KUR’AN’A GÖRE SALAT NEDİR?

 KUR’AN’A GÖRE SALAT NEDİR?

Salat kelimesi denildiğinde çoğumuzun aklına doğrudan namaz gelir. Oysa Kur’an’a bütünlük içinde bakıldığında, salat kelimesinin her geçtiği yerde yalnızca bugünkü anlamıyla namazı ifade etmediği görülür. Hatta bazı ayetlerde salata “namaz” anlamı vermek, ayetin vermek istediği mesajı oldukça daraltır.

Bunun en açık örneklerinden biri Ahzâb Suresi’dir. Allah’ın da, meleklerin de Nebi Muhammed’e salat ettiği bildiriliyor ve ardından inanıp güvenenlere de ona salat etmeleri emrediliyor. Buradaki salatı yalnızca “namaz” diye anlamlandırmak zaten mümkün değildir. Allah’ın bir Nebi için namaz kılması düşünülemeyeceğine göre kelimenin bağlama göre başka bir anlam taşıdığı açıktır.
Allah ve melekleri, Nebi'ye salât ediyorlar (destek veriyorlar). Ey iman edenler! Siz de ona salât edin (destek verin) ve tam teslimiyet gösterin!
(Ahzâb, 33/56)

Öyleyse mesele, “Salat namaz mıdır, değil midir?” şeklinde kurulursa yanlış bir başlangıç yapılmış olur. Asıl soru şudur: Kur’an salat kelimesini hangi anlam alanında kullanmaktadır ve namaz bu anlam alanının neresindedir?

Salatın Arkasında Durmak Anlamı
Salat kelimesinin kök anlamı üzerinde düşünüldüğünde, bir şeyin arkasında olmak, onu desteklemek ve ondan yüz çevirmemek anlamlarıyla karşılaşılır. Bu anlam, Kur’an’daki birçok kullanımın anlaşılmasına yardımcı olur.

Kıyamet suresinde insanın ölüm anı anlatılırken onun gerçeği kabul etmediği, salat etmediği, yalanı benimseyip yüz çevirdiği bildirilir. Burada “salat etmedi” ifadesini yalnızca “namaz kılmadı” şeklinde anlamak, ayetin hemen yanında bulunan “yüz çevirdi” ifadesiyle kurduğu anlam ilişkisini zayıflatır. Çünkü bir tarafta gerçeği kabul etmek ve salat etmek, diğer tarafta yalanı benimsemek ve yüz çevirmek karşı karşıya getirilmiştir.
(İnkârcı kişi, gerçeği) onaylamamış, (Allah'ın dinine) destek olmamıştı.(31) Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti.(32)
(Kıyamet, 75/31-32)

Buradan hareketle salatın, insanın Allah’ın gösterdiği doğru yolun arkasında durması, O’nun belirlediği görevleri yerine getirmesi ve bu görevlerden yüz çevirmemesi anlamında kullanıldığı söylenebilir.

Burada “salat”ı aynı kelimeyle fakat bağlama uygun biçimde düşünmek gerekir. Allah’ın Nebi’nin arkasında olması, onu desteklemesi; meleklerin onun yanında yer alması; müminlerin de onun getirdiği vahyin arkasında durmaları şeklindeki anlam bütünlüğü ortaya çıkar.

Kur’an’da Allah’ın müminlere salat etmesinden de söz edilir. Allah ve melekleri müminlere salat eder; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya yönelen bir destek ve rahmet söz konusudur. Ahzâb’da salatı Burada da “namaz” olarak anlamlandırmak mümkün değildir. Allah’ın müminler için namaz kılması söz konusu olamayacağına göre, kelimenin destekleme, sahip çıkma ve doğru yola yöneltme anlam alanında kullanıldığı anlaşılır.
O ve melekleri sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size salât ediyor (destek veriyor). (Allah) müminlere karşı çok merhametli olandır.
(Ahzâb, 33/43)

Bu noktada önemli bir sonuç ortaya çıkar: Salat, yalnızca belli hareketlerden oluşan bir ibadetin adı olarak değil, Allah’ın belirlediği doğruların arkasında durmayı ve onları hayatın içine taşımayı anlatan daha geniş bir kavram olarak karşımıza çıkar.

Kulluk görevinin bütünlüğü
Mearic suresinde salat kavramının anlaşılması açısından son derece önemlidir. Burada insanın bencil ve sabırsız yapısından söz edildikten sonra, salat edenlerin bu özelliklerden nasıl ayrıldıkları anlatılır.

