BAŞIMIZA GELENLER: KİMİ SUÇLAYACAĞIZ?
Hayatta karşılaştığımız sıkıntılar, yaşadığımız kayıplar,
uğradığımız haksızlıklar ve bir türlü içinden çıkamadığımız sorunlar karşısında
çoğu zaman kendimize aynı soruyu sorarız: Neden bunlar benim başıma geliyor?
Bazen Allah’a sitem eder, bazen insanları suçlar, bazen de yaşadıklarımızı
kader diyerek kabulleniriz. Oysa insanın kendisine sorması gereken daha önemli
bir soru vardır: Başımıza gelenlerin ne kadarı kendi tercihlerimizin, ne kadarı
başkalarının davranışlarının, ne kadarı da bizim kontrolümüz dışında gelişen
olayların sonucudur? Bu sorunun cevabını aramadan yaşadıklarımızı anlamak,
sorumluluğumuzu görmek ve geleceğimizi değiştirmek kolay değildir.
Kur’an, insanı yaşadıkları üzerinde düşünmeye, olayların
sebeplerini araştırmaya ve kendi sorumluluğunu görmeye çağırır. Ancak bu
çağrıyı doğru anlamak gerekir. Başımıza gelen her sıkıntıyı kendi hatalarımıza
bağlamak da her olumsuzluğu Allah’ın doğrudan bir müdahalesi olarak görmek de
doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü hayat, insanın tercihleriyle birlikte başka
insanların davranışlarını, toplumsal şartları, tabiat olaylarını ve insanın her
zaman denetleyemediği pek çok etkeni de içerir. Kur’an’ın üzerinde durduğu
temel mesele, insanın yaşadığı her olayın suçlusunu bulmasından önce, kendi
sorumluluğunu dürüstçe değerlendirmesi ve değiştirebileceği şeyleri değiştirmek
için çaba göstermesidir.
Yaşadıklarımız Bize Ne Anlatıyor?
İnsan, yaptığı tercihlerin sonuçlarıyla karşılaştığında çoğu zaman bu
sonuçları kabullenmekte zorlanır. Yanlış bir kararın bedelini ödediğinde
kararını sorgulamak yerine şartları suçlayabilir. Güvendiği bir insan
tarafından aldatıldığında, kendi güveninin neden kötüye kullanıldığını düşünmek
yerine kendisini bütünüyle suçlayabilir. Bir işte başarısız olduğunda bütün
sorumluluğu başkalarına yükleyebilir. Bazen de hiçbir kusuru olmadığı hâlde
yaşadığı sıkıntının nedenini kendisinde arayarak gereksiz yere vicdan azabı
çeker.
Oysa doğru bir değerlendirme, ne insanı her şeyden sorumlu
tutar ne de onu bütün sorumluluklardan kurtarır. İnsan, kendi davranışlarından
ve bilinçli tercihlerinden sorumludur; fakat başkalarının işlediği
kötülüklerin, haksızlıkların ve kendi iradesi dışında gelişen olayların
sorumlusu değildir. Bir insanın haksızlığa uğraması, mutlaka bir yanlış yaptığı
anlamına gelmez. Bazen insan doğru davrandığı hâlde haksızlığa uğrar; bazen de
yaptığı bir hatanın sonuçlarını yıllar sonra yaşar.
Kur’an’ın insanı düşünmeye çağıran yaklaşımı, tam da burada
önem kazanır. Yaşanan bir olayın ardından yalnızca yakınmak yerine sebepleri
araştırmak, kendi payımızı belirlemek ve gerekiyorsa davranışlarımızı
değiştirmek gerekir. Çünkü insanın kendisini sorgulaması, her olayda kendisini
suçlaması demek değildir. Asıl mesele, gerçeği olduğu gibi görebilmektir.
“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Sana gelen kötülük ise
kendindendir.” (Nisâ, 4/79)
Bu ayet, insanın kendi sorumluluğunu düşünmesi bakımından
önemlidir. Ancak ayeti, dünyada yaşanan bütün kötülüklerin kişinin kendi
hatasından kaynaklandığı şeklinde yorumlamak doğru olmaz. Ayetin bağlamı da
dikkate alınmalıdır. Bir önceki ayette, insanların karşılaştıkları iyilik ve
kötülük karşısında söyledikleri ele alınır; ardından Resul’e hitap edilerek
iyilik ve kötülüğün Allah’ın izniyle gerçekleştiği, insanın karşılaştığı
kötülük bakımından da kendi sorumluluğunun göz ardı edilmemesi gerektiği
bildirilir.
