MEZARLIKLAR: ÖLÜLER İÇİN GÖSTERİŞ, DİRİLER İÇİN İHMAL
Bir mezarlığa girdiğimizde yan yana sıralanmış mezarları
görürüz. Kimisinin üzerinde sade bir taş, kimisinin üzerinde mermerden yapılmış
büyük bir yapı vardır. Bazılarının başında pahalı taşlar, süslemeler ve yüksek
duvarlar bulunur. İnsan ister istemez düşünüyor: Toprağın altındaki insanın
artık hiçbir şeye ihtiyacı yokken, biz onun üzerine neden bu kadar çok şey
yapma ihtiyacı duyuyoruz?
Bir zamanlar yaşayan, yiyen, içen, evler yaptıran, mal mülk
edinen insanlar şimdi toprağın altındadır. Yaşarken sahip oldukları hiçbir şeyi
yanlarında götürememişlerdir. Buna rağmen geride kalanlar, onların mezarlarını
süslemek için büyük paralar harcayabiliyor. Hatta bazen bir mezarın diğerinden
daha gösterişli olması, aileler arasında bir itibar meselesine dönüşüyor.
Peki, bütün bunları yaparken neyi amaçlıyoruz? Ölen insanın
hatırasını yaşatmayı mı, yoksa yaşayan insanlara onun ne kadar değerli olduğunu
göstermeyi mi? Bir insanın değeri, üzerine konulan mermerin fiyatıyla mı
ölçülür? Eğer öyleyse, parası olmayan bir insanın mezarı da daha az mı değerli
olacaktır?
İşte üzerinde durmamız gereken mesele budur. Ölüm karşısında
herkes eşittir deriz ama mezarlıklarda bile zenginliğimizi göstermeye
çalışırız. Hayattayken evimizle, arabamızla, kıyafetimizle ve servetimizle öne
çıkmak isteriz; öldükten sonra da mezarımızla aynı yarışı sürdürürüz. Demek ki
bazı insanlar için gösteriş, hayatın sona ermesiyle bile bitmiyor.
Oysa insanın kendisine sorması gereken çok daha önemli bir
soru var: Ölüler için yaptığımız harcamalar, yaşayanların hangi ihtiyacını
karşılamaktan vazgeçmemize sebep oluyor?
Kur’an Ne İstiyor, Biz Ne Yapıyoruz?
Kur’an, insanın ölümünden ve toprağa verilmesinden söz eder. Ancak
mezarların mermerle kaplanmasını, yüksek yapılar hâline getirilmesini, pahalı
taşlarla süslenmesini veya mezarın büyüklüğüyle insanın değerinin
gösterilmesini emreden bir hüküm ortaya koymaz. Bunlar zaman içinde oluşmuş
insan uygulamalarıdır. Bir uygulamanın din adına savunulabilmesi için onun
gerçekten dinî bir dayanağının bulunması gerekir.
Kur’an, insanın yaratılışından ve ölümünden söz ederken
şöyle bildirir:
“Sizi ondan yarattık, yine ona döndüreceğiz ve bir kez
daha ondan çıkaracağız.”
(Tâhâ, 20/55)
İnsanın toprağa dönüşü bu kadar açıkken, toprağın üzerine yapılan gösterişli
yapıların dinin gereği olduğunu düşünmek için hangi dayanağa sahibiz? Toprağa
verilen insanın üzerine bir isim levhası koymak, mezarın yerini belli etmek ve
hatırasını korumak yeterli değil midir?
Bir tahta levha düşünelim. Üzerinde yalnızca ölen insanın
adı yazılı olsun. Ne pahalı mermer var ne yüksek duvar ne de gösterişli
süslemeler… Mezarın kime ait olduğunu anlamak için gereken bilgi mevcut. Peki,
daha fazlasını yapmak zorunda mıyız? Eğer zorunda değilsek, neden daha
fazlasını yapıyoruz?
Bu soruların cevabını alışkanlıklarımızda arayabiliriz.
Çünkü insan bazen bir şeyi neden yaptığını düşünmeden, herkes yaptığı için
yapar. Önce bir mezara taş konulur, sonra taş büyütülür, ardından mermer
kaplanır, süslemeler eklenir. Bir süre sonra sade bir mezar göze yetersiz
görünmeye başlar. İnsanlar da sevdiklerine duydukları bağlılığı, mezara
harcadıkları parayla göstermeleri gerektiğini düşünürler.