Bu insanların mallarında ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeleri, hesap gününe inanmaları, Allah’ın karşısında sorumlu olduklarının bilincinde olmaları, cinsel sınırlarını korumaları, emanetlerine ve sözlerine bağlı kalmaları ve şahitliklerini doğru yapmaları sıralanır. Ardından onların salatlarına devam ettikleri ve salatlarını korudukları tekrar vurgulanır.
Şüphesiz ki insan çok hırslı yaratılmıştır.(19) Başına bir kötülük geldiğinde çok sızlanır.(20) Bir hayra (zenginliğe) ulaşınca da çok cimri kesilir.(21)    Ancak salât (ibadet) edenler hariç! (22) Onlar salâtlarında (ibadetlerinde) devamlı olanlardır.(23)  Onlar mallarında açıktan isteyen ve açıktan isteyemeyen(ler) için bilinen bir hak bulunanlardır.(24, 25) Onlar hesap gününe inananlardır.(26) Onlar Rabb’lerinin azabından korkanlardır.(27)  Şüphesiz ki Rabb’lerinin azabı(na karşı) güvende olunamaz.(28)  Onlar namuslarını koruyanlardır.(29) Ancak eşleri yani (evlilik yoluyla) meşru olarak sahip oldukları kişiler hariç. Şüphesiz ki onlar, (eşleriyle ilişkilerinde) kınanmazlar.(30) Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise haddini aşanların ta kendileridir.(31) Onlar emanetlerine ve sözlerine uyanlardır.(32) Onlar şahitliklerini yerine getirenlerdir.(33) Onlar bütün ibadetlerini koruyanlardır.(34) İşte onlar cennetlerde ağırlanacaklardır.(35)
(Mearic, 70/19-35)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Salat eden insanların özellikleri anlatılırken yalnızca belli vakitlerde yapılan bir ibadetten söz edilmez. Aksine insanın bütün hayatını ilgilendiren ahlaki ve toplumsal sorumluluklar arka arkaya sıralanır.

Malından ihtiyaç sahibine hak ayıran insan salatın içindedir. Emanete sahip çıkan insan salatın içindedir. Sözünü tutan insan salatın içindedir. Doğru şahitlik yapan insan salatın içindedir. Sınırlarını koruyan insan salatın içindedir. Bütün bunların ortak noktası, Allah’ın belirlediği ölçülerin arkasında durmaktır.

Dolayısıyla salatı yalnızca namaza indirgemek, Kur’an’ın oluşturduğu bu geniş çerçeveyi daraltır. Ancak buradan “Kur’an’da namaz yoktur” sonucu da çıkarılamaz. Tam tersine Kur’an’da belirli vakitleri bulunan, ayakta durmayı, rükû ve secdeyi içeren bir salat ibadeti de vardır. Mesele, namazın salat kelimesinin bütün anlamını tüketip tüketmediğidir.

Namaz Salatın İçinde Nasıl Yer Alır?
Kur’an’da salatın belirli zamanlarda yerine getirilmesi gerektiğini gösteren ayetler vardır. Hûd Suresi’nde gündüzün iki tarafına ve gecenin gündüze yakın bölümlerine işaret edilir. İsra Suresi’nde ise güneşin tepe noktasını geçmesinden gecenin karanlığına kadar olan dönem ile sabahın aydınlanma zamanından söz edilir.
Gündüzün iki bölümünde (öğle ve ikindi) ve gecenin de (gündüze) yakın bölümlerinde (akşam, yatsı ve sabah) namaz kıl! Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu, (gerçeği) hatırlamak isteyenlere bir hatırla(t)madır.
(Hûd, 11/114)

Güneşin (batıya) yönelip gecenin karanlığı bastırıncaya kadar ve tan vaktinin (sabah ışıklarının) toplanması (vaktinde) namaz kıl! Şüphesiz ki tan vaktinin (sabah ışıklarının) toplanmasına şahit olunmaktadır.
(İsra, 17/78)
Bu ayetler, Kur’an’da belirli vakitlere bağlı bir salat ibadetinin bulunduğunu göstermektedir. Fakat ayetlerden hareketle bütün ayrıntıları rivayetlerden alıp Kur’an’ın üzerine koymak başka bir konudur. Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu ile sonradan aktarılan uygulamaları birbirinden ayırmak gerekir.

Salatın belirli vakitlere bağlı olduğu Nisa Suresi 103 ayette açıkça görülür. Salatın inanıp güvenenler üzerine vakitleri belirlenmiş bir yükümlülük olduğu bildirilir. Bu nedenle salatı tamamen soyut bir “iyi insan olma” kavramına dönüştürmek de doğru değildir.
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfir olanların size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size herhangi bir günah (sorumluluk) yoktur. Şüphesiz ki kâfirler, sizin için apaçık düşmandır.(101)
Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza durup, silahlarını alsınlar (kuşansınlar); böylece secde ettiklerinde (namazı kıldıklarında diğerleri) arkanızda olsunlar! (Ardından henüz) namazını kılmamış olan diğer grup gelip seninle birlikte namazı kılsın, onlar da önlemlerini ve silahlarını alsınlar! O kâfir olanlar sizin silahlarınızdan ve eşyanızdan habersiz olmanızı ve üstünüze birden baskın yapmayı isterler. Size yağmurdan (dolayı) bir eziyet dokunur veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda size herhangi bir vebal yoktur. (Yine de) önleminizi alın! Şüphesiz ki Allah kâfirler için küçük düşürücü bir azap hazırlamış (olacak)tır.(102)
Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı hatırlayın! Güvene kavuşunca namazı (tam) kılın! Şüphesiz ki namaz, müminler üzerine vakitle yazılmış (bir farz)dır.(103)
(Nisa, 4/101-103)