Buradan çıkarılabilecek temel ders, insanın kendi
davranışlarını ve tercihlerini hesaba katmasıdır. Yanlış bir karar vermişsek
bunu kabul etmek, ihmalkâr davranmışsak ihmalimizi görmek, bir başkasına zarar
vermişsek sorumluluğumuzu üstlenmek gerekir. Fakat hiçbir kusurumuz bulunmadığı
hâlde başımıza gelen bir felaketten dolayı kendimizi suçlamamızın da anlamı
yoktur. Kur’an’ın rehberliği, insanı gerçek sorumluluğuna yöneltmeli; onu
gerçeğe dayanmayan bir suçluluk duygusuna sürüklememelidir.
Allah İnsanlara Zulmeder mi?
İnsan sıkıntıya düştüğünde, beklediği bir sonuç gerçekleşmediğinde veya
hayatı ağır bir yük hâline geldiğinde şu soruyu sorabilir: Allah neden bunları
yaşamama izin verdi? Bu soru, insanın yaşadığı acıyı anlamlandırma çabasından
doğabilir. Ancak Allah’ın adaletini sorgularken insanın bilmediklerini de
hesaba katması gerekir. Bir olayın bütün sebeplerini bilmemek, o olayın neden
gerçekleştiği konusunda kesin bir hüküm vermemizi engeller.
Kur’an, Allah’ın insanlara haksızlık etmediğini açıkça
bildirir.
“Allah, kullarına zulmedici değildir.” (Âl-i İmrân,
3/182)
Benzer biçimde Enfâl suresinin 51. ayetinde de insanların
yaptıklarının karşılığıyla ilişki kurulurken Allah’ın kullarına zulmetmediği
vurgulanır. Bu ayetler, Allah’ın adaleti bakımından temel bir ilkeyi ortaya
koyar. Ancak bu ilkeyi, dünyada başımıza gelen her acının kendi hatamızın
karşılığı olduğu biçiminde anlamak doğru değildir.
Bir çocuğun savaşta ailesini kaybetmesi, bir insanın başka
birinin şiddetine maruz kalması veya dürüst bir insanın ağır bir hastalıkla
karşılaşması, onların mutlaka bir yanlış yaptıklarını göstermez. Böyle olayları
kişinin kendi hatasına bağlamak, gerçekte mağdur olan insanı bir kez daha
suçlamak anlamına gelir. Üstelik bir başkasının zulmünü, mağdurun hatalarıyla
açıklamak, zulmü yapanın sorumluluğunu da gölgeler.
Burada birbirinden ayırmamız gereken iki mesele vardır:
Allah’ın adaleti ve insanların dünyada yaşadıkları olayların sebepleri.
Allah’ın zulmetmediğine inanmak, dünyada her olayın hemen adaletli bir sonuçla
karşılandığını iddia etmek değildir. İnsanlar birbirlerine zulmedebilir,
haksızlık yapabilir ve başkalarının hayatlarını geri dönülmez biçimde
etkileyebilir. Kur’an’ın insanlara sorumluluk yüklemesinin nedenlerinden biri
de budur. İnsan, yaptığı kötülüğün sorumluluğunu Allah’a, kadere veya mağdurun
davranışlarına yükleyerek kendisini temize çıkaramaz.
Dolayısıyla bir sıkıntıyla karşılaştığımızda kendimize şu
soruyu sorabiliriz: Bu olayda benim bir kusurum var mı? Varsa onu kabul edip
düzeltmeliyim. Yoksa kendimi boş yere suçlamak yerine yaşadığım sorunun
çözümüne odaklanmalıyım. Başkasının haksızlığına uğramışsam hakkımı aramalı,
zararı azaltmaya çalışmalı ve aynı haksızlığın başkalarına yapılmasını önlemek
için elimden geleni yapmalıyım.
İnsanın kendi sorumluluğunu kabul etmesi ne kadar önemliyse
başkalarının sorumluluğunu doğru belirlemesi de o kadar önemlidir. Her şeyi
kendimizden bilmek de her şeyden başkasını sorumlu tutmak da gerçeği görmemizi
engeller.
