ATEŞİN YAKMADIĞI DEĞİL, ZULMÜN SÖNDÜREMEDİĞİ BİR HAKİKAT
Allah’ın koyduğu yasaların değişmezliğini kabul ediyorsak,
Nebi İbrahim’in ateşe atılması kıssasını da bu çerçevede düşünmeliyiz. Ateşin
yakıcı özelliğinin mucize adına mutlaka ortadan kalktığını varsaymak zorunda
değiliz. Nebi İbrahim’in ateşte fiziksel olarak yanmış olması bile onun
savunduğu hakikatin yok olduğu anlamına gelmez. Çünkü bir insanın bedenini
yakmakla düşüncesini çürütmek, onu susturmakla hakikati ortadan kaldırmak aynı
şey değildir. Bu kıssada üzerinde durmamız gereken temel mesele, ateşin yakıp
yakmamasından önce, Nebi İbrahim’i ortadan kaldırmak isteyenlerin girişimi ve
bu girişimin Kur’an’da bildirilen sonucudur.
Kur’an kıssalarını okurken bazen ayetlerin açık
ifadelerinden çok, zamanla bu olayların etrafında oluşan anlatılara
odaklanıyoruz. Rivayetlerle genişletilen hikâyeler, asıl mesajın önüne
geçebiliyor. Oysa önce Kur’an’ın ne söylediğini anlamalı, ardından kendi
yorumlarımızı bu ifadelerden ayırmalıyız.
Nebi İbrahim’in ateşe atılması kıssası da tam bu noktada
önem kazanıyor. Geliniz, ayetlere bakalım ve ateşin işleviyle hakikatin
akıbetini birbirinden ayırarak olayı birlikte değerlendirelim.
Kur’an kıssalarını okurken bazen ayetlerin anlattığı
olaylardan çok, zamanla bu olayların etrafında oluşan anlatılara odaklanıyoruz.
Oysa bir kıssayı anlamak için önce Kur’an’ın ne söylediğine bakmalı, ardından
kendi yorumlarımızı ayetin açık ifadelerinden ayırmalıyız. Nebi İbrahim’in
ateşe atılması kıssası da bu açıdan yeniden düşünülmeyi hak ediyor.
Geleneksel anlatımda olayın bütün ağırlığı ateşin Nebi
İbrahim’i yakmamasına verilir. Ateşin nasıl olup da yakmadığı merak edilir ve
olay, fiziksel bir mucize olarak açıklanır. Peki, Kur’an’ın anlattığı bu olayı
yalnızca ateşin yakıp yakmaması üzerinden değerlendirmek zorunda mıyız?
Allah’ın koyduğu yasaların değişmezliğini ve hakikati susturmak isteyenlerin
tutumunu da hesaba katmamız gerekmez mi?
Geliniz, önce ayetlere bakalım.
Ateşin İşlevi ve Kur’an’ın Bildirdiği Sonuç
Kur’an’da olay şöyle anlatılır:
“Dediler ki: ‘Eğer bir şey yapacaksanız, onu yakın ve
tanrılarınıza yardım edin!’ Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve
esenlik ol!’ Ona bir tuzak kurmak istediler, fakat Biz onları daha çok kayba
uğrayanlar kıldık.” (Enbiyâ 21/68-70)
Bu ayetlerde iki önemli unsur var. Birincisi, Nebi İbrahim’i
ateşe atmak isteyenlerin girişimi; ikincisi, bu girişimin sonunda tuzak
kuranların kayba uğratılmasıdır. Allah’ın ateşe yönelik emri de anlatının
merkezinde yer alır.
Ancak ayet, Nebi İbrahim’in bedeninin yanıp yanmadığını
ayrıntılı biçimde açıklamaz. Geleneksel yorum, ateşin onu yakmadığı sonucuna
ulaşır. Fakat bu yorumla ayetin açıkça bildirdiği hususu birbirinden
ayırmalıyız. Ayetin bildirdiği, Allah’ın ateşe serin ve esenlik olmasını
emretmesi ve Nebi İbrahim’e kurulan tuzağın başarısızlığa uğramasıdır.
Burada asıl sorumuz şu olmalı: Ateşin fiziksel olarak nasıl
işlediğini açıklamadan da kıssanın verdiği mesajı anlayamaz mıyız?
Bence anlayabiliriz. Çünkü ateşin yakıcı özelliğiyle Nebi
İbrahim’i ortadan kaldırmak isteyenlerin amacı aynı şey değildir. Ateşin ne
yaptığı, fiziksel bir meseledir; onu kullanarak bir insanı susturmaya çalışmak
ise ahlaki bir meseledir. Bu ikisini birbirine karıştırdığımızda kıssanın
anlamını yalnızca olağanüstü bir olayın nasıl gerçekleştiğini açıklamaya
indirgemiş oluruz.
Allah’ın Yasaları Değişmez mi?
Burada önemli bir soru karşımıza çıkıyor: Allah’ın koyduğu
yasalar değişmiyorsa ateşin yakıcı özelliğini nasıl değerlendirmeliyiz?
Kur’an, Allah’ın sünnetinde değişiklik bulunmayacağını
bildirir. Fâtır suresinin 43. ayeti bu değişmezliğe dikkat çeker. Ayetin
bağlamı Allah’ın değişmeyen uygulamalarıyla ilgilidir; onu doğrudan fizik
yasalarının açıklaması olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bununla birlikte,
Allah’ın yarattığı evrende düzenlilik bulunduğunu kabul etmek ve bu düzeni
anlamaya çalışmak, insanın aklını kullanmasının bir gereğidir.
Ateşin yakıcı olması, gözlemlediğimiz dünyada bildiğimiz bir
özelliktir. İnsan bu özelliği hesaba katarak davranır. Ateşe dokunduğunda
yanabileceğini bilir; bu bilgiye göre önlem alır. Doğadaki olayları anlamamızı
sağlayan da sebeplerle sonuçlar arasındaki bu düzenliliklerdir.
Öyleyse mucizeyi açıklamak adına ateşin yakıcı özelliğinin
mutlaka ortadan kalktığını ileri sürmek zorunda mıyız?
Benim savunduğum düşünce şudur: Ateşin görevini yapması,
Nebi İbrahim’in savunduğu hakikatin yok olduğu anlamına gelmez. Nebi İbrahim’in
fiziksel olarak yanmış olması ihtimalini düşünmek, onun hakikat uğruna verdiği
mücadelenin anlamını ortadan kaldırmaz. Ancak bu ihtimali de Kur’an’ın açıkça
bildirdiği kesin bir olay gibi sunamayız. Ayet, onun bedeninin akıbetini
ayrıntılandırmaz.
Dolayısıyla Allah’ın yasalarının değişmezliğinden hareketle
bir yorum geliştirebiliriz; fakat yorumumuzu ayetin kendisiyle
özdeşleştirmemeliyiz. Kur’an’ın söylemediği bir ayrıntıyı kesin hükme
dönüştürmek yerine, bildirdiği olay ile bu olaydan çıkardığımız sonucu
birbirinden ayırmalıyız.
İbrahim Yanmış Olsa Hakikat de mi Yanacaktı?
Şimdi meseleyi asıl yönüyle ele alalım.
Nebi İbrahim’i ateşe atmak isteyenler onun ortadan
kaldırılmasını istiyorlardı. Kendi inançlarını savunmak adına onun sesini
kesebileceklerini, böylece karşı çıktığı düşünceyi etkisiz hâle
getirebileceklerini düşünüyorlardı. Fakat bir insanın bedenine zarar vermekle
onun savunduğu düşünceyi çürütmek aynı şey değildir.
Diyelim ki Nebi İbrahim ateşin içinde fiziksel olarak yandı.
Bu durum, onun savunduğu hakikatin de yandığı anlamına mı gelir? Bir insanın
hayatını kaybetmesi, söylediği sözlerin yanlış olduğunu kanıtlar mı? Elbette
hayır. Bir düşüncenin doğruluğu, onu savunan kişinin başına gelenlerle değil,
dayandığı gerekçelerle değerlendirilmelidir.
İşte kıssanın üzerinde durmamız gereken yönü burada
belirginleşiyor. Nebi İbrahim’e kurulan tuzağın amacı, onu ortadan kaldırmaktı.
Kur’an ise bu girişimin sonucunda tuzak kuranların kayba uğratıldığını
bildiriyor. (Enbiyâ 21/70)
Bu nedenle kıssanın anlamını yalnızca ateşin fiziksel
etkisine bağlamamak gerekir. Bir insanın bedeni zarar görebilir; fakat onun
savunduğu hakikat, bedeniyle birlikte yok olmak zorunda değildir. İnsanlık
tarihi de baskının, tehdidin ve susturma girişimlerinin tek başına bir
düşünceyi yanlışlayamadığını gösterir.
Burada başka bir noktayı da unutmamalıyız: Zulme uğramak,
bir insanın her söylediğinin doğru olduğunu kanıtlamaz. Hakikati aramak,
yalnızca baskıya karşı çıkmayı değil, savunulan düşüncenin doğruluğunu da
araştırmayı gerektirir. Nebi İbrahim kıssasını anlamak, bir yandan zulmün
amacını sorgularken diğer yandan kendi düşüncelerimizi de eleştiriye açık
tutmamızı gerektirir.
Mucizeyi mi Arıyoruz, Mesajı mı Anlıyoruz?
Kur’an kıssalarını okurken çoğu zaman olayın nasıl
gerçekleştiğini merak ediyoruz. Ateş nasıl serin olmuştur? Nebi İbrahim ateşin
içinde ne yaşamıştır? Olayın fiziksel koşulları nasıldı?
Bu soruları sormak yanlış değildir. Ancak ayetin
açıklamadığı ayrıntıları kesin biçimde bildiğimizi ileri sürmek doğru olmaz.
Bilmediğimiz bir konuda ihtimalleri tartışabiliriz; fakat ihtimallerimizi
Allah’ın kesin hükmü gibi sunamayız.
Üstelik bir kıssanın anlamını kavramak için bütün fiziksel
ayrıntılarını bilmek zorunda değiliz. Enbiyâ suresindeki anlatım, Nebi
İbrahim’i ateşe atmak isteyenlerin girişimini ve bu girişimin kayıpla
sonuçlanmasını bildirir. Dolayısıyla ateşin nasıl işlediği üzerine düşünürken,
olayın insanî ve ahlaki yönünü gözden kaçırmamalıyız.
Burada mucize kavramını da dikkatle ele almak gerekir.
Allah’ın kudretini kabul etmek başka, her olağanüstü anlatımı doğa düzeninin
bütünüyle askıya alınması şeklinde yorumlamak başkadır. Kur’an’ın Allah’ın
sünnetine ilişkin bildirimleriyle İbrahim kıssasındaki ateş emrini birlikte
düşünmeli; aralarında zorunlu bir çelişki bulunduğunu peşinen varsaymamalıyız.
Bu yaklaşım, kıssayı değersizleştirmez. Tam tersine, ayetin
söylediğiyle bizim yorumladığımız şeyi birbirinden ayırarak daha sağlam bir
anlayış geliştirmemizi sağlar.
Sonuç: Ateşin Değil, Hakikatin Akıbetini Düşünmek
Nebi İbrahim’in ateşe atılması kıssası, Allah’ın yasaları ve
mucize meselesi üzerinde düşünmemize imkân verir. Ancak kıssayı yalnızca ateşin
yakıp yakmaması sorusuna indirgemek, onun anlattığı insanî çatışmayı geri plana
iter.
Allah’ın ateşe yönelik emri Kur’an’da açıkça yer alır. Nebi
İbrahim’in fiziksel olarak yanıp yanmadığı ise ayetlerde ayrıntılı biçimde
açıklanmaz. Bu nedenle ateşin mutlaka yakıcılığını kaybettiğini söylemek de
Nebi İbrahim’in kesinlikle yandığını ileri sürmek de ayetin açık ifadesiyle
aynı şey değildir.
Buna karşılık, Nebi İbrahim’e tuzak kuranların kayba
uğratıldığı Kur’an’da açıkça bildirilir. Bu sonuç, olayın yalnızca fiziksel
yönüne değil, Nebi İbrahim’i ortadan kaldırmak isteyenlerin girişimine de
dikkat etmemizi sağlar.
Öyleyse başlığımızın ifade ettiği düşünceyi şöyle
anlayabiliriz: Ateşin fiziksel işleyişi hakkında farklı yorumlar
geliştirilebilir; ancak bir insanı ortadan kaldırmak, onun savunduğu hakikati
kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Zulüm bedene zarar verebilir, insanı
susturabilir ve düşüncelerin duyulmasını zorlaştırabilir. Fakat baskının
kendisi, bir düşüncenin yanlışlığını kanıtlamaz.
Nebi İbrahim’in bedeni yanmış olsa bile savunduğu hakikat
yanmış olmazdı. Çünkü insanın bedeniyle hakikat aynı şey değildir. Ateş
görevini yapabilir; fakat zulmün hakikati söndürebileceği düşüncesi bundan
dolayı doğru hâle gelmez.
Asıl mesele, mucizeyi tartışırken Kur’an’ın açıkça
bildirdiği hususları gözden kaçırmamak ve bir insanı ortadan kaldırmakla onun
savunduğu hakikati yok etmek arasındaki farkı görebilmektir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com