Bu ayetlerde dikkat çekici olan, savaş gibi son derece olağanüstü bir durumda bile namazın vaktinin terk edilmemesidir. Düşmanın saldırma ihtimali vardır, askerlerin bir kısmı silahlarıyla nöbet tutmaktadır ve diğer kısmı namaz kılmaktadır. İlk grup namazını tamamladıktan sonra ikinci grup gelir ve onlar da aynı şekilde namazlarını kılarlar. Yani savaş şartları namazın vaktini ortadan kaldırmıyor; sadece namazın nasıl ve hangi tedbirlerle kılınacağını değiştiriyor.

Daha da önemlisi, ayetin sonunda namazın “vakitleri belirlenmiş bir farz” olduğu özellikle belirtiliyor. Namaz belirli bir vakit için farz kılınmıştır. O vakit geçtiğinde, Kur’an’ın “kaçırılan namazı daha sonra kılın” şeklinde bir hüküm getirmemesi dikkat çekicidir. Kur’an’da namazın kazasına ilişkin açık bir emir bulunmadığı için, sonradan ortaya çıkan kaza uygulamasını Kur’an’ın emri gibi göstermek mümkün değildir.

Burada bir istisna üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Uyuma veya unutma gibi insanın iradesi dışında meydana gelen durumlarla ilgili olarak Kur’an’da özel bir kaza hükmü bulunmaması, böyle bir durumda insanın sorumlu tutulacağı anlamına gelmez. Çünkü Allah hiç kimseye gücünün yetmediği bir sorumluluk yüklemez. Ancak bunun dışında, vaktinde kılınmayan namazların daha sonra topluca kılınmasını emreden bir ayet yoktur.

Nisa 4/101-103 ayetleri savaş hâlindeki namazın nasıl kılındığını göstermesi bakımından da son derece önemlidir. Çünkü burada namazın şekli, içinde bulunulan tehlikeye göre azaltılmaktadır. Düşman saldırısı ihtimali bulunan savaş ortamında askerlerin bir bölümü Nebi Muhammed’in arkasında namaza duruyor, diğer bölümü ise güvenliği sağlamak üzere bekliyor. Birinci grup namazını tamamladıktan sonra ikinci grup geliyor ve onlar da namaza katılıyor.

Bu ayetlerden ayrıca korku hâlindeki namazın bir rekât olarak kılındığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Çünkü savaşan askerlerden her grup Nebi Muhammed’in arkasında namaza duruyor ve bir grup secdesini yaptıktan sonra diğer grubun önüne geçmesine imkân sağlanıyor. Burada namaz, normal şartlardaki tam şekliyle değil, savaşın gerektirdiği en kısa biçimde yerine getiriliyor.

Nebi Muhammed’in normal şartlarda namazı iki rekât kıldırması ile savaş hâlinde askerlerin birer rekât kılması birlikte düşünüldüğünde, farz namazın normal şartlarda iki rekât olduğu, korku namazının ise bir rekât olarak kılındığı anlaşılmaktadır. Böylece savaş hâlindeki namaz, normal namazın tamamen ortadan kaldırılması değil, tehlikeye göre kısaltılması anlamına gelmektedir.

Burada “namazı kısaltmak” ifadesinin de üzerinde durmak gerekir. Nisa 4/101’de yolculuk sırasında namazın kısaltılmasından söz edilir. Hemen ardından 102. ayette savaş şartlarında namazın nasıl kılınacağı anlatılır. Demek ki Kur’an, namazın özünü ortadan kaldırmıyor; şartlara göre yerine getirilmesini kolaylaştırıyor.

Nisa Suresi 103. Ayette ise namaz tamamlandıktan sonra Allah’ın ayakta, otururken ve yanlar üzerinde yatarken hatırlanması emrediliyor ve güvenli ortama dönüldüğünde namazın tam olarak kılınması isteniyor. Bu da namazın şartlara göre kolaylaştırılabileceğini, fakat namaz yükümlülüğünün ortadan kalkmadığını gösteriyor.

Buradan önemli bir sonuç daha çıkıyor: Namazın vakti geldiğinde savaş hâlinde bile namaz kılınıyorsa, “vaktinde kılamadım, sonra kılarım” anlayışının Kur’an’da bir dayanağı bulunup bulunmadığı ayrıca sorgulanmalıdır. Çünkü Allah, en ağır şartlardan birinde bile namazı vaktinde yerine getirecek bir düzenleme yapmış; namazı sonraya bırakmayı değil, şartlara uygun biçimde o anda kılmayı göstermiştir.

Dolayısıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo oldukça açıktır: Namaz belirli vakitlerde yerine getirilen bir farzdır. Vakit, namazın ayrılmaz parçasıdır. Şartlar ağırlaştığında namaz terk edilmez; kısaltılır veya şartlara uygun hâle getirilir. Ancak vaktinde kılınamayan namazların sonradan kaza edilmesini emreden açık bir Kur’an hükmü bulunmaz.

Böylece burada iki ayrı kullanım alanını birlikte görmek gerekir. Birincisi, Allah’ın belirlediği kulluk görevlerinin bütünü anlamındaki geniş salat; ikincisi ise belirli vakitlerde yerine getirilen ibadet olarak salattır.

Bu ayrım yapıldığında salatın Kur’an’daki geniş anlamı ile namazın bu geniş kulluk anlayışı içindeki özel yeri birbirine karıştırılmamış olur.

Dua da Salatın İçindedir
Salat konusunu ele alırken bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekir: Dua da salatın içindedir. Rabb’ine yönelmek, O’na yakarmak, O’ndan yardım ve bağışlanma istemek elbette salatın kapsamındadır. Bu nedenle dua ile salatı birbirinden tamamen ayırmak doğru değildir.

Ancak buradan salatın yalnızca dua olduğu sonucu da çıkarılamaz. Salat, insanın Rabb’iyle bağını canlı tutan daha geniş bir yöneliştir. Dua bu yönelişin önemli bir parçasıdır. İnsan Rabb’ine dua ederken O’na yönelir; fakat bu yönelişin gerçekliği yalnızca diliyle söylediklerinde değil, hayatındaki karşılığında da ortaya çıkar.

Bu yüzden salatı anlatırken duayı dışarıda bırakmamak, fakat salatı da yalnızca duaya indirgememek gerekir. Dua salatın bir parçasıdır; salat ise duadan daha geniş bir kulluk ve yöneliş bütünüdür.

Salatın Sürekliliği Ne Anlatıyor?
Mearic suresinde salat edenlerin salatlarına devam ettikleri ve onu korudukları iki ayrı yerde vurgulanır.
Bu ifadeleri yalnızca “namazı kaçırmamak” şeklinde düşünmek mümkündür; fakat ayetlerin çevresindeki bütünlük daha geniş bir sorumluluğa işaret eder. Çünkü aynı bölümde maldan hak ayırmak, emanete riayet etmek, sözünde durmak ve doğru şahitlik yapmak gibi davranışlar da salat eden kişinin özellikleri arasında sayılır.

Salatını koruyan insan, Allah ile kurduğu kulluk bağını hayatının herhangi bir alanında terk etmeyen insandır. Namazını kılar ama ticaretinde hile yaparsa, ibadetini yerine getirir ama emanete ihanet ederse, Allah’ın istediği kulluk bütünlüğünden söz etmek zorlaşır.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta ibadet ile ahlak birbirinden kopuk değildir.

Bu nedenle “Ben namazımı kılıyorum, gerisi beni ilgilendirmez” anlayışı Kur’an’ın salat kavramıyla uyuşmaz. Çünkü salat, insanın Allah’ın gösterdiği yolun arkasında durmasını gerektirir.

Salatını Terk Edenlerin Problemi Nedir?
Kur’an, salat etmeyenlerin durumunu anlatırken meseleyi yalnızca namazın terk edilmesine bağlamaz. Tam tersine, salatı terk etme ile insanın gerçeğe karşı tavrı, toplumsal sorumlulukları ve hesap gününe bakışı arasında güçlü bir bağ kurar.
Hayır! Doğrusu siz çabucak geçeni (dünyayı) seviyorsunuz.(20)
Ahireti bırakıyorsunuz.(21) O gün bazı yüzler, Rablerini(n kararını) beklerken ışıl ışıl olacaktır. (22, 23) O gün bazı asık yüzler de vardır ki bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacağını anlayacaktır.(24-25)
(Kıyamet, 75/20-25)


Kıyamet suresinin devamında, insanın gerçeği kabul etmemesi, salat etmemesi ve yüz çevirmesi birlikte anlatılır.(31) (İnkârcı kişi, gerçeği) onaylamamış, (Allah'ın dinine) destek olmamıştı.
Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti.(32) Sonra da kibirlenerek kendi ailesine gitmişti.(33) Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun!(34) Evet, yazık sana yazık, sen hak ettin.(35)
(Kıyamet, 75/31-35)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, “salat etmedi” ifadesinin tek başına değerlendirilmemesidir. Aynı insanın gerçeği tasdik etmediği, yalanladığı ve yüz çevirdiği de açıkça belirtilmektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın anlattığı problem, yalnızca belirli bir ibadetin yerine getirilmemesi değildir. Salatı terk etmek, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu ve hakikate karşı tutumunu gösteren daha geniş bir bütünün parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu bağlantı Müddessir suresinde çok daha açık biçimde görülür. Sakar’a girenlere bunun sebebi sorulduğunda, verdikleri cevap yalnızca “salat etmiyorduk” değildir. Birkaç farklı davranış aynı bütünlük içerisinde sıralanır:
“Her nefis, kazandığına karşılık rehindir.(38) Ancak sağın adamları başka.(39) Cennetlerdeyken "Sizi ateşe sürükleyen nedir?" diye suçluların durumundan soracaklar. (40-41-42) (Onlar da) şöyle diyecekler: "Biz salât (ibadet) edenlerden değildik.(43)
Yoksulu doyurmazdık.(44) Boş şeylere dalanlarla birlikte biz de boş şeylere dalardık.(45) Hesap gününü yalanlardık.(46)
(Müddessir, 74/38-46)

Bu ayetlerde çok önemli bir bütünlük vardır. Sakar’a götüren sebepler arasında salat etmemekle birlikte, çaresiz ve muhtaç insanı doyurmamak, boş işlere dalmak ve hesap gününü yalanlamak da sayılmaktadır. Kur’an, bunları birbirinden kopuk davranışlar olarak değil, insanın hayat anlayışını ortaya koyan bir bütün olarak sunmaktadır.

Öyleyse burada “Salat etmiyorduk” ifadesini yalnızca “Namaz kılmıyorduk” şeklinde daraltarak anlamak, ayetlerin hemen ardından sıraladığı diğer sorumlulukları görmezden gelmek olur. Çünkü aynı insanların yoksulu gözetmediği, boş işlere daldığı ve hesap gününü yalanladığı özellikle belirtilmektedir. Demek ki Kur’an açısından salat, insanın Rabb’i ile ilişkisini olduğu kadar insanlara karşı sorumluluğunu da içine alan bir anlam bütünlüğüne sahiptir.

Bu nedenle Kur’an’da salatın terk edilmesini sadece namazın terk edilmesi üzerinden okumak yeterli değildir. Namaz, salatın içinde yer alan önemli bir uygulama olmakla birlikte, salat kavramının Kur’an’daki bütünlüğü insanın Rabb’ine yönelişini, sorumluluk bilincini ve hayatını Allah’ın gösterdiği doğrultuda düzenlemesini de kapsayan daha geniş bir çerçeve ortaya koymaktadır.

Buradaki asıl problem, insanın yalnızca namaz kılıp kılmaması değil; Rabb’ine karşı sorumluluğunu terk etmesi, hakikati reddetmesi, ihtiyaç sahibi insanlara karşı duyarsızlaşması ve hesap vereceği gerçeğini hayatından çıkarmasıdır. Kur’an’ın dikkat çektiği bütünlük tam olarak budur.

Gösteriş İçin Yapılan Salat
Mâûn suresi, konuyu daha da çarpıcı hâle getirir. Surede dini yalanlayan kişinin yetimi itip kakması, yoksulu doyurmaya teşvik etmemesi ve salat edenlerden olduğu hâlde yaptığı salata karşı duyarsız davranması anlatılır. Ardından gösteriş yapan ve en küçük yardımı bile engelleyenlerden söz edilir.
Dini (hesap gününü) yalanlayanı gördün mü?(1)
İşte o, yetimi itip kakandır.(2) Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.(3) Yazıklar olsun o salât (ibadet) edenlere.(4) Ki onlar (yaptıklarını sandığı) salâtlarından (ibadetlerinden) habersizdir.(5) Onlar gösteriş yaparlar.(6) (En ufak) yardıma (bile) engel olurlar.(7)

(Mâûn, 107/1-7)

Burada çok önemli bir ölçü vardır: Bir insanın ibadet görüntüsü vermesi, onun Allah’ın istediği kulluğu yerine getirdiğini göstermeye yetmez.

Eğer insanın ibadeti onu yetime, yoksula, çaresize ve topluma karşı sorumluluktan uzaklaştırıyorsa ortada Kur’an’ın istediği kulluk anlayışı yoktur.

Nisa Suresi’nde de münafıkların salata isteksizce kalktıkları, insanlara gösteriş yaptıkları ve Allah’ı ancak az hatırladıkları bildirilir. Demek ki dış görünüşte salat varmış gibi görünmek, gerçek kulluk için yeterli değildir.
Şüphesiz ki münafıklar, Allah'ı aldat(tıklarını san)ıyorlar; (Oysa) O onları(n kendilerini) aldat(masını sağlayand)ır. Onlar namaza kalktıkları zaman insanlara gösteriş yaparak üşenerek kalkarlar; azı hariç Allah'ı hatırlamazlar.
(Nisa 4/142)

Salatın değeri, insanın hayatında meydana getirdiği değişimle anlaşılır.

Allah’ın Salatı İle İnsanın Salatı Aynı Şey Değildir
Burada bir başka önemli ayrım ortaya çıkar. Kur’an Allah’ın da salat ettiğini, meleklerin de salat ettiğini, insanların da salat ettiğini bildiriyor.

Ahzâb 33/43’te Allah’ın ve meleklerin müminlere salat ettiği bildirilirken, Ahzâb 33/56’da Allah’ın ve meleklerin Nebi’ye salat ettiği, müminlerin de ona salat etmesinin istendiği ifade edilir.
Allah ve melekleri, Nebi'ye salât ediyorlar (destek veriyorlar). Ey iman edenler! Siz de ona salât edin (destek verin) ve tam teslimiyet gösterin!
(Ahzâb, 33/56)

Aynı kelimenin farklı varlıklar için kullanılması, kelimenin tek ve dar bir anlama hapsedilemeyeceğini gösterir. Allah’ın salatı ile insanın salatı aynı fiil olamaz. Bağlama göre anlam belirlenir.

Bu nedenle “salat sadece namazdır” demek, Kur’an’daki bütün kullanımları açıklamakta yetersiz kalır.

İnsanın Salatı, Allah’ın Gösterdiği Yolun Arkasında Durmaktır
Kur’an’ın birçok yerinde insanın başarıya ulaşması için yalnızca istemesinin yetmediği görülür. Sabır ve salat birlikte zikredilir.

Bakara Suresi’nde inanıp güvenenlere sabırla ve salatla yardım istemeleri emredilir. Ardından korku, açlık, mal ve can kaybı gibi imtihanlardan söz edilir; böyle durumlarda duruşunu bozmayanlara Allah’ın desteği ve rahmeti bildirilir.
Ey iman edenler! Sabır ve salât (fedakârlık) ile (Allah'tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.(153)
Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler' demeyin! Aslında onlar diridir ancak siz anlayamazsınız.(154) Şüphesiz ki sizi biraz korku ve açlık; (ayrıca) mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltma (fakirlik) ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!(155) Onlar (sabredenler), kendilerine bir musibet geldiği zaman "Biz Allah'a aidiz ve biz elbette yalnızca O'na döneceğiz"derler.(156) İşte Rabb’lerinden salavat (destekler) ve merhamet hep onların üzerinedir; doğru yolu bulanlar da onlardır.(157)
(Bakara, 2/153-157)
Buradaki salatı yalnızca namaz olarak anlamak, ayetin oluşturduğu ilişkiyi eksiltir. Çünkü insanın bir sıkıntı karşısında Allah’tan yardım istemesi, aynı zamanda üzerine düşen görevi yerine getirmesini, doğru tavrını korumasını ve mücadeleden vazgeçmemesini gerektirir.

Bakara Suresi’nde yardımın sabır ve salatla aranması istenir ve bunun, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımayanlara ağır geleceği belirtilir.
Sabır ve salât (fedakârlık) ile (Allah'tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki o (sabır ve fedakârlık), saygı duyanlar dışındakilere ağır gelir.(45)
Onlar, Rabb’lerine kavuşacaklarına ve O'na döneceklerine kesin olarak iman eden kişilerdir.(46)
(Bakara, 2/45-46)

Burada çok basit fakat önemli bir gerçek vardır: Dua etmek insanın isteğini ortaya koyar; salat ise o isteğin gerektirdiği sorumluluğun arkasında durmasını sağlar.

Bir insan başarı ister ama çalışmazsa, adalet ister ama kendisi adaletsizlik yaparsa, toplumun düzelmesini ister ama kendi sorumluluğunu yerine getirmezse yalnızca dilekte bulunmuş olur.

Kur’an’ın istediği ise dilekle birlikte sorumluluk üstlenmektir.

Salat, İnsanın Allah’ın Koyduğu Ölçülerle Hayat Kurmasıdır
Kur’an’a bütünlük içinde baktığımızda salatın yalnızca camide veya belirli vakitlerde yerine getirilen bir ibadet olmadığını anlarız.