Allah’a Güvenmek, Sebepleri Göz Ardı Etmek Değildir
İnsan bazen bütün çabalarına rağmen istediği sonuca ulaşamayabilir. İşini
kaybedebilir, güvendiği insanlar tarafından yalnız bırakılabilir veya çözmek
için uğraştığı bir sorun karşısında çaresiz hissedebilir. Böyle zamanlarda
güvenilecek bir dayanak araması doğaldır. Kur’an, insanın Allah’a güvenmesini
ve karşılaştığı zorluklar karşısında umudunu yitirmemesini ister.
“Allah size yardım ederse sizi yenebilecek yoktur. Sizi
yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edebilir?” (Âl-i İmrân, 3/160)
Bu ayet, Allah’a güvenmenin önemini ortaya koyar. Bununla
birlikte ayetin bağlamı, mücadele ve karşılaşılan güçlükler karşısında dayanma
meselesiyle ilgilidir. Ayeti, insanın hiçbir tedbir almadan beklemesi veya
istediği her şeyin mutlaka gerçekleşeceğini düşünmesi biçiminde yorumlamamak
gerekir.
Allah’a güvenmek, insanın yapabileceği her şeyi yaptıktan
sonra sonucu mutlak biçimde kontrol edemeyeceğini kabul etmesidir. Bir hastalık
karşısında tıbbi yardım aramak, bir tehlikeye karşı önlem almak, bir haksızlık
karşısında hakkını savunmak ve bir sorunla karşılaşıldığında çözüm yollarını
araştırmak, güven duygusuna aykırı değildir. Aksine insanın aklını ve
imkânlarını kullanmasının bir parçasıdır.
Örneğin bir insan işini kaybettiğinde yalnızca kendisine
yeni bir kapı açılması için beklemek yerine yeni iş olanaklarını araştırabilir,
eksiklerini giderebilir ve çevresinden destek isteyebilir. Bir hastalıkla
karşılaştığında hem Rabb’ine güvenebilir hem de gerekli tedaviyi yaptırabilir.
Bir insanın haksızlığına uğradığında sabırlı olabilir, fakat bu sabrı
haksızlığı kabullenmek olarak görmeyebilir.
Burada önemli olan, insanın kendi üzerine düşeni yapması ve
her sonucu kendi iradesiyle belirleyebileceği yanılgısına kapılmamasıdır.
Çabalamak bizim sorumluluğumuzdur; her çabanın istediğimiz sonucu doğuracağını
garanti etmek ise bizim gücümüzün dışındadır. İnsan bazen başarılı olur, bazen
başarısızlıktan ders çıkarır, bazen de elinden geleni yaptığı hâlde istemediği
bir sonuçla karşılaşır. Böyle durumlarda Allah’a güvenmek, yaşanan gerçeği
inkâr etmek değil, o gerçeğin içinde doğru olanı yapmaya devam edebilmektir.
İnsan Yalnızca Kendisinden mi Sorumludur?
Yaşadığımız olayları değerlendirirken bireysel sorumluluğumuz üzerinde
durmak önemlidir. Ancak insanın sorumluluğu yalnızca kendi hayatıyla sınırlı
değildir. İnsanlar birbirlerinin hayatlarını etkiler; ailede, toplumda ve
dünyada meydana gelen pek çok olay, bireysel davranışların birleşmesiyle ortaya
çıkar.
Bir toplumda adaletsizlik yaygınlaşmışsa bunu yalnızca
belirli kişilerin hatalarıyla açıklamak yeterli olmayabilir. Haksızlığa göz
yumanlar, çıkarları uğruna gerçeği saklayanlar, sorumluluk sahibi oldukları
hâlde görevlerini yerine getirmeyenler ve yanlışları alışkanlık hâline
getirenler de ortaya çıkan sonuçlarda pay sahibi olabilir. Elbette herkesin
sorumluluğu aynı değildir. Bir haksızlığı doğrudan yapanla ona karşı çıkma
imkânı bulunmadığı için sessiz kalan insanın sorumluluğu aynı ölçüde değerlendirilemez.
Yine de toplumun iyiliği veya bozulması, insanların davranışlarından bağımsız
değildir.
Kur’an, insanın yalnızca kendi hayatına değil, yeryüzünde
meydana gelen bozulmalara da dikkat etmesini ister.
