ALLAH’LA ALDATMAK
Allah’ın Adını Kullanarak İnsanları Aldatmak
İnsan, hayatı boyunca pek çok şeye inanır, güvenir ve bağlanır. Fakat
bunların içinde Allah’a duyduğu güvenin yeri başkadır. Çünkü Allah’a inanmak,
yalnızca bir varlığın mevcudiyetini kabul etmek değildir; O’na sığınmak, O’nun
adaletine güvenmek, rahmetini ummak ve hayatını O’nun bildirdiği hakikatler
doğrultusunda şekillendirmek demektir. İşte bu güven, insanın en değerli manevi
dayanaklarından biridir. Ne var ki tarih boyunca bu güvenin istismar edildiği,
Allah’ın adının ve dinin kutsallığının insanlar üzerinde güç kurmak, onları
yönlendirmek, korkutmak ve kendi çıkarlarına bağlamak için kullanıldığı da
görülmüştür.
Allah’a duyulan güvenin böylesine güçlü olması, bu güveni
istismar etmek isteyenlere de büyük bir imkân sunar. Çünkü bir insanın kendi
adına söylediği söze şüpheyle yaklaşılabilir; fakat aynı söz Allah adına
söylendiğinde, dinî bir hüküm gibi sunulduğunda veya Allah’ın rızasıyla
ilişkilendirildiğinde insanlar üzerinde çok daha etkili olabilir. Böylece
kişinin kendi düşüncesi Allah’ın emri, kendi yorumu dinin değişmez hükmü, kendi
çıkarı da kutsal bir amaç gibi gösterilebilir.
İşte bu kitapta ele alınan “Allah’la aldatmak” ifadesi,
Allah’ın bizzat aldatması anlamına gelmez. Burada anlatılan, Allah’ın adını,
dinin kutsallığını, O’nun rahmetine duyulan güveni ve insanın inanç dünyasını
bir aldatma aracı hâline getirmektir. İnsanların Allah’a olan bağlılığını
kullanarak onları yanlış yönlendirmek, Allah’ın söylemediği sözleri O’na isnat
etmek ve kendi düşüncelerini Allah’ın hükmüymüş gibi kabul ettirmek, bu
aldatmanın temel biçimlerindendir.
Kur’an bu tehlikeyi çok açık bir şekilde haber verir:
Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi
aldatmasın, o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırmasın. (Fâtır,
35/5)
Bu ayette iki ayrı aldatma tehlikesine dikkat çekilir: Dünya hayatının insanı
aldatması ve aldatma ustasının Allah hakkında insanı kandırması. İnsanın dünya
hayatına kapılarak hakikatten uzaklaşması bir tehlikedir; Allah’ın rahmetini,
vaadini ve dinin anlamını yanlış göstererek insanı yanıltmak ise başka bir
tehlikedir. Özellikle ayetin sonundaki uyarı üzerinde durmak gerekir. İnsan,
Allah’ın bağışlayıcılığına güvenerek yanlışlarını önemsiz görebilir, Allah’ın
adına söylenen her sözü sorgulamadan kabul edebilir veya kendi davranışlarının
sorumluluğunu başkalarına yükleyebilir. Böylece Allah’a duyduğu güven, onu
hakikate yaklaştırmak yerine aldatılmasına zemin hazırlayabilir.
Buradaki asıl mesele, insanın Allah’a güvenmesi değil; bu
güvenin yanlış bilgilerle, asılsız vaatlerle ve Allah’a ait olmayan hükümlerle
istismar edilmesidir.
Allah’ın Adına Konuşmak ve Allah’a Yalan İsnat Etmek
Bir insanın kendi düşüncesini açıklaması başka, o düşünceyi Allah’ın emri
olarak sunması başkadır. İlkinde kişi kendi sözünün sorumluluğunu taşır.
İkincisinde ise kendi sözünü Allah’a mal ederek ona sorgulanamaz bir otorite
kazandırmaya çalışır. Bu, yalnızca yanlış bir yorum yapmak değildir; Allah’ın
söylemediği bir sözü O’na isnat etmektir.
