ALLAH’IN YOLUNA TUTUNMAK VE HAKİKATİ ARAMAK
İnsan, daha dünyaya geldiği andan itibaren bir arayışın
içindedir. Zamanla bu arayış daha belirgin hâle gelir: Doğru nedir, yanlış
nedir? Nasıl yaşamalıyım? Neye inanmalıyım? Hayatın anlamı nedir? İnsan bu
sorulara cevap ararken çoğu zaman çevresinden duyduğu sözleri, ailesinden
aldığı inançları, içinde bulunduğu toplumun geleneklerini ve kendisine din
adına aktarılan bilgileri doğru kabul eder. Fakat insanın önünde çok daha temel
bir soru vardır: Aradığı hakikatin kaynağı kimdir?
Kur’an bu sorunun cevabını açık biçimde ortaya koyar. Din,
insanların zaman içinde oluşturduğu bir anlayış değildir. Din Allah’a aittir.
“Dikkat edin! Arı-duru din yalnız Allah’ındır.”
(Zümer, 39/3)
Bu ifade, din adına ortaya konulan her sözün kaynağını sorgulamayı gerektirir.
Çünkü din Allah’a aitse, Allah’ın dinine insanlardan yeni hükümler eklenemez.
Gelenek, alışkanlık, kültür, rivayet veya herhangi bir kişinin yorumu, Allah’ın
koyduğu hükmün yerine geçirilemez. İnsanların söyledikleri elbette
dinlenebilir, incelenebilir ve düşünülebilir; fakat din adına bağlayıcı bir
hüküm hâline gelebilmeleri için Allah’ın kitabında bir dayanaklarının bulunması
gerekir.
Burada önemli olan, insanın hakikati ararken kime teslim
olduğudur. Bir insanın hayatında ailesi, öğretmeni, âlimi, çevresi veya toplum
önemli etkiler oluşturabilir. Fakat bunların hiçbiri Allah’ın yerine geçemez.
Çünkü yolun doğrusu konusunda nihai belirleyici insan değil, Allah’tır.
“Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir. Yolların eğrileri de vardır. O
dileseydi hepinizi toptan doğru yola iletirdi.”
(Nahl, 16/9)
Ayetin ortaya koyduğu gerçek oldukça açıktır: Doğru yolu belirleme yetkisi
Allah’a aittir. İnsanların oluşturduğu yolların çokluğu, onların hakikat olduğu
anlamına gelmez. Bir yolun eski olması, kalabalıklar tarafından benimsenmesi
veya atalar tarafından aktarılması onu kendiliğinden doğru yapmaz.
Kur’an, insanı tam da bu noktada düşünmeye çağırır. Çünkü
insanın önündeki en büyük tehlikelerden biri, doğruyu araştırmak yerine
kendisine hazır olarak verileni sorgulamadan kabul etmesidir.
“Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin!” dedikleri zaman, ‘Atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Ya ataları hiçbir şey bilmiyor ve
doğru yolu bulamamış idilerse?”
(Bakara, 2/170)
Buradaki mesele yalnızca geçmişte yaşamış insanların tercihleri değildir. Bugün
de aynı tavır farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. “Biz böyle gördük”, “Bizim
çevremizde böyle bilinir”, “Büyüklerimiz böyle söylemiştir” denildiğinde,
aslında hakikatin ölçüsü geçmişin alışkanlıklarına bırakılmış olur. Oysa
Kur’an, insanın kendisine aktarılan her şeyi aklını ve vahyi kullanarak
değerlendirmesini ister.
Bu nedenle Allah’ın yoluna tutunmak, herhangi bir grubun,
kişinin veya geleneğin peşinden düşünmeden gitmek değildir. Tam tersine,
insanın kendisine ulaşan bütün iddiaları Allah’ın kitabının ölçüsüne
vurmasıdır.
Kur’an kendisini de bu arayışın merkezine yerleştirir.
“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir...”
(İsrâ, 17/9)
Burada Kur’an’ın görevi yalnızca birtakım bilgileri aktarmak değildir.
İnsanların doğruyu yanlıştan ayırmalarına, hayatlarını doğru bir istikamete
yöneltmelerine rehberlik etmektir. Bu sebeple Kur’an’ı yalnızca okunup sevap
kazanılacak bir kitap hâline getirmek, onun insan hayatındaki rehberlik
görevini daraltmak olur. Kitap okunmalı, anlaşılmalı, üzerinde düşünülmeli ve
hayatın içinde karşılığı aranmalıdır.
Kur’an’ın yol göstericiliği, insanın düşünmesini ortadan
kaldırmaz. Tam tersine düşünmeyi zorunlu kılar. Çünkü Allah, insana akıl vermiş
ve onu sorumlu bir varlık olarak yaratmıştır. İnsan, önüne konulan her sözü
kabul etmek yerine delil aramalıdır.
“Bu, kendisinde hiçbir kuşku olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten
sakınanlar için yol göstericidir.”
(Bakara, 2/2)
Kitabın yol gösterici olması, insanın onu yalnızca bir bilgi kaynağı olarak
görmesiyle sınırlı değildir. Kur’an, insanın inancını ve hayatını düzenleyen
temel ölçüyü ortaya koyar. Bu nedenle din adına söylenen herhangi bir söz,
Kur’an’ın önüne geçirilemez.
Allah’ın yoluna tutunmak konusunda Kur’an’ın kullandığı
ifade de dikkat çekicidir:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın...”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah’ın ipine sarılmak, Allah’ın belirlediği ölçüye bağlanmaktır. Bu bağ,
insanı insanların oluşturduğu dinî otoritelerin peşinde sürüklenmekten
kurtarır. Çünkü hakikat, insanların çokluğu ile belirlenmez. Bir düşüncenin
milyonlarca insan tarafından kabul edilmesi, onu Allah katında doğru hâle
getirmez. Aynı şekilde az kişinin savunması da onu yanlış yapmaz. Ölçü,
Allah’ın ortaya koyduğu delildir.
Kur’an bu konuda insanı çoğunluğun etkisine karşı da uyarır:
“Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.
Onlar sadece zanna uyarlar.”
(En‘âm, 6/116)
Bu ayet, çoğunluğun her zaman yanlış olduğunu söylemez. Söylediği şey daha
temel bir gerçektir: Çoğunluk, hakikatin ölçüsü değildir. Hakikati belirleyen
sayı değil, delildir.
Bunun için Allah’ın yoluna tutunmak, bir grubun içine girip
kendisini güvende hissetmekten çok daha farklı bir şeydir. İnsan bazen bir
cemaate, mezhebe, hocaya veya geleneğe bağlandığında hakikati bulduğunu
düşünebilir. Fakat gerçek güven, insanın kendisini bir başkasının düşüncesine
teslim etmesinde değil, Allah’ın kitabını anlayarak ona göre yaşamasındadır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu yolun temel özelliği de budur:
İnsanları kendisine değil, Allah’a yöneltir.
“De ki: ‘Şüphesiz benim Rabb’im beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran
bir dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in inanç sistemine iletti. O, ortak
koşanlardan değildi.’”
(En‘âm, 6/161)
Burada “dosdoğru yol” ile “din” birbirinden kopuk iki ayrı şey olarak değil,
Allah’a yönelişin bir bütünlüğü içinde ortaya konulur. Yolun sahibi Allah’tır.
Din Allah’ındır. İnsan ise bu yolda yürümekle sorumludur.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kur’an’ın rehber
olduğunu söylemek, Kur’an’daki her ayetin aynı açıklıkta ve aynı nitelikte
olduğu anlamına gelmez. Kur’an’ın muhkem ayetleri dinin temel hükümlerini
ortaya koyarken, müteşabih ayetler üzerinde farklı anlayışların oluşabileceği
alanlar vardır. Bu alanlarda insanın kendi yorumunu Allah’ın kesin hükmüymüş
gibi sunması doğru değildir. Doğrusunu Allah bilir. İnsan, Kur’an bütünlüğü
içinde düşündüğü ve anladığı kadarıyla konuşabilir; fakat kendi çıkarımını
“Kur’an kesin olarak böyle söylüyor” diyerek Allah’ın sözüyle
özdeşleştirmemelidir.
Benim Kur’an okumamda da temel ölçü budur. Ortaya koyduğum
düşünceler, Kur’an bütünlüğünde kendi kapasitem ölçüsünde yaptığım
çıkarımlardır. Bir ayetten ne anladığımı anlatabilirim, farklı ayetleri bir
araya getirerek bir sonuca ulaşabilirim, fakat bunu Allah’ın kesin hükmü olarak
sunamam. Çünkü Allah’ın neyi kastettiğini bütünüyle bilmek ile Allah’ın
kitabından insanın kendi kapasitesi ölçüsünde anlam çıkarması aynı şey
değildir.
Bu ayrım, hakikati arama konusunda insanı hem daha dikkatli
hem de daha özgür kılar. “Benim söylediğim doğrudur, çünkü ben böyle
düşünüyorum” demek kadar, “Benim bağlı olduğum kişi böyle söylediği için
doğrudur” demek de hakikati bulmanın yolu değildir. Asıl yapılması gereken,
sözü deliliyle birlikte değerlendirmektir.
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın...”
(Hucurât, 49/6)
Araştırmak, sorgulamak, düşünmek ve delil istemek imana aykırı değildir. Aksine
Kur’an’ın insana kazandırmak istediği bilinçlerden biridir. Allah’ın kitabına
güvenmek, aklı bir kenara bırakmak değil; aklı vahyin rehberliğinde
kullanmaktır.
Bugün insanın hakikati aramasını zorlaştıran şey, bilgi
eksikliğinden çok bilgi fazlalığıdır. Her taraftan farklı sözler geliyor.
Sosyal medya, kitaplar, konuşmalar, videolar, gelenekler ve din adına yapılan
açıklamalar insanın zihnini dolduruyor. Fakat çok sayıda sözün bulunması,
hakikatin çoğaldığı anlamına gelmiyor. Aksine, böyle bir ortamda ölçüye daha
fazla ihtiyaç duyuluyor.
İşte burada Kur’an’ın önemi ortaya çıkıyor. İnsan her
duyduğuna inanmak yerine, duyduğu sözü Allah’ın kitabının ölçüsüne vurduğunda
zihnindeki karmaşa azalmaya başlıyor. Çünkü artık ölçü kişiden kişiye değişen
kanaatler değil, Allah’ın ortaya koyduğu vahiy oluyor.
Allah’ın yoluna tutunmak bu yüzden yalnızca bir inanç
cümlesi değildir. Aynı zamanda bir zihniyet meselesidir. İnsan, din adına
söylenen her sözün kaynağını sormayı öğrenmelidir. Bir hüküm varsa delilini
aramalıdır. Bir iddia varsa Kur’an bütünlüğündeki yerini araştırmalıdır. Bir
yorum varsa onun yorum olduğunu bilmeli, onu Allah’ın kesin hükmüyle
karıştırmamalıdır.
Böyle bir yaklaşım insanı hem geleneklerin körü körüne
taşıyıcısı olmaktan hem de kendi düşüncesini mutlaklaştırmaktan korur. Çünkü
hakikatin sahibi insan değildir. İnsan hakikati sahiplenemez; onu arar,
anlamaya çalışır ve bulduğu ölçüde ona uymaya gayret eder.
Sonunda mesele gelip çok sade bir noktaya dayanıyor: Din
Allah’ındır, doğru yolu göstermek Allah’a aittir ve Allah’ın kitabı insan için
bir rehber olarak indirilmiştir. İnsanlara düşen ise başkalarının sözlerini
Allah’ın sözünün yerine koymadan, Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışmak, düşünmek,
sorgulamak ve hayatını onun ortaya koyduğu muhkem ölçüler doğrultusunda
düzenlemektir.
Hakikati arayan insanın yapacağı ilk iş, kendisine
öğretilmiş olan her şeyi doğru kabul etmek değil, “Bunun Allah katındaki
dayanağı nedir?” diye sormaktır. Bu soru sorulduğunda insanın yolculuğu başlar.
Çünkü hakikate ulaşmak, birilerinin ardından yürümekten önce, hangi sözün
gerçekten Allah’a ait olduğunu ayırt etmeyi gerektirir.
Ve insan bu arayışta kendi bilgisinin sınırını da
unutmamalıdır. Kur’an’dan anladıklarını anlatabilir, düşündüklerini
paylaşabilir, delillerini ortaya koyabilir. Fakat son sözü kendisine değil,
Allah’a bırakmalıdır. Bizim görevimiz hakikati sahiplenmek değil, hakikatin
peşinden gitmektir. Doğrusunu Allah bilir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com