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve
denizde bozulma ortaya çıktı.” (Rûm, 30/41)
Bu ayet, insanın yaptıklarının çevresine ve yaşadığı dünyaya
etkisini düşünmesi bakımından son derece anlamlıdır. İnsan, doğanın kendisine
sunduğu imkânları ölçüsüzce tükettiğinde, çevreyi kirlettiğinde, kaynakları
sorumsuzca kullandığında ve kısa vadeli çıkarlarını bütün canlıların yararının
önüne koyduğunda ortaya çıkan zararlar yalnızca kendisini etkilemez. Bu
zararlar toplumlara, gelecek kuşaklara ve doğal yaşama da yayılır.
Aynı şekilde savaşlar, yoksulluk, adaletsizlik ve toplumsal
huzursuzluklar da yalnızca kendiliğinden ortaya çıkan olaylar değildir.
Bunların arkasında insanların kararları, çıkar mücadeleleri, sorumsuzlukları ve
yanlış uygulamaları bulunabilir. Her felaketi tek bir nedene bağlamak mümkün
olmasa da insanın kendi eliyle meydana getirdiği bozulmaları görmezden gelmesi,
çözüm yollarını da kapatır.
Rûm suresinin devamında insanların yaptıklarının bazı
sonuçlarının kendilerine tattırılmasının, doğruya dönmeleriyle
ilişkilendirildiği görülür. Burada dikkat çekici olan, bozulmanın yalnızca bir
felaket olarak ele alınmamasıdır. Yaşanan sonuçlar, insanların davranışlarını
yeniden değerlendirmelerine ve yanlışlarından dönmelerine vesile olabilir.
Ancak bu ifadeden, meydana gelen her depremi, seli, salgını
veya başka bir doğal felaketi insanların belirli bir günahının doğrudan
karşılığı olarak yorumlamak doğru değildir. Ayet, insanın ortaya çıkardığı
bozulmalarla ilgilidir; her doğal olayın özel bir ilahi ceza olduğunu söylemez.
Böyle bir hüküm verebilmek için elimizde yeterli bilgi bulunmaz. Asıl
çıkarılması gereken ders, insanın kendi davranışlarıyla meydana getirdiği
zararları fark etmesi ve bunları düzeltmek için sorumluluk üstlenmesidir.
Bir toplumda çevre kirleniyorsa yalnızca kirlenmeden
yakınmak yeterli değildir; kirlenmeye neden olan davranışları değiştirmek
gerekir. Adaletsizlik yaygınsa yalnızca adaletsizliğin sonuçlarını konuşmak
yetmez; onu doğuran uygulamalarla mücadele etmek gerekir. İnsanlar birbirlerine
karşı duyarsızlaşıyorsa bunun nedenlerini araştırmak ve daha adil ilişkiler
kurmak gerekir. Çünkü sorumluluk, yalnızca yanlışın farkına varmakla değil,
mümkün olduğu ölçüde onu düzeltmek için harekete geçmekle tamamlanır.
Gerçeği Görmek İstemeyen İnsan
İnsanların hata yapması kadar, yaptıkları hataları kabul etmekte
zorlanmaları da önemli bir sorundur. Bir insan yanıldığını kabul ettiğinde
düşüncesini değiştirmek, alışkanlıklarını sorgulamak ve gerektiğinde özür
dilemek zorunda kalabilir. Bunlar her zaman kolay değildir. Bu nedenle bazı
insanlar kendilerini rahatsız eden gerçeklerden uzaklaşmayı, eleştirileri
dinlememeyi ve alıştıkları düşünceleri sorgulamadan sürdürmeyi tercih eder.
Bazen bir insan, önünde açıkça duran bir gerçeği görmek
istemez. Çünkü o gerçeği kabul etmek, yıllardır savunduğu bir düşünceden
vazgeçmesini gerektirebilir. Bazen çıkarları zarar göreceği için yanlış bir
uygulamayı savunur. Bazen de içinde bulunduğu çevrenin tepkisinden çekindiği
için kendi aklına ve vicdanına uygun bir değerlendirme yapmaktan kaçınır.
Böylece insan, gerçeği öğrenemediği için değil, öğrendiği gerçeğin gerektirdiği
değişimi istemediği için yanlışta ısrar edebilir.
Kur’an, aklını kullanmayan ve kendilerine ulaşan uyarılar
üzerinde düşünmeyen insanları ağır bir dille eleştirir.