Salat; Allah’ın emrine sırt çevirmemek, O’nun gösterdiği doğruyu sahiplenmek, kulluk görevlerini yerine getirmek ve bu görevlerin arkasında durmaktır. Namaz bu kulluğun önemli bir parçasıdır. Ancak kulluğun tamamı değildir. Bir insan namazını kılıp başkalarına karşı haksızlıklara düşebilir; emanete ihanet edebilir; sözünde durmayabilir; yoksulun hakkını gözetmeyebilir; şahitliğini değiştirebilir. Böyle bir hayatın yalnızca namaz üzerinden “salatını yerine getiren bir hayat” olarak değerlendirilmesi Kur’an’ın bütünlüğüyle bağdaşmaz.

Mearic suresinde salat edenlerin özellikleri anlatılırken bunun neden böyle olduğu açıkça görülür. Salat eden insanın malında başkasının hakkını gözetmesi, emanete ve söze bağlı kalması, doğru şahitlik yapması tesadüfen aynı listeye konulmamıştır. Çünkü salat insanın Allah karşısındaki duruşudur. Bu duruş, hayatın her alanına yansımak zorundadır.

Resûlün İnsanlara Salatı Ne Demektir?
Tevbe Suresi, salat kavramının anlaşılması bakımından son derece açıklayıcıdır. Nebi Muhammed’e, insanlardan alınan sadakalardan onların arındırılması ve geliştirilmesi için yararlanması ve onlar için salat etmesi bildirilir. Ayetin devamında onun salatının insanlar için bir huzur ve güven kaynağı olduğu belirtilir.
Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizlersin, onları arındırırsın. Onlara salât et (destek ol)! Şüphesiz ki senin salâtın (desteğin) onlar için huzur ve güven (kaynağı)dır. Allah duyandır, bilendir.
(Tevbe, 9/103)
Buradaki salatı “onlara namaz kıl” diye çevirmek mümkün değildir.

Burada Nebi’den istenen, toplumdan alınan ekonomik kaynakların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması ve insanların desteklenmesidir. Dolayısıyla salatın “birinin arkasında durmak, onu desteklemek” anlamı burada açık biçimde kendini gösterir.

Sadakaların nerelere harcanacağı da Tevbe Suresi’nde açıklanır. Fakirler, miskinler, sadaka işinde çalışanlar, kalpleri kazanılacak kimseler, özgürlüğünü kaybetmiş olanlar, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar bu kaynaklardan yararlanacak gruplar arasında sayılır.
Sadakalar Allah'tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, kalpleri (İslam'a) ısındırılmış olanlara, (özgürleşmek isteyen) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara, yolcuya mahsustur. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
(Tevbe, 9/60)

Böyle bakıldığında ekonomik dayanışma da salatın toplumsal boyutlarından biri hâline gelir.

Bir toplumda insanlar birbirinin arkasında duruyorsa, güçsüzün yanında yer alıyorsa, borçluyu ayağa kaldırıyorsa, yolda kalmışı koruyorsa ve özgürlüğünden mahrum bırakılmış insanı kurtarmak için kaynak ayırıyorsa, orada Kur’an’ın salat anlayışının toplumsal karşılığı ortaya çıkmış olur.

Musallâ Sadece Bir Taş Değildir
Kur’an’da “musallâ” kelimesi de geçer. Bakara Suresi’nde Makam-ı İbrahim’in musallâ edinilmesinden söz edilir.
Hani Evi (Kâbe'yi) insanlara toplanma yeri ve güven (mekânı) kılmıştık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin! İbrahim'e ve İsmail'e "Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evimi temiz tutun!" diye emretmiştik.
(Bakara, 2/125)

Buradaki ifadeyi yalnızca Kâbe’nin yanında bulunan belirli bir taşla özdeşleştirmek, ayetin anlam alanını daraltabilir. “Makam” kelimesi durulan, bulunulan veya konum alınan yer anlamlarıyla bağlantılıdır. Musallâ ise salatın yerine getirildiği yer olarak anlaşılır.

Bu nedenle Kur’an’ın kavramlarını daha sonra oluşmuş kültürel kabullerden bağımsız biçimde değerlendirmek gerekir.

Salat Kelimesini Tek Bir Anlama Sıkıştırmanın Sonucu
Kur’an’ın tamamına bakmadan, salat kelimesinin geçtiği her yerde otomatik olarak “namaz” kelimesini kullanmak bazı ayetlerde ciddi anlam sorunları doğurur.

Örneğin Bakara 2/1-5’te doğru yolda olanların özellikleri sayılırken salat, infak, vahye iman ve ahiret inancı aynı bütünlük içinde ele alınır. Burada salatı yalnızca namaz olarak düşünmek mümkün olmakla birlikte, kelimenin daha geniş kulluk sorumluluğunu da kapsadığını gözden kaçırmamak gerekir.

Daha açık örnek ise Ahzâb 33/56’dır. Allah’ın ve meleklerin Nebi’ye salat etmesi, ardından müminlerin de ona salat etmesinin istenmesi, kelimenin bağlama göre “destek olmak, arkasında durmak” anlamında anlaşılmasını zorunlu kılar.

Böylece Kur’an’ın farklı ayetleri birbirini açıklamaya başlar.

Bir ayette insanın salatı, başka bir ayette Allah’ın salatı, başka bir ayette Nebi’nin insanlara salatı söz konusu olduğunda kelimeyi her defasında aynı dar anlamda kullanmak yerine, ortak anlam çekirdeğini görmek gerekir.

O ortak çekirdek, arka çıkmak, desteklemek, sahiplenmek ve yüz çevirmemektir.

Salatın Gerçek Anlamı Hayatta Görünür
Kur’an’ın salat anlayışını yalnızca namaza indirgemek de, namazı salatın dışına çıkarmak da aynı ölçüde eksik olur.

Kur’an’da namaz vardır. Belirli vakitlerde yerine getirilen bir salat vardır. Korku hâlinde nasıl yapılacağına ilişkin düzenlemeler vardır. Yolculuk ve savaş şartlarında nasıl kolaylık sağlandığı anlatılır. Nisa 4/101-103 ve Bakara 2/239 bu konuda açık örneklerdir.

Ancak aynı Kur’an, salatı insanın bütün kulluk hayatını kapsayan daha geniş bir kavram olarak da kullanır.

Bu nedenle salatı anlamanın en sağlıklı yolu, onu tek bir kelimeye mahkûm etmek değil, geçtiği ayetin bağlamına bakmaktır.

Bazen salat namazdır. Bazen Allah’ın bir kuluna desteğidir. Bazen bir insanın başka bir insanın arkasında durmasıdır. Bazen insanın Allah’ın emirlerini yerine getirme sorumluluğudur. Bazen de bütün bunların ortak noktasını oluşturan kulluk duruşudur.

Kur’an’ın kavramlarını anlamanın yolu, onları önceden belirlenmiş kalıplara sokmak değil, Kur’an’ın onları nasıl kullandığını görmektir.

Sonuç: Salat, Hayatın Allah’ın Yanında Yer Almasıdır
Salat kelimesini yalnızca “namaz” olarak anlamak, Kur’an’ın birçok ayetinde karşımıza çıkan anlam zenginliğini ortadan kaldırır. Fakat “salat namaz değildir” demek de Kur’an’daki açık namaz hükümlerini görmezden gelmek olur.

Doğru olan, ikisini birbirine karşı koymadan anlamaktır.

Kur’an’da salat, insanın Allah’ın belirlediği kulluk yolunun arkasında durmasıdır. Bu geniş anlamın içinde belirli vakitlerde yerine getirilen namaz da vardır. Rabb’ine yönelmek, O’na yakarmak, O’ndan yardım ve bağışlanma dilemek anlamındaki dua da bu yönelişin önemli bir parçasıdır. Ancak salat ne yalnızca namazdan ne de yalnızca duadan ibarettir.

Gerçek salat, insanın namazda Allah’ın karşısında durup hayatın geri kalanında O’nun gösterdiği ölçülerden yüz çevirmesiyle tamamlanmış olmaz. Aynı şekilde dua eden, fakat duasının gerektirdiği sorumluluklardan uzak duran bir insanın da salatın bütünlüğünü kavradığı söylenemez.

Salat; namazda, duada, ticarette, aile hayatında, komşulukta, emanette, şahitlikte, yoksula karşı davranışta, adalette ve insanlarla ilişkide kendini göstermelidir.

Kur’an’ın istediği insan, yalnızca ibadet eden değil; Allah’ın gösterdiği doğruların arkasında duran insandır. Dua ederken Rabb’ine yönelen, namaz kılarken O’na kulluğunu ortaya koyan ve hayatının diğer alanlarında da O’nun ölçülerine bağlı kalan insan, salatı hayatının bütünlüğü içinde yaşamış olur.

Bu yüzden salat, hayatın belli dakikalarına sıkıştırılabilecek bir görev değildir. Namaz vakti geldiğinde yerine getirilen bir ibadet olduğu gibi, dua ile Rabb’e yönelmeyi ve hayatın tamamına yayılan bir kulluk sorumluluğunu da kapsar.

İnsan Allah’ın emrinin arkasında durduğu sürece salatın içindedir. Yüz çevirdiğinde ise salatın anlamından uzaklaşır.

Kur’an’ın bize öğrettiği asıl mesele de budur: Allah’a yönelmek yalnızca O’nun karşısında durmak, O’na dua etmek veya belli vakitlerde namaz kılmak değildir. Asıl mesele, bütün bunların hayatımızda karşılık bulması ve Allah’ın gösterdiği yolun arkasında durmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  KUR’AN’A GÖRE SALAT NEDİR? Salat kelimesi denildiğinde çoğumuzun aklına doğrudan namaz gelir. Oysa Kur’an’a bütünlük içinde bakıldığında...