersiz görebilir. Günümüzde güzellik anlayışının sürekli
değişmesi, insanların kendi doğal görünümlerini sorgulamalarına da yol
açmaktadır. Reklamlar, sosyal medya ve çevresel beklentiler, insanlara belirli
bir görünüşün daha değerli olduğu düşüncesini aşılayabilir.
Böyle bir ortamda insan, yaratılışından kendiliğinden memnun
olmak yerine bedenini sürekli değiştirmesi gerektiğine inanmaya başlayabilir.
Yaşlanmanın doğal belirtilerini kabul etmek yerine onları bütünüyle ortadan
kaldırmaya çalışabilir. Yüzündeki çizgileri, burnunun biçimini veya bedeninin
doğal özelliklerini bir kusur olarak görebilir.
Burada asıl sorgulamamız gereken, insanın kendisine verilen
bedeni neden sürekli değiştirmek istediğidir. Elbette bir insanın görünümünden
rahatsızlık duyması mümkündür. Ancak her rahatsızlık, bedenin değiştirilmesini
zorunlu kılan bir neden midir? Toplumun güzellik anlayışı değiştikçe insanın da
kendi bedenini değiştirmesi mi gerekir?
Allah'ın yaratışındaki güzelliğe inanıyorsak, insanın doğal
görünümünü sırf beğeni ölçülerine uymadığı için bir kusur olarak görmememiz
gerekmez mi?
Sünnet, Estetik Ameliyatlar ve Botoks Arasındaki Ortak
Soru
Sünnet, estetik ameliyatlar ve botoks birbirinden farklı işlemlerdir. Bunların
tıbbi amaçları, sonuçları ve riskleri aynı değildir. Bu nedenle hepsini tıbbi
açıdan tek bir kategoriye koyamayız. Ancak konuya yaratılışın değerini ve
insanın bedenine müdahale etme gerekçesini esas alarak baktığımızda, aralarında
üzerinde düşünülmesi gereken ortak bir soru ortaya çıkar: Sağlıklı ve doğal bir
bedene neden müdahale ediyoruz?
Sünnet konusunda erkek çocuklarının doğuştan sahip olduğu
bir doku çıkarılmaktadır. İşlem çoğunlukla çocuk kendi kararını verebilecek
yaşta değilken yapılır. Bu uygulamanın Kur’an'da açık bir dinî emir olarak yer
almaması, onu Allah'ın zorunlu tuttuğu bir ibadet gibi kabul etmemizi
sorgulamamızı gerektirir.
Estetik ameliyatlarda ise insanın burnunun biçimi, yüzünün
görünümü, bedeninin ölçüleri veya başka bir fiziksel özelliği değiştirilebilir.
Bu işlemler bazen doğuştan gelen bir bozukluğun giderilmesi, bir kazanın
ardından bedenin onarılması ya da sağlıkla ilgili bir sorunun düzeltilmesi için
yapılır. Böyle durumları sırf estetik ameliyat adı altında değerlendirerek
yanlış sayamayız.
Ancak herhangi bir sağlık gerekliliği bulunmadığı hâlde,
yalnızca daha güzel görünmek, başkalarının beğenisini kazanmak veya değişen
güzellik ölçülerine uyum sağlamak amacıyla yapılan müdahaleler farklı bir
değerlendirmeyi gerektirir.
Örneğin burnunun işlevinde herhangi bir sorun bulunmayan bir
insanın, yalnızca biçimini beğenmediği için ameliyat olmayı düşünmesiyle, nefes
almasını engelleyen bir sorunun giderilmesi amacıyla ameliyat olması aynı
değildir. Birinde sağlık ihtiyacı, diğerinde görünümü değiştirme arzusu öne
çıkar.
Benzer bir durum botoks uygulamalarında da görülür. Botoks,
tıpta belirli rahatsızlıkların tedavisinde de kullanılmaktadır. Bu nedenle
botoksun her kullanımını aynı şekilde değerlendirmek doğru olmaz. Ancak
yalnızca yaşlanma belirtilerini gizlemek ve yüzün doğal görünümünü değiştirmek
amacıyla yapılan uygulamalar, yaratılışa müdahale meselesini yeniden
düşünmemize neden olur.
İnsan yaşlanır. Saçları ağarır, cildi değişir, yüzünde
çizgiler oluşur. Bunlar hayatın doğal süreçleridir. İnsan, yaşlanmanın her
belirtisini bir kusur olarak görmeye başladığında, kendisine verilen bedenle
sürekli mücadele eden bir anlayışın içine girebilir.
Oysa güzellik yalnızca genç görünmekten ibaret değildir.
İnsan bedeninin yaşla birlikte değişmesi, onun değerini ortadan kaldırmaz. Bir
insanın yüzündeki çizgiler, yaşadığı hayatın doğal izleridir. Bunları mutlaka
ortadan kaldırılması gereken kusurlar olarak görmek, insanın kendi
yaratılışıyla ilişkisini de sorgulamasını gerektirir.
Burada savunduğumuz düşünce, hastalıkların tedavi edilmesine
veya kazalar sonucunda bozulan görünümün onarılmasına karşı çıkmak değildir.
Esas mesele, tıbbi bir zorunluluk bulunmadığı hâlde insanın doğal yapısını
sürekli değiştirme isteğinin neye dayandığıdır.
Eğer Allah'ın yaratışının güzel olduğuna inanıyorsak, sırf
toplumun güzellik anlayışı değişti diye doğal bedenimizi kusurlu kabul etmek
yerine bu anlayışı sorgulamamız gerekmez mi?
Bu yaklaşımda ölçü, yalnızca bir işlemin estetik olarak
adlandırılması değildir. İşlemin amacı, gerekliliği, sağlık açısından yararı ve
insanın bedenine müdahale etme gerekçesi birlikte değerlendirilmelidir.
Her Müdahale Yaratılışa Karşı Çıkmak mıdır?
Bu konuda yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta daha vardır. İnsan bedenine
yapılan her müdahaleyi Allah'ın yaratışına karşı çıkmak olarak
değerlendiremeyiz. Çünkü insanın sağlığını korumak, hastalıklarını tedavi etmek
ve yaralanmalarını iyileştirmek de önemlidir.
Örneğin doğuştan gelen bir bozukluğun giderilmesi, bir
kazada zarar gören organın onarılması veya sağlık açısından gerekli bir
ameliyatın yapılması, sırf bedende değişiklik meydana getirdiği için yanlış
sayılamaz. Burada amaç, insanın sağlığını korumak ve hayatını
kolaylaştırmaktır.
Buna karşılık, sağlık açısından bir zorunluluk bulunmadığı
hâlde, yalnızca doğal görünümü beğenmemek nedeniyle yapılan müdahaleler ayrı
bir değerlendirmeyi gerektirir. Böyle bir durumda insanın kendisine şu soruyu
sorması yararlı olacaktır: Bedenimde değiştirmek istediğim özellik gerçekten
bir sağlık sorunu mu, yoksa benim veya toplumun güzellik anlayışından mı
kaynaklanıyor?
Bu sorunun cevabı, her insan için aynı olmayabilir. Bununla
birlikte dinî açıdan bir hüküm ortaya koyarken, yalnızca kişisel beğenilerden
veya toplumsal alışkanlıklardan hareket etmek yeterli değildir.
Nisâ 4/119 ayetinin üzerinde düşünmemizi sağlayan yönü de
burada ortaya çıkar. Ayette şeytanın insanları Allah'ın yarattığını
değiştirmeye yönelteceği bildirilir. Bu uyarıyı dikkate alan bir insan,
bedenini değiştirme arzusunun kaynağını ve amacını sorgulayabilir. Ancak ayetin
her türlü tıbbi ve estetik işlemi kesin olarak yasakladığını söylemek için
yalnızca bu ifadeyi kullanmak yeterli değildir.
Bizim üzerinde durduğumuz temel düşünce şudur: Sağlık
açısından gerekli olmayan bir müdahale, sırf yapılabiliyor diye yapılmak
zorunda değildir. İnsan, bedenine müdahale etme imkânına sahip olmasıyla bu
müdahaleyi yapmasının mutlaka doğru olduğu sonucuna varmamalıdır.
Bir işlemin mümkün olması başka, gerekli olması başkadır.
Bir insanın bedenini değiştirebilecek maddi imkâna sahip olması, bu değişikliği
yapmasının kendisi için en doğru tercih olduğunu göstermez.
Allah'ın yarattığına saygı göstermek, insanın kendisine
verilen bedeni düşünmeden değiştirmemesi ve bu konuda bilinçli davranmasıyla da
ilgilidir.
Sünnetin Tıbbi Yönü ve Dinî Zorunluluk İddiası
Sünnetin tıbbi sonuçlarını da bu çerçevede değerlendirmeliyiz. Sünnetin bazı
sağlık yararları bulunduğunu gösteren araştırmalar vardır. Bunun yanında ağrı,
kanama, enfeksiyon ve nadiren daha ciddi komplikasyonlar gibi riskler de söz
konusudur. Risk ve yararların değerlendirilmesi; kişinin yaşı, sağlık durumu,
işlemin koşulları ve tıbbi gerekçeler gibi etkenlere bağlıdır.
Dolayısıyla sünnetin tıbbi açıdan her durumda gereksiz
olduğunu veya her durumda zararlı sonuçlar doğurduğunu ileri sürmek doğru
olmaz. Aynı şekilde, bazı sağlık yararlarının bulunması da bu uygulamanın dinî
bir zorunluluk olduğunu kanıtlamaz.
Tıbbi bir gerekçe ile dinî bir hüküm birbirinden farklı
alanlardır. Bir işlemin sağlık bakımından yararlı olabilmesi, Allah'ın onu
ibadet olarak emrettiğini göstermez. Bir işlemin Kur’an'da açıkça emredilmemesi
de tek başına onun tıbbi açıdan zararlı olduğunu kanıtlamaz.
Bu ayrım, yalnızca sünnet konusunda değil, bütün tıbbi ve
estetik uygulamalarda geçerlidir. Bir işlemin sağlık bakımından gerekli olup
olmadığı tıbbi bilgiyle değerlendirilmelidir. O işlemin Allah'ın kesin emri
olduğu ileri sürülüyorsa dinî dayanağı ayrıca ortaya konmalıdır.
Bizim sorguladığımız konu, sünnetin her durumda tıbben
yanlış olduğu iddiası değil; Kur’an'da açıkça emredilmeyen bir uygulamanın
dinin değişmez ve zorunlu bir hükmü gibi sunulmasıdır.
Çocuk Adına Verilen Karar ve Sorumluluk
Sünnet konusunun üzerinde ayrıca durulması gereken yönlerinden biri de işlemin
çoğunlukla çocuk henüz kendi kararını verebilecek yaşta değilken yapılmasıdır.
Aileler, çocukları adına pek çok karar verir. Çocuğun
beslenmesi, eğitimi, sağlığı ve güvenliği konusunda onun yararını gözetmek
ebeveynlerin sorumluluğundadır. Ancak çocuğun yararını gözetmek, her geleneksel
uygulamanın sorgulanmadan sürdürülmesini gerektirmez.
Özellikle sağlık açısından zorunlu olmayan ve geri dönüşü
bulunmayan bir bedensel müdahale söz konusu olduğunda, kararın gerekçesi
üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Çocuğun iyiliği için hareket ettiğini
düşünen ailelerin, uygulamanın olası yararlarını, risklerini ve
alternatiflerini öğrenmesi önemlidir.
Burada aileleri suçlamak veya geçmiş kuşakları küçümsemek
doğru değildir. Çünkü insanların önemli bir bölümü sünneti dinî bir sorumluluk
olarak öğrendiği için çocuklarını sünnet ettirir. Onlara bunun dinin kesin bir
emri olduğu söylenmişse, başka türlü düşünmeleri de zorlaşabilir.
Fakat bir uygulamanın yaygın olması, onun sorgulanamayacağı
anlamına gelmez. Aksine, din adına yapıldığı ileri sürülen uygulamaların daha
dikkatli incelenmesi gerekir.
Bir insanın dinî sorumluluğu, yalnızca çevresinde gördüğü
davranışları tekrar etmekten ibaret değildir. İnsan, öğrendiklerini
araştırmalı, delillerini incelemeli ve doğru olduğuna inandığı sonuca ulaşmak
için aklını kullanmalıdır.
Bu yaklaşım, sünnet yaptırmış ailelere karşı bir suçlama
değil; dinî kabullerin dayanaklarını araştırmaya yönelik bir çağrıdır. Aynı
sorgulama, sağlık açısından gerekli olmayan estetik müdahaleler konusunda da
yapılmalıdır. İnsan, bedenini değiştirme kararı verirken bunun gerçekten
gerekli olup olmadığını ve hangi amaçla hareket ettiğini düşünmelidir.
Gelenek Nasıl Dinî Bir Zorunluluğa Dönüşür?
Toplumlarda bazı uygulamalar zaman içinde o kadar yaygınlaşır ki insanlar
bunların nereden geldiğini araştırma ihtiyacı duymaz. Bir davranış çocukluktan
itibaren görülür, aile içinde tekrarlanır ve toplum tarafından normal kabul
edilir. Sonunda insanlar, o davranışın yalnızca bir gelenek olabileceğini
düşünmekte bile zorlanabilir.
Dinî uygulamalarda da benzer bir durum yaşanabilir. Önce bir
davranış benimsenir; ardından dinî bir anlamla ilişkilendirilir. Kuşaklar
boyunca devam ettiğinde ise insanlar onu doğrudan Allah'ın emri olarak
algılamaya başlayabilir.
Sünnet meselesi de bu açıdan incelenmelidir. Bugün birçok
insan, sünnet olmayan bir erkeğin dinî bakımdan eksik kalacağını veya
Müslümanlığının sorgulanacağını düşünebilir. Oysa bir insanın Allah'a inanması,
O'na kulluk etmesi ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirmesi ile belirli bir
bedensel uygulamayı yaptırmış olması aynı şey değildir.
Benzer bir toplumsal etki, estetik da görülebilir. Bir dönem
güzel kabul edilen yüz biçimi başka bir dönemde beğenilmeyebilir. Moda değişir,
güzellik ölçüleri değişir ve insanlar bu ölçülere uyum sağlamak için
bedenlerini değiştirmeye yönelir. Böylece doğal görünüm, olduğu gibi kabul edilmesi
gereken bir özellik olmaktan çıkıp sürekli düzeltilmesi gereken bir eksiklik
gibi algılanabilir.
Burada insanın kendi kararını vermesi elbette önemlidir.
Ancak kişinin tercihinin hangi düşüncelerden etkilendiğini fark etmesi de önem
taşır. İnsan gerçekten kendi ihtiyacını mı karşılamaktadır, yoksa toplumun
kendisine dayattığı bir güzellik anlayışına mı uymaya çalışmaktadır?
Kur’an'da din adına bir hüküm ortaya koyarken Allah'ın
bildirdiği ölçülere bağlı kalmamız istenir. Bir uygulamayı zorunlu saymak, onu
yapmayanları günahkâr görmek veya inanç bakımından eksik ilan etmek ciddi bir
iddiadır. Böyle bir iddia, yalnızca toplumsal kabullerle temellendirilemez.
Aynı şekilde, insanların çoğunluğunun estetik açıdan
beğendiği bir görünümü herkes için gerekli kabul etmek de doğru bir yaklaşım
değildir. Bir insanın doğal görünümü, sırf toplumun güzellik ölçülerine
uymadığı için kusurlu sayılamaz.
Burada kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir davranışın
Allah'ın emri olduğuna mı inanıyoruz, yoksa çevremizden böyle öğrendiğimiz için
mi onu Allah'ın emri sayıyoruz? Bedenimizi değiştirmeyi gerçekten gerekli
gördüğümüz için mi istiyoruz, yoksa başkalarının beğenisini kazanmak için mi?
Bu iki durum arasındaki farkı anlamadan dinî hayatımızı ve
bedenimizle ilişkimizi sağlıklı biçimde değerlendirmemiz mümkün değildir.
Kur’an'ın amacı, insanları düşünmeden alışkanlıklarını
sürdürmeye yöneltmek değil; Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde
olmalarını sağlamaktır. Bu nedenle din adına yapılan her uygulamanın dayanağını
araştırmak, inanca karşı çıkmak değil, inancı doğru anlamaya çalışmaktır.
Dinî Bir Uygulamanın Dayanağı Nasıl Araştırılmalı?
Sünnet konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için birkaç soruyu
birbirinden ayırmalıyız.
İlk soru şudur: Kur’an'da bu uygulamayı emreden açık bir
ayet var mıdır? Erkek çocuklarının sünnet edilmesini veya bunun belirli bir
yaşta yapılmasını emreden bir ayet bulunmamaktadır.
İkinci soru, bu uygulamanın dinî bir zorunluluk olduğuna
ilişkin iddianın hangi kaynaklara dayandığıdır. Geleneksel İslam anlayışında
sünnet, Kur’an dışındaki dinî kaynaklar ve fıkıh yorumları üzerinden de
temellendirilir. Dolayısıyla bu uygulamanın İslam tarihinde nasıl
değerlendirildiğini incelerken söz konusu yaklaşımları da doğru biçimde tanımak
gerekir. Ancak Kur’an'ı dinin temel ve belirleyici ölçüsü kabul edenler
bakımından, Kur’an'da bulunmayan bir emrin başka kaynaklarla dinî zorunluluk
hâline getirilip getirilemeyeceği ayrıca sorgulanmalıdır.
Üçüncü soru, uygulamanın sağlık açısından ne gibi sonuçlar
doğurabileceğidir. Bu konuda dinî kabullerden bağımsız olarak güvenilir tıbbi
araştırmalara başvurulmalıdır. Sünnetin olası yararları ve riskleri, uzmanların
değerlendirmeleriyle ele alınmalıdır. Aynı yaklaşım estetik ameliyatlar ve
botoks gibi işlemler için de geçerlidir. İşlemin tıbbi gerekliliği, olası
yararları, riskleri ve alternatifleri birlikte değerlendirilmelidir.
Dördüncü soru ise insanın bedenine ilişkin kararların hangi
gerekçeyle verildiğidir. Bir müdahale tıbbi gereklilik nedeniyle yapılıyorsa
bunun değerlendirmesi başkadır. Bir müdahale yalnızca görünümü değiştirmek
amacıyla yapılıyorsa, insanın doğal bedenine neden müdahale etmek istediği
ayrıca düşünülmelidir.
Beşinci soru da dinî açıdan ileri sürülen iddianın
dayanağıdır. Nisâ 4/119 ayeti, Allah'ın yarattığını değiştirme konusunu gündeme
getirdiği için önemlidir. Ancak ayetin bağlamını göz ardı ederek her türlü
bedensel müdahaleyi kesin olarak yasakladığını söylemek yerine, yaratılışa
müdahalenin amacı ve gerekçesi üzerinde durmalıyız.
Bu sorular birbirine karıştırılmadığında tartışma daha
sağlıklı bir zemine oturur. Böylece sünnet yaptıran insanları suçlamadan,
yaptırmayanları da dinî bakımdan eksik görmek için yeterli bir dayanak bulunup
bulunmadığını araştırabiliriz. Aynı şekilde, tıbbi gereklilik dışında estetik
müdahalelere yönelen insanları aşağılamadan, doğal görünümü değiştirme
arzusunun gerekçelerini de sorgulayabiliriz.
Sonuç: Allah'ın Emri ile İnsanların Alışkanlığını
Birbirinden Ayırmak
Sünnet meselesini ele alırken asıl amacımız, toplumun büyük bir bölümünün
benimsediği bir uygulamayı yalnızca yaygın olduğu için reddetmek değildir. Aynı
şekilde, yüzyıllardır devam ettiği için sorgulamadan kabul etmek de doğru bir
yaklaşım değildir. Önemli olan, uygulamanın dinî dayanağını, tıbbi
gerekçelerini ve insan hayatındaki yerini birbirinden ayırarak
değerlendirmektir.
Kur’an, insanın güzel bir biçimde yaratıldığına dikkat
çeker. Fakat bu ayetten hareketle her türlü tıbbi müdahaleyi yanlış sayamayız.
Rûm suresindeki yaratılışın değiştirilmemesine ilişkin ifadeyi de bağlamından
kopararak sünnetin veya bütün estetik müdahalelerin kesinlikle haram olduğunu
kanıtlayan bir hüküm gibi sunamayız. Bununla birlikte, bu ayetleri yaratılışın
değeri üzerinde düşünmek için dikkate alabiliriz.
Nisâ 4/119 ayetinde şeytanın insanları Allah'ın yarattığını
değiştirmeye yönelteceğinin bildirilmesi de üzerinde düşünmemiz gereken bir
uyarıdır. Bu ayet, insanın bedenine müdahale etme isteğinin kaynağını ve
amacını sorgulamasına yardımcı olabilir. Ancak ayetin bağlamını gözeterek,
tıbbi zorunluluk bulunan müdahalelerle yalnızca görünümü değiştirmeye yönelik
işlemleri birbirinden ayırmalıyız.
Burada savunduğumuz düşünce, insanın sağlığını korumaya
yönelik tedavilere karşı çıkmak değildir. Asıl mesele, tıbbi bir zorunluluk
bulunmadığı hâlde insanın doğal bedenini sırf beğeni ölçülerine uymadığı için
değiştirmesinin gerekip gerekmediğidir. Sağlıklı bir insanın burnunu, yüzünü
veya bedeninin başka bir özelliğini yalnızca toplumun güzellik anlayışına uymak
amacıyla değiştirmek istemesi, yaratılışın değerini yeniden düşünmemizi
gerektirir.
Aynı şekilde, sünnetin Kur’an'da açıkça emredilmemiş olması
da ayrı bir meseledir. Bir uygulamanın Kur’an'da emredilmemesiyle onun haram
olması aynı şey değildir; fakat onu Allah'ın kesin emri olarak sunmak da ayrıca
bir dayanak gerektirir.
Bu ayrımı göz önünde bulundurduğumuzda sünnetin dinî bir
zorunluluk olduğu iddiasını sorgulamak için sağlam bir nedenimiz vardır.
Kur’an'da açıkça yer almayan bir uygulamayı, sırf toplumda yaygın olduğu veya
geçmişten beri sürdürüldüğü için Allah'ın değişmez emri olarak kabul etmek
zorunda değiliz.
İnsanın bedenine yönelik müdahalelerde de benzer bir
sorgulama yapmalıyız. Tıbbi bir zorunluluk bulunmadığı hâlde, yalnızca güzellik
anlayışına uymak veya yaşlanmanın doğal belirtilerini ortadan kaldırmak için
yapılan müdahalelerin gerçekten gerekli olup olmadığını düşünmeliyiz. İnsan,
kendisine verilen bedeni sırf değiştirebilme imkânına sahip olduğu için
değiştirmek zorunda değildir.
Allah'ın yarattığına saygı göstermek, yaratılışın değerini
bilmek ve insan bedenini sırf geçici beğeni ölçülerine göre kusurlu görmemekle
de ilgilidir. Bununla birlikte, bu düşünceyi her türlü tıbbi müdahaleyi
reddeden bir anlayışa dönüştürmemeliyiz. Sağlığı korumak için yapılan tedaviler
ile sağlık gerekliliği bulunmayan değişiklikleri birbirinden ayırmalıyız.
Gerçek bir sorgulama, insanları suçlamaktan önce iddiaların
dayanaklarını araştırmayı gerektirir. Sünnet yaptırmış bir aileyi kötü niyetli
saymak ne kadar yanlışsa, sünnet yaptırmayan bir insanı sırf bu nedenle dinî
bakımdan eksik görmek de o kadar temelsizdir. Aynı şekilde, estetik müdahale
yaptıran insanları aşağılamak yerine bu uygulamaların hangi amaçla yapıldığını
ve dinî açıdan nasıl değerlendirilmesi gerektiğini tartışmalıyız.
Öyleyse ölçümüz, alışkanlıklarımızı savunmak veya toplumun
ne düşündüğüne göre karar vermek değil, gerçeği araştırmak olmalıdır. Bir
uygulamanın Allah'ın emri olduğu söyleniyorsa bunun delili ortaya konmalı;
tıbbi yararlarından söz ediliyorsa bilimsel bulgular incelenmeli; insan
bedenine müdahale ediliyorsa bunun gerekçesi dikkatle değerlendirilmelidir.
Allah'ın emri ile insanların din adına benimsediği
alışkanlıkları birbirinden ayırmak, Kur’an'ı esas alan bir inanç anlayışının
temel sorumluluklarından biridir. İnsan, kendisine verilen bedenin değerini
bilmeli; sağlık için gerekli olanla yalnızca görünümü değiştirmeye yönelik
olanı birbirinden ayırmalı ve din adına ileri sürülen her iddianın dayanağını
araştırmalıdır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com