“Allah katında canlıların en kötüsü, akıllarını
kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfâl, 8/22)
Bu ayetteki sağır ve dilsiz nitelemesi, fiziksel engeli
bulunan insanları aşağılamak için kullanılmaz. Ayetin bağlamında, gerçeği
işitme ve anlama imkânına sahip oldukları hâlde bundan yararlanmayan,
kendilerine yapılan uyarılar üzerinde düşünmeyen ve akıllarını kullanmayan
kimseler eleştirilir. Buradaki asıl mesele, insanın fiziksel özellikleri değil,
kendisine verilen anlama ve değerlendirme imkânlarını nasıl kullandığıdır.
İnsan, kendisine sunulan her düşünceyi doğru kabul etmek
zorunda değildir. Hatta duyduğu her sözü sorgulamadan kabul etmesi, aklını
kullanması anlamına da gelmez. Önemli olan, bir iddiayı kim söyledi diye değil,
hangi gerekçelere dayandığına bakarak değerlendirmektir. Bir düşünce kendi
inançlarımızla örtüşüyorsa bile onu sorgulamaktan kaçınmamalıyız. Çünkü
yalnızca hoşumuza giden sözleri kabul edip bizi rahatsız eden gerçekleri
reddetmek, hakikati aramak değil, kendi düşüncelerimizi korumaktır.
Bu yaklaşım din konusunda daha da önem kazanır. İnsan,
çocukluğundan itibaren öğrendiği inançları sorgulanamaz kabul ederse, zamanla
öğrendikleriyle doğru olanı birbirinden ayırmakta zorlanabilir. Bir düşüncenin
yaygın biçimde kabul edilmesi, onun mutlaka doğru olduğunu göstermez. Bir sözün
yıllardır tekrarlanması da onu kendiliğinden hakikat hâline getirmez. Bu
nedenle insan, dinî bir iddiayla karşılaştığında onun dayanağını araştırmalı,
Kur’an’ın ilgili ayetlerini bağlamları içinde incelemeli ve aklını kullanarak
değerlendirme yapmalıdır.
Ancak burada da ölçüyü korumak gerekir. İnsanların bir
düşünceye katılmaması, farklı yorum yapması veya bir konuda yanılması, onların
mutlaka gerçeği bile bile reddettikleri anlamına gelmez. Bazen bilgi eksikliği,
bazen yanlış öğrenme, bazen de olayları değerlendirmedeki yetersizlik insanı
hataya sürükleyebilir. Gerçeği bilerek reddetmekle gerçeğe ulaşmakta zorlanmak
aynı şey değildir. Sağlıklı bir değerlendirme, bu ayrımı gözetmeyi gerektirir.
Aklı kullanmak, başkalarını küçümsemek veya kendisini
herkesten üstün görmek için bir araç değildir. Öncelikle insanın kendi
düşüncelerini denetlemesini, hatalarını kabul etmesini ve öğrendikçe kendisini
yenilemesini sağlayan bir sorumluluktur. Kendisini sorgulamayan insan,
başkalarının hatalarını kolaylıkla görürken kendi yanlışlarını fark etmekte
zorlanabilir. Oysa insanın gerçeğe yaklaşması, önce kendi düşüncelerini de
sorgulanabilir kabul etmesiyle mümkündür.
Başımıza Gelen Her Şeyi Değiştirebilir miyiz?
İnsanın kendi davranışlarını sorgulaması ve sorumluluklarını üstlenmesi
önemlidir. Ancak buradan, insanın başına gelen her şeyi kendi çabasıyla
değiştirebileceği sonucu çıkarılmamalıdır. Hayatın içinde insanın
denetleyemediği olaylar vardır. Başka insanların kararlarını, geçmişte yaşanmış
olayları, doğal şartları veya hayatın bütün belirsizliklerini kontrol etmek
mümkün değildir.
İnsan bazen bütün tedbirleri alır, dikkatli davranır ve
elinden geleni yapar; buna rağmen istemediği bir sonuçla karşılaşabilir. Böyle
bir durumda kendisini sonsuz bir sorgulamaya mahkûm etmek, yaşadığı sıkıntıyı
daha da ağırlaştırabilir. Sorumluluk sahibi olmak, insanın gücünün sınırlarını
da tanımasını gerektirir.
Bu nedenle yaşadığımız bir olay karşısında üç noktayı
birbirinden ayırmak yararlı olacaktır. Öncelikle, olayın meydana gelmesinde
benim hangi davranışımın veya kararımın etkisi olduğunu araştırmalıyım. İkinci
olarak, başkalarının sorumluluğunu ve dış şartların etkisini göz önünde
bulundurmalıyım. Son olarak da geçmişte değiştiremeyeceğim şeylerle bugün
değiştirme imkânına sahip olduklarımı birbirinden ayırmalıyım.