Kur’an, bu davranışın geçmişte de sergilendiğini haber
verir. Âl-i İmrân suresinde, kendilerine kitap verilenlerden bir grubun sözleri
ve tutumları şöyle anlatılır:
Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken
dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı hâlde, “Bu Allah
katındandır.” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
(Âl-i İmrân, 3/78)
Bu ayetin anlattığı davranış son derece önemlidir. Bir sözün Allah katından
olmadığı bilindiği hâlde, onu Allah’a aitmiş gibi göstermek bilinçli bir
çarpıtmadır. Burada sorun yalnızca yanlış bilgi vermek değil, yanlış bilgiyi
ilahî kaynaklı göstererek insanları yanıltmaktır. Ayet, geçmişteki bir
topluluğun davranışını anlatır; ancak ortaya koyduğu ölçü her dönem için
geçerlidir. Allah’a ait olmayan bir sözü O’na mal etmek, hangi dönemde ve kim
tarafından yapılırsa yapılsın aynı temel sorumluluğu doğurur.
Kur’an bu konuda başka bir yerde de insanın Allah adına
hüküm uydurmasına karşı uyarır:
Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle “Şu helâldir, şu haramdır.”
demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. (Nahl, 16/116)
Helal ve haram belirlemek, insanın kendi arzusuna veya alışkanlıklarına göre
kullanabileceği bir yetki değildir. Bir davranışın dinen yasak veya zorunlu
olduğunu söylemek, Allah adına hüküm bildirmek anlamına gelir. Bu nedenle bir
insanın kendi kanaatini, aileden öğrendiği bir uygulamayı, toplumda yerleşmiş
bir alışkanlığı veya herhangi bir dinî çevrenin kabulünü Allah’ın hükmü gibi
sunması son derece ciddi bir meseledir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü açıktır: Allah’ın helal ve
haram kılmadığı bir şeyi O’nun adına helal veya haram ilan etmek, Allah
hakkında yalan uydurmaktır. Bir uygulamanın uzun zamandır yapılıyor olması, çok
sayıda insan tarafından benimsenmesi veya dinî bir gelenek hâline gelmesi, ona
Allah katında hüküm olma niteliği kazandırmaz.
Bu nedenle din adına ileri sürülen her iddianın kaynağı
sorgulanmalıdır. Bir sözün kimin tarafından söylendiğinden önce, gerçekten
Allah’ın kitabında bulunup bulunmadığına bakılmalıdır. Çünkü Allah’ın adına
konuşma iddiasında bulunan hiç kimse, kendi sözünü Allah’ın sözü hâline
getiremez.
Din Adına Korku Oluşturmak ve İnsanları Bağımlı Hâle
Getirmek
Allah’a inanan insanın en temel duygularından biri, O’na karşı sorumluluk
bilincidir. İnsan yaptığı davranışların hesabını vereceğini bilir; bu bilinç
onu adalete, dürüstlüğe ve doğru davranmaya yöneltir. Ancak bu sorumluluk
duygusu, insanları korku altında tutmanın veya başkalarına bağımlı hâle
getirmenin aracı olarak kullanıldığında dinin amacı tersine çevrilmiş olur.
İnsanlara sürekli olarak kendilerinin yetersiz olduğu,
Allah’a doğrudan yönelemeyecekleri, mutlaka bir dinî otoritenin rehberliğine
ihtiyaç duydukları veya kurtuluşun belirli kişilerin kabulüne bağlı bulunduğu
anlatılırsa, zamanla kendi sorumluluklarını başkalarına devretmeye
başlayabilirler. Böyle bir ortamda kişi, Allah’ın kitabını anlamaya ve kendi
davranışlarının hesabını vermeye çalışmak yerine, kendisine yol gösterdiğini
iddia eden insanların sözlerine bağımlı hâle gelir.
Oysa Kur’an insanın sorumluluğunu başkasına devretmesine
izin vermez:
Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. (En’âm, 6/164)
Bu ilke, insanın kendi inancından ve davranışlarından sorumlu olduğunu ortaya
koyar. Bir başkasının dinî otorite sahibi olduğunu düşünmek, kişinin kendi
aklını ve sorumluluğunu terk etmesini haklı çıkarmaz. Hiç kimse bir başkasının
yerine Allah’a hesap veremez; hiç kimse de başka bir insanın Allah katındaki
sorumluluğunu ortadan kaldıramaz.
İnsanları korkutarak yönetmenin bir başka yolu da Allah’ın
rahmetini ve azabını kendi denetimindeymiş gibi göstermektir. Kimi zaman
belirli kişilerin onayı olmadan Allah’ın rızasına ulaşılamayacağı, kimi zaman
da belirli uygulamalar yapılmadığında insanın mutlaka cezalandırılacağı ileri
sürülür. Böylece Allah’ın hükmü yerine insanların koyduğu ölçüler geçirilir.
Kur’an ise insanın neyin peşinden gittiğini bilmesini ister:
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül;
bunların hepsi ondan sorumludur. (İsrâ, 17/36)
Bu uyarı, din adına söylenen sözler için de geçerlidir. Bir iddia sırf dinî bir
dille anlatıldığı için doğru kabul edilemez. İnsan, kendisine sunulan bilginin
kaynağını araştırmak ve neye inandığını bilmekle sorumludur. Korku,
araştırmanın ve düşünmenin önüne geçirilmemelidir.
Allah’ın Merhametini Kullanarak Aldatmak
Allah’ın rahmeti, insanın ümidini diri tutan en büyük dayanaklardan
biridir. İnsan hata yapabilir, yanlış bir yola girebilir, bilerek veya
bilmeyerek günah işleyebilir. Fakat hatasını fark ettiğinde Allah’a yönelmesi
ve bağışlanma dilemesi için her zaman bir kapı vardır. Kur’an bu konuda insanı
ümitsizliğe düşürmez:
De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit
kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayandır,
çok merhamet edendir. (Zümer, 39/53)
Bu ayet, Allah’ın rahmetinin genişliğini bildirirken insanı sorumluluktan
uzaklaştırmaz. Çünkü hemen ardından gelen ayette insanlara Rabb’lerine
yönelmeleri ve O’na teslim olmaları emredilir. Devamındaki ayette de Rabb’lerinden
kendilerine indirilenin en güzeline uymaları istenir. Yani bağışlanma ümidi,
insanın yanlışlarında ısrar etmesi için bir güvence değil; hatasından dönmesi
ve doğruya yönelmesi için bir çağrıdır.
Allah’ın merhametini istismar etmek ise bu anlamı tersine
çevirmektir. İnsanlara nasıl yaşarlarsa yaşasınlar, ne yaparlarsa yapsınlar
Allah’ın mutlaka bağışlayacağı söylenerek sorumluluk duygusu ortadan
kaldırılabilir. Böyle bir yaklaşım, Allah’ın rahmetini insanın kendi arzularına
göre kullanabileceği bir güvenceye dönüştürür.
Allah’ın bağışlayıcı olması, insanın bilerek yanlışta ısrar
etmesini meşru kılmaz. Rahmet, sorumluluğun karşıtı değildir. Tam tersine
insanın hatasını görüp düzeltmesi, haksızlıktan vazgeçmesi ve Rabb’ine
yönelmesi için bir imkândır.
Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek başka, Allah’ın rahmetini
yanlış davranışlara mazeret yapmak başkadır. Birincisi Kur’an’ın çağrısıdır;
ikincisi ise insanın kendi kendisini aldatmasıdır.
Allah’ın Dinine İnsan Eliyle Eklemeler Yapmak
Din, Allah’ın insanlara bildirdiği bir yol ve hayat ölçüsüdür. İnsanların
bu ölçüyü anlamaya çalışması, üzerinde düşünmesi ve hayatlarına uygulaması
gerekir. Fakat insanların kendi düşüncelerini, alışkanlıklarını ve kabullerini
Allah’ın dinine eklemeleri başka bir meseledir. Bir uygulamanın zamanla
yaygınlaşması, gelenek hâline gelmesi veya toplum tarafından benimsenmesi, onun
Allah tarafından din olarak belirlendiği anlamına gelmez.
Kur’an, Allah’ın izin vermediği şeylerin din hâline
getirilmesini açıkça sorgular:
Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine meşru
kılan ortakları mı var? (Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din adına hüküm koyma meselesinin ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Allah’ın izin vermediği bir şeyi dinin hükmü hâline getirmek, Allah’ın hüküm
koyma yetkisine müdahale etmektir. İnsanların kendi aralarında kabul ettikleri
kurallar, Allah’ın bildirdiği dinin yerine geçirilemez.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, insanların hayatlarını
düzenlemek için kendi aralarında kararlar almasıyla Allah adına dinî hüküm
koymaları arasındaki farktır. İnsanlar günlük hayatın ihtiyaçlarına göre
düzenlemeler yapabilirler. Ancak bu düzenlemeleri Allah’ın değişmez emriymiş
gibi sunamazlar. Bir insanın kendi tercihine uymayan herkesi Allah’a karşı
gelmekle suçlaması, kendi kanaatini ilahî hüküm seviyesine çıkarması anlamına
gelir.
Din adına eklemeler yapıldığında zamanla asıl ölçü görünmez
hâle gelir. İnsanlar Allah’ın kitabında ne bildirildiğini araştırmak yerine,
kendilerine aktarılan kabulleri dinin kendisi zannetmeye başlayabilirler.
Böylece dinin kaynağı ile insanlar tarafından oluşturulan dinî alışkanlıklar
birbirine karışır. En tehlikeli sonuç da budur: İnsan, Allah’ın dinine bağlı
olduğunu düşünürken aslında insanların oluşturduğu bir anlayışa bağlanmış
olabilir.
Allah’ın Adıyla Kurulan Dinî Otoriteler
İnsanların birbirinden öğrenmesi, bilgi sahibi olanlara danışması ve
tecrübelerinden yararlanması hayatın doğal bir parçasıdır. Burada sorgulanması
gereken, bilgi alışverişi veya bir insana duyulan saygı değildir. Asıl mesele,
herhangi bir insanın sözünün Allah’ın hükmü gibi kabul edilmesi ve o kişinin
din adına sorgulanamaz bir yetki kazanmasıdır.
Kur’an, dinî otoritelerin Allah’ın hükmünün önüne
geçirilmesi konusunda da uyarıda bulunur:
Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler. (Tevbe,
9/31)
Bu ayetin anlattığı durum, dinî önderlere saygı gösterilmesinden ibaret
değildir. Sorun, insanların Allah’ın hükmü yerine dinî önderlerin hükümlerine
bağlanmaları ve onların koyduğu ölçüleri dinin belirleyicisi hâline
getirmeleridir. Bir insanın bilgili olması, ona Allah adına hüküm koyma yetkisi
vermez. Bir topluluğun önderi olması da onun sözlerini sorgulanamaz kılmaz.
Dinî otorite iddiası taşıyan kişiler, Allah’ın kitabında
bulunmayan hükümleri dinin gereği olarak sunmaya başladıklarında, insanların
Allah ile olan bağının arasına kendi otoritelerini yerleştirmiş olurlar.
İnsanlar da zamanla Allah’ın ne söylediğini araştırmak yerine, kendilerine
kimin ne söylediğine bakar hâle gelirler.
Bu durumun tehlikesi, insanın kendi sorumluluğunu bir
başkasına devretmesidir. Kişi, inandığı şeyin doğruluğunu araştırmak yerine
bağlı olduğu kişinin doğruluğuna güvenebilir. Böylece Allah’ın kitabı ölçü
olmaktan çıkar; kişinin bağlı bulunduğu çevrenin kabulleri ölçü hâline gelir.
Oysa Allah’ın dini, herhangi bir kişinin veya topluluğun
mülkiyetinde değildir. Hiç kimse Allah ile insan arasına girerek kendisine
vazgeçilmez bir makam oluşturamaz. İnsanların bilgi ve tecrübelerinden
yararlanmak başka, onları Allah’ın hükmünün yerine koymak başkadır.
Dinin Görüntüsüyle Hakikati Gizlemek
Aldatmanın her zaman açıkça yalan söylemek biçiminde gerçekleşmesi
gerekmez. Bazen insanın görünüşü, kullandığı dil, yaptığı konuşmalar ve
sergilediği dinî davranışlar, gerçek niyetini gizleyen bir perdeye dönüşebilir.
Dinî ifadeler kullanmak, Allah’tan söz etmek, doğru ve güzel konuşmak tek
başına kişinin hakikate bağlı olduğunu göstermez. Söylenen sözlerin
davranışlarla örtüşmesi ve insanın adalet, dürüstlük ve sorumluluk ölçülerine
bağlı kalması gerekir.
Kur’an, dış görünüşün ve etkileyici sözlerin insanı
yanıltabileceğine dikkat çeker. Münâfikûn suresinde, münafıkların
konuşmalarının dinleyenlerin ilgisini çekebildiği, fakat onların iç
dünyalarıyla sözleri arasında bir uyumsuzluk bulunduğu anlatılır. Bu anlatım,
insanın yalnızca sözlere ve görüntüye bakarak hüküm vermemesi gerektiğini
gösterir. Bununla birlikte ayette anlatılan özellikleri, herhangi bir kişiye
veya topluluğa delilsiz biçimde yüklemek de doğru değildir.
Bir insanın dinî görünmesi, söylediği her sözün doğru olduğu
anlamına gelmez. Aynı şekilde dinî bir kimliği bulunmayan bir insanın söylediği
doğru bir söz de sırf kimliği nedeniyle reddedilemez. Hakikatin ölçüsü, kişinin
görüntüsü veya toplumdaki konumu değil, ortaya koyduğu sözün ve davranışın
doğruluğudur.
Din adına konuşan bir kişinin insanlara adaleti öğütlerken
kendisi haksızlık yapması, doğruluktan söz ederken gerçeği gizlemesi veya
Allah’ın adını kullanarak başkalarının emeğini ve malını istismar etmesi, dinin
görüntüsünün hakikatin önüne geçirilmesidir. Böyle bir durumda din, insanı
doğruya yönelten bir rehber olmaktan çıkarılıp kişisel çıkarların örtüsü hâline
getirilmiş olur.
Aldatılan İnsan Neden Gerçeği Göremiyor?
Allah’ın adı kullanılarak yapılan aldatmanın etkili olmasının önemli
nedenlerinden biri, insanın inandığı şeyleri sorgulamaktan çekinmesidir. İnsan
bazen çocukluğundan beri öğrendiği kabulleri değiştirmeyi zor bulur.
Ailesinden, çevresinden ve toplumundan devraldığı düşünceleri sorguladığında,
yalnızca bir fikrini değil, yıllardır içinde yaşadığı dünyayı da sorgulamak
zorunda kalacağını hisseder.
Bir başka neden de çoğunluğun kabul ettiği şeylerin doğru
olduğuna inanılmasıdır. Oysa bir düşüncenin çok sayıda insan tarafından
benimsenmesi, onun hakikat olduğunu göstermez. Kur’an bu konuda da insanı
uyarır:
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan
saptırırlar. (En’âm, 6/116)
Bu ayet, çoğunluğun her zaman yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak çoğunluk
tarafından benimsenmiş olmanın bir düşünceyi kendiliğinden doğru hâle
getirmediğini ortaya koyar. Hakikat, insanların sayısıyla belirlenmez. Bir
inancın doğruluğu, onu kaç kişinin kabul ettiğine göre değil, dayandığı delile
göre değerlendirilmelidir.
İnsan bazen de inandığı kişiyi kaybetmekten, bağlı olduğu
çevreden dışlanmaktan veya yıllardır savunduğu düşüncelerin yanlış olduğunu
kabul etmekten korkar. Bu korkular, gerçeği araştırmanın önüne geçebilir.
Böylece kişi, yanlış olduğunu düşündüğü bir uygulamayı bile sırf alıştığı için
savunmaya devam edebilir.
Kur’an ise insanın düşünmesini, bilmediği şeyin peşinden
gitmemesini ve sorumluluğunun bilincinde olmasını ister. İnanç, başkalarının
düşüncelerini sorgusuzca devralmak değil, Allah’ın bildirdiği hakikati
anlayarak benimsemektir. İnsan, kendisine aktarılan her dinî iddiayı Allah’ın
kitabının ölçüsüne göre değerlendirmelidir.
İnsan Kendi Kendini de Aldatabilir
Allah’la aldatılma meselesi yalnızca başkalarının insanları kandırmasıyla
sınırlı değildir. İnsan, bazen kendi arzularını haklı göstermek için Allah’ın
adını ve dinî kavramları kendisi de kullanabilir. Yanlış bir davranışını
çeşitli gerekçelerle savunabilir, kendi çıkarına uygun bir yorumu
benimseyebilir ve zamanla bu yorumun gerçekten Allah’ın hükmü olduğuna
inanabilir.
İnsanın kendisini aldatması, çoğu zaman gerçeği hiç
bilmemesinden değil, bildiği gerçeğin gereğini yerine getirmek istememesinden
kaynaklanabilir. Kişi, kendi davranışlarıyla yüzleşmek yerine kendisini
rahatlatacak açıklamalar arar. Haksızlığını zorunluluk, çıkarını hizmet,
yanlışını da dinî bir gerekçe gibi gösterebilir.
Kur’an, insanın kendisini temize çıkarmasına karşı da
uyarır:
Kendinizi temize çıkarmayın. Kimin sakındığını en iyi O bilir. (Necm,
53/32)
Bu uyarı, insanın kendi inancını ve davranışlarını değerlendirirken dürüst
olması gerektiğini gösterir. Kendisini iyi, doğru veya Allah katında
ayrıcalıklı görmek, kişinin gerçekten öyle olduğunu kanıtlamaz. İnsan, kendi
niyetleri konusunda bile yanılabilir. Bu nedenle inanç ve davranışlarını
Allah’ın bildirdiği ölçülerle karşılaştırmalı, kendisini haklı çıkarmak için
değil, gerçeği bulmak için düşünmelidir.
Allah’ın adını kullanarak başkalarını aldatmak kadar, kendi
yanlışlarını Allah’ın adıyla örtmeye çalışmak da ciddi bir sorumluluktur. Çünkü
insan, kendi arzusunu Allah’ın rızası gibi göstermeye başladığında, hakikati
aramayı bırakmış demektir.
Allah’ın Rahmetine Güvenmek Başka, Allah’ı Güvence Olarak
Kullanmak Başkadır
İnsan Allah’ın rahmetine güvenmelidir. Fakat bu güven, insanın kendisini
her türlü sorumluluktan muaf görmesine dönüşmemelidir. Allah’ın bağışlayıcı
olması, haksızlık yapanın haksızlığını önemsiz hâle getirmez. Allah’ın
merhameti, insanın doğruyu arama ve yanlıştan dönme yükümlülüğünü ortadan
kaldırmaz.
Allah’ın rahmetine güvenen insan, bu güvenin kendisini daha
dürüst, daha adaletli ve daha sorumlu bir hayata yöneltmesi gerektiğini bilir.
Yanlış yaptığında bunu savunmak yerine kabul eder; başkasına zarar verdiğinde
bunu dinî sözlerle örtmeye çalışmaz; Allah’ın bağışlayıcılığını kendi çıkarları
için kullanmaz.
Allah’ın rahmetini istismar eden anlayış ise insana farklı
bir mesaj verir: Nasıl olsa Allah bağışlar, nasıl olsa belirli bir uygulama
yapılınca bütün sorumluluklar ortadan kalkar, nasıl olsa bir başkasının
aracılığıyla kurtuluş mümkündür. Böylece insanın Allah’a yönelmesi gereken
yerde, Allah adına konuşan insanların oluşturduğu güvence arayışı öne çıkar.
Kur’an’ın çağrısı ise insanın doğrudan Rabb’ine yönelmesi,
O’na teslim olması ve kendisine indirilen vahye uymasıdır. Zümer suresindeki
rahmet müjdesinin hemen ardından gelen emirler de bunu gösterir: Allah’ın
rahmetinden ümit kesilmemeli, fakat aynı zamanda O’na yönelinmeli ve indirilen
vahyin en güzeline uyulmalıdır. Rahmet, insanı hakikatten uzaklaştıran bir
mazeret değil, hakikate dönmesini sağlayan bir imkândır.
Allah’la Aldatılmaya Karşı Kur’an’ın Ölçüsü
Allah’ın adı kullanılarak aldatılmanın önüne geçmenin yolu, insanları başka
bir otoriteye bağlamak değil, onları Allah’ın kitabındaki ölçülerle
buluşturmaktır. Çünkü bir insanın Allah adına söylediği sözün doğru olup
olmadığını belirleyecek olan, yine Allah’ın bildirdiği hakikattir.
Bu nedenle din adına ileri sürülen bir iddia karşısında önce
şu sorular sorulmalıdır: Bu hüküm Allah’ın kitabında var mı? Allah gerçekten
böyle bir emir vermiş mi? Söylenen söz ayetin bağlamıyla örtüşüyor mu? Yoksa
bir insanın düşüncesi, zamanla Allah’ın emri gibi mi sunulmuş? Bir uygulama
dinin değişmez bir şartı olarak anlatılıyorsa bunun Kur’an’da dayanağı nedir?
Bu soruların sorulması, insanlara karşı çıkmak veya her
söyleneni peşinen reddetmek değildir. Aksine, inancın kaynağını doğru belirleme
sorumluluğudur. Bir insanın sözü doğru olabilir; fakat doğru olması, o sözü
Allah’ın vahyi hâline getirmez. Bir düşünce yararlı görülebilir; fakat yararlı
olması, onu dinî hüküm yapmaz. Din adına konuşmak ile Allah’ın bildirdiği dini
aktarmak aynı şey değildir.
Kur’an, insanın bilgi sahibi olmadığı şeyin peşinden
gitmemesini ister. Bu nedenle dinî iddialar karşısında sorgulamak, araştırmak
ve delil istemek inanca aykırı değil, sorumluluk bilincinin gereğidir. Allah’ın
kitabını anlamaya çalışmak için insanın düşüncesini devre dışı bırakması değil,
aklını ve vicdanını kullanması gerekir.
Allah’ın adına konuştuğunu söyleyen hiç kimse, kendi sözünü
sorgulanamaz hâle getiremez. Hiç kimse Allah’ın rahmetini kendi denetimindeymiş
gibi sunamaz. Hiç kimse insanları Allah’a ulaştıran vazgeçilmez bir aracı
olduğunu ileri sürerek kendisine ilahî bir makam oluşturamaz. Allah’ın dini,
insanların otorite kuracağı bir alan değildir.
Sonuç: Allah’ın Adını Kullanmak, Allah’ın Adına Konuşma
Yetkisi Vermez
Allah’la aldatmak, insanın Allah’a duyduğu güveni kendi çıkarına
dönüştürmektir. Bazen Allah’ın söylemediği sözleri O’na isnat ederek, bazen
insanların korkularını kullanarak, bazen de Allah’ın rahmetini yanlış
yorumlayarak yapılır. Kimi zaman dinî geleneklerin arkasına saklanır, kimi
zaman dinî otorite iddiasıyla ortaya çıkar, kimi zaman da insanın kendi
yanlışlarını haklı gösterme çabasında kendisini belli eder. Görünüşleri farklı
olsa da bütün bu davranışların ortak noktası aynıdır: İnsanların Allah’ın bildirdiği
hakikatle bağını zayıflatmak ve Allah adına oluşturulan insan kaynaklı
kabulleri dinin yerine geçirmek.
Bir sözün Allah’a ait olduğunu söylemek, o sözü gerçekten
Allah’ın sözü yapmaz. Bir uygulamaya dinî bir ad vermek, onu Allah’ın emri
hâline getirmez. Bir insanın kendisini din adına yetkili görmesi de ona Allah
adına hüküm koyma hakkı kazandırmaz. Allah’ın adı, hiçbir insanın kendi
düşüncesine güç kazandırmak için kullanabileceği bir makam veya otorite aracı
değildir.
Bu nedenle insanın en büyük sorumluluklarından biri, Allah
adına söylenen her sözü Allah’ın kitabının ölçüsüne göre değerlendirmektir.
İnanç, başkalarının oluşturduğu korkularla, vaatlerle ve kabullerle değil;
Allah’ın bildirdiği hakikati anlayarak şekillenmelidir. İnsan, Allah’a olan
güvenini başka insanların ellerine bırakmamalı; kendi sorumluluğunu başkasına
devretmemelidir.
Allah’ın rahmeti gerçektir, vaadi gerçektir ve bildirdiği
din gerçektir. Bu gerçeklerin hiçbiri, insanların kendi çıkarları doğrultusunda
oluşturduğu sözleri ve uygulamaları Allah’a mal etmelerine izin vermez. Tam
tersine, Allah’a duyulan güvenin korunması için O’nun adına uydurulan her sözün
sorgulanması gerekir.
Çünkü Allah’a inanmak, Allah adına konuşan herkese inanmak
değildir. Allah’a teslim olmak, insanların Allah adına oluşturduğu hükümlere
teslim olmak da değildir. Asıl bağlılık, Allah’ın bildirdiğine yönelmek ve
O’nun adına söylenenleri yine O’nun kitabının ölçüsünde değerlendirmektir.
Allah’ın adını kullanmak, Allah’ın adına konuşma yetkisi
vermez. Allah’ın dinini temsil ettiğini söylemek de hiç kimseyi sorgulanamaz
kılmaz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com