Böylece ihtiyaç olmayan bir harcama, sanki yerine
getirilmesi gereken bir görevmiş gibi algılanır. Oysa bir uygulamanın gelenek
hâline gelmesi, onu dinin emri yapmaz.
Bir Mezara Harcanan Para Bir Yetimin Hayatını
Değiştirebilir
Şimdi başka bir durum düşünelim. Bir aile, kaybettiği yakınının mezarını
mermerle kaplatmak ve gösterişli bir hâle getirmek için önemli miktarda para
harcamaya hazırlanıyor. Aynı mahallede ise okul ihtiyaçlarını karşılayamayan
bir çocuk var. Bir başka evde, mutfak masrafını denkleştiremeyen bir aile
yaşıyor. Belki bir öğrenci, ekonomik imkânsızlıklar yüzünden eğitimini
sürdürmekte zorlanıyor.
Bir tarafta artık yiyemeyecek, giyemeyecek, barınamayacak
bir insanın mezarı için yapılan harcama; diğer tarafta yaşamak, okumak,
beslenmek ve geleceğini kurmak için desteğe ihtiyaç duyan insanlar…
İnsan böyle bir tablo karşısında hangisinin daha anlamlı
olduğunu düşünmeden edemiyor.
Elbette ölen insanı sevmek, onun hatırasına değer vermek
önemlidir. Fakat sevginin ölçüsü, mezara harcanan para olmak zorunda değildir.
Bir insanı sevdiğimizi göstermek için onun mezarını pahalı taşlarla kaplatmamız
mı gerekir, yoksa onun ardından yaşayan bir insanın hayatına dokunmamız da
mümkün müdür?
Kur’an, ihtiyaç sahiplerini gözetmeyi ve malı yalnızca kendi
çevresinde dolaşan bir zenginlik hâline getirmemeyi öğütler:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
İnsan, sevdiği ve değer verdiği şeylerden vazgeçebildiğinde, iyiliğin anlamını
daha derinden kavrar. Bu ayetin doğrudan mezar harcamaları hakkında indirilmiş
bir hüküm olduğunu söylemiyoruz. Ancak ayetin ortaya koyduğu ölçüyle kendi
tercihlerimizi değerlendirebiliriz. Parayı yalnızca gösteriş için harcamak
yerine ihtiyaç sahibinin sıkıntısını gidermek, bu ölçü üzerinde düşünmemizi
sağlar.
Bir mezarın üzerine pahalı mermer koymak yerine, o parayla
bir çocuğun okul masraflarını karşılamak mümkünse; bir mezarı süslemek yerine,
bir yoksulun sofrasına katkıda bulunulabiliyorsa; bir aileyi gösteriş yarışına
sokan harcama yerine bir hastanın tedavi masrafına destek olunabiliyorsa,
insanın önünde düşünmeye değer bir tercih vardır.
Üstelik bu tercih, ölen insanın hatırasını küçültmez. Tam
tersine, onun ardından yaşayan bir insana iyilik yapmak, kaybedilen insanın
hatırasını daha anlamlı bir biçimde yaşatmanın yolu olabilir. Bir çocuğun
eğitimine katkıda bulunmak, ihtiyaç sahibinin yükünü hafifletmek veya aç bir
insanın karnını doyurmak, dünyada gerçek bir karşılığı olan davranışlardır.
Toprağın altındaki insan için gösterişe harcanan para,
toprağın üstündeki bir insanın hayatını güzelleştirebilir.
Zenginlik Ölümden Sonra da Kendini Göstermek İstiyor
İnsan psikolojisinin dikkat çekici yanlarından biri, başkaları tarafından
beğenilme ve takdir edilme arzusudur. Bazıları bu arzuyu evinde, arabasında
veya giydiği kıyafette gösterir. Bazıları yaptığı düğünle, bazıları
çocuklarının sahip olduklarıyla öne çıkmaya çalışır. Mezarlıklar da bu
anlayışın dışında kalmayabilir.
Varlıklı bir insanın ailesi büyük ve pahalı bir mezar
yaptırdığında, başka bir aile de kendi yakınının mezarının daha mütevazı
kalmasını istemeyebilir. Böylece bir yarış başlar. Kim daha pahalı taş
kullanacak, kimin mezarı daha büyük olacak, kim daha gösterişli bir yapı
yaptıracak?
Peki, ölen insanın bunlardan haberi var mı? Onun mezarının
yanından geçenler, bu büyüklüğe bakarak gerçekten nasıl bir insan olduğunu
anlayabilir mi? Bir insanın dürüstlüğünü, merhametini, adaletini veya
başkalarına yaptığı iyilikleri mezarının görünüşünden çıkarabilir miyiz?
Hayır. Çünkü mezarın büyüklüğü, insanın ahlaki değerini
göstermez. Pahalı bir mezarın sahibi iyi bir insan da olabilir, kötü bir insan
da. Sade bir mezarda yatan kişi de hayatını dürüstlükle geçirmiş olabilir.
Taşın fiyatı ile insanın değeri arasında kurulmuş bir ölçü yoktur.
Kur’an, insanların çoklukla övünme arzusuna dikkat çeker:
“Çoklukla övünme yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.”
(Tekâsür, 102/1-2)
Tefsirlerde aktarılan rivayetlere göre, Mekke'deki Benî Abdümenâf ve Benî
Sehm kabileleri, hangisinin daha kalabalık ve itibarlı olduğu konusunda
birbirleriyle övünüyordu. Yaşayanlarının sayısıyla yetinmeyip ölülerini de
sayarak üstünlük yarışı yaptıkları anlatılır.
Düşünelim: İnsanlar, ölülerinin sayısını bile üstünlük
vesilesi yapabiliyorsa, bugün mezarlarının büyüklüğü ve ihtişamıyla övünmeleri
bu anlayıştan gerçekten ne kadar farklıdır? O gün çoklukla övünenler, bugün
gösterişli mezarlarla üstünlük kurmaya çalışanlar… Biçimler değişse de
başkalarından üstün görünme arzusu devam edebiliyor.
Oysa ölüm, insanın üstünlük yarışını sürdürmesi için değil,
bu yarışın anlamsızlığını anlaması için bir hatırlatmadır. Bir mezarı pahalı
mermerlerle donatmak yerine o parayla bir yetimin eğitimine katkıda bulunmak,
bir yoksulun ihtiyacını karşılamak veya bir insanın hayatını kolaylaştırmak
mümkünken, neden gösterişi tercih edelim? Kur’an'ın çoklukla övünmeye yönelik
uyarısını kendi hayatımıza taşıyacaksak, asıl sorgulamamız gereken de budur.
Ölüm, insanın gösteriş arzusunu sona erdirecek bir gerçek
olması, bazen gösterişin son sahnesine dönüşür. Hayattayken kendisini
başkalarından üstün görmeye alışmış bir anlayış, bu üstünlüğü mezar üzerinden
de sürdürmeye çalışabilir.
Burada mesele zengin olmak değildir. İnsan çalışıp
kazanabilir, varlıklı olabilir ve imkânlarını istediği gibi değerlendirebilir.
Mesele, zenginliğin insanın gözünde bir üstünlük ölçüsüne dönüşmesidir. Hele bu
anlayış, ihtiyaç sahiplerinin bulunduğu bir toplumda mezar gösterişine
dönüşüyorsa, insanın kendi tercihini yeniden değerlendirmesi gerekir.
Arabistan'daki Sade Mezarlıklar Bize Ne Düşündürüyor?
Hac veya umreye gidenler, Mekke ve Medine'deki mezarlıklarda Türkiye'de
sıkça görülen mermer kaplamalı, süslü mezarlarla aynı görünümün bulunmadığını
fark edebilirler. Bu manzara, insanı kendi mezarlık anlayışı üzerine düşünmeye
yöneltebilir.
Ancak mesele, Arabistan'da ne yapıldığını körü körüne örnek
almak değildir. Bir toplumun uygulaması tek başına dinî hükmün kanıtı
sayılamaz. Asıl mesele, Kur’an'da açık bir emir bulunmadığı hâlde neden bazı
gelenekleri dinin gereğiymiş gibi benimsediğimizi sorgulamaktır.
Bir mezarı belirlemek için isim yazılı bir levha yeterliyse,
daha fazlasını yapmak neden zorunlu olsun? Sırf mezarların çevresinde daha
pahalı yapılar görmek istediğimiz için mi, yoksa gerçekten ihtiyaç olduğu için
mi para harcıyoruz?
İnsan bu sorular üzerinde düşündüğünde, mezarlıkların
yalnızca ölülerin bulunduğu yerler olmadığını anlar. Orada yaşayanların değer
anlayışı da görünür hâle gelir. Bir toplum, mezarları gösterişle donatırken
yoksulların ihtiyaçlarını görmezden geliyorsa, üzerinde durulması gereken bir
çelişki ortaya çıkar.
Önemli olan, bütün mezarları aynı biçime sokmak için yeni
bir yarış başlatmak da değildir. Asıl amaç, gereksiz harcamayı bir zorunluluk
gibi görmekten vazgeçmektir. Sade bir mezar, insanın hatırasını korumak için
yeterliyse, bunun ötesindeki harcamaların gerçekten neye hizmet ettiğini
düşünmeliyiz.
Ölüler İçin Gösteriş Yerine, Diriler İçin İyilik
Bir yakınımızı kaybettiğimizde onu özleriz. Mezarı başında durmak, adını
hatırlamak ve onunla yaşadığımız günleri düşünmek isteriz. Bu duyguların pahalı
taşlara ihtiyacı yoktur. İnsan, sevdiği kişiyi kalbinde taşıyabilir; mezarını
ziyaret edebilir, bakımını yapabilir ve hatırasını yaşatabilir. Bütün bunlar
için servet harcaması gerekmez.
Bir tahta levhaya adını yazıp mezarın başına koymak
yeterliyse, neden bununla yetinmeyelim? Bu tercih, sevdiğimiz insana daha az
değer verdiğimiz anlamına mı gelir? Yoksa sevgiyi parayla ölçmekten
vazgeçtiğimizin bir göstergesi mi olur?
Asıl düşünmemiz gereken budur. Çünkü gösterişe harcanan
paranın bir başka yerde neye dönüşebileceğini gördüğümüzde, önceliklerimiz de
değişebilir. Bir öğrencinin eğitimine, bir yoksulun sofrasına, bir hastanın
ihtiyacına veya kimsesiz bir çocuğun geleceğine katkıda bulunmak, insan
hayatında doğrudan bir karşılık oluşturur.
Kur’an'ın ihtiyaç sahiplerine yönelik çağrısı, insanı
yalnızca kendi çıkarını düşünmekten uzaklaştırır. İyilik, gösterilmek için
yapılan bir harcamadan ibaret değildir; bir insanın sıkıntısını gerçekten
hafifletmektir. Bu nedenle mezara harcanacak paranın bir bölümünü bile ihtiyaç
sahiplerine ayırmak, insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesine vesile olabilir.
Bunu bir yasak listesine dönüştürmeye de gerek yok. Her aile
kendi imkânlarını ve sorumluluklarını düşünerek karar verebilir. Fakat şu
ölçüyü gözden kaçırmamak gerekir: Ölüye saygı göstermek adına yaşayanın
ihtiyacını görmezden gelmek zorunda değiliz.
Son Söz: Mezarın Değil, Hayatın Değerini Büyütelim
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız. Geride bıraktığımız evler,
arabalar, mallar ve gösterişli yapılar bizimle birlikte toprağın altına
girmeyecek. Bütün bunların başkalarının gözünde ne kadar değerli göründüğü de
ölüm gerçeğini değiştirmeyecek.
O hâlde neden ölüler için yaptığımız harcamalarda bu kadar
ileri gidiyoruz? Bir mezarın sade olması, orada yatan insanın değersiz olduğu
anlamına mı geliyor? Bir tahta levha üzerindeki isim, o insanın kim olduğunu
hatırlatmaya yetmiyor mu? Daha fazlasını yapmak istiyorsak, bunu gerçekten
kimin için ve hangi amaçla yapıyoruz?
Belki de mezarlıklara bakışımızı değiştirmek için
ihtiyacımız olan şey yeni kurallar değil, doğru sorulardır. Bir mezarın ne
kadar büyük olduğunu değil, o mezar için harcanan parayla kaç insanın hayatına
dokunulabileceğini düşünelim. Pahalı taşların güzelliğini konuşmak yerine, o
paranın bir yetimin eğitimine, bir yoksulun ihtiyacına veya çaresiz bir insanın
sıkıntısına nasıl çare olabileceğini konuşalım.
Ölen insanın hatırası, mezarına konulan mermerin
büyüklüğüyle ölçülmez. İnsan sevgisini ve vefasını gösterişe dönüştürmeden de
yaşatabilir. Bir isim levhası yeterliyse, daha fazlasını yapmak zorunda
değiliz.
Mezarlıklar, ölüler için zenginlik gösterdiğimiz yerler
değil, ölümün karşısında insan olduğumuzu hatırladığımız yerler olmalı. Ölüler
için gösterişe harcayacağımız parayı yaşayanlar için iyiliğe
dönüştürebiliyorsak, belki de asıl yapmamız gereken budur.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com