Örneğin insan, geçmişte yaptığı yanlış bir yatırımın
sonucunda maddi kayba uğramış olabilir. Bu durumda kararının yanlışlığını kabul
etmesi, benzer hataları önlemek için bilgi edinmesi ve yeni bir yol belirlemesi
gerekir. Fakat bir dolandırıcının kasıtlı davranışı yüzünden parasını
kaybetmişse, bütün suçu kendisinde araması doğru olmaz. Kendi tedbirlerini
değerlendirebilir; ancak dolandırıcının sorumluluğunu da göz ardı etmemelidir.
Bir insanın hastalığı karşısında da aynı ayrım geçerlidir.
Sağlığını korumak için yapılabilecekleri araştırmak ve gerekli önlemleri almak
insanın sorumluluğudur. Fakat her hastalığın insanın bir hatasından
kaynaklandığını söylemek doğru değildir. Hastalık yaşayan birini, yaşadığı
durumdan dolayı suçlamak yerine ona destek olmak, gerekli yardımı almasını
sağlamak ve elden geleni yapmak gerekir.
Dolayısıyla kendimizi sorgulamak, kendimize haksızlık etmek
değildir. Başımıza gelen her olayın sorumluluğunu üstlenmek zorunda değiliz.
Fakat kendi payımızı görmezden gelerek hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi
düşünmek de doğru değildir. İnsan, kontrol edemediği olayları kabullenmeyi
öğrenirken kontrol edebildiği davranışlar konusunda sorumluluk almalıdır.
Suçlu Aramak mı, Çözüm Aramak mı?
Bir sorunla karşılaştığımızda suçlu aramak çoğu zaman daha kolay gelir.
Çünkü sorumluluğu başka birine yüklediğimizde kendimizi sorgulamak zorunda
kalmayız. Başarısızlığımızın nedenini şartlarda, yaşadığımız sıkıntının
nedenini insanlarda, toplumdaki bozulmanın nedenini yalnızca başkalarının
davranışlarında arayabiliriz. Böylece kendi payımızı görmeden rahatlamış
oluruz.
Elbette gerçekten sorumlu olan kişilerin belirlenmesi ve
yaptıklarının hesabını vermesi önemlidir. Haksızlık yapanı eleştirmek, hakkını
aramak ve adaletin gerçekleşmesini istemek yanlış değildir. Sorun, suçluyu
belirleme çabasının insanın kendi sorumluluğunu görmesine engel olmasıdır. Bir
başkasının hatalı olması, bizim hatalarımızı ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde
bizim bir hata yapmış olmamız da başkasının bize haksızlık etmesini haklı
çıkarmaz.
Kur’an’ın insanı düşünmeye çağıran yaklaşımı, insanın
kendisini her türlü eleştiriden muaf tutmasını değil, gerçeği adaletle
değerlendirmesini gerektirir. Kendi lehimize olduğunda bir ölçü, başkalarının
aleyhine olduğunda başka bir ölçü kullanamayız. Başkasının hatasını
değerlendirirken gösterdiğimiz titizliği kendi davranışlarımızı incelerken de
gösterebilmeliyiz.
Bir tartışmada haksız olduğumuzu fark ettiğimizde bunu kabul
etmek, insanın değerini azaltmaz. Aksine, gerçeği kişisel çıkarlarının önünde
tutabildiğini gösterir. Birine zarar verdiğimizde özür dilemek ve mümkünse
zararı gidermek, sorumluluktan kaçmak yerine onu üstlenmektir. Yanlış bir karar
verdiğimizde aynı yanlışı sürdürmemek, geçmişteki hatanın geleceğimizi
yönetmesine izin vermemektir.
İnsan, her sıkıntının ardından kendisine yalnızca “Bunu kim
yaptı?” diye sormakla yetinmemelidir. “Bu olayın sebepleri neler? Benim burada
bir sorumluluğum var mı? Varsa neyi değiştirebilirim? Başkasının sorumluluğu
varsa adil biçimde nasıl hareket etmeliyim? Aynı sorunun yeniden yaşanmaması
için ne yapabilirim?” sorularını da sormalıdır. Bu sorular, insanı yalnızca
geçmişin hesabını tutan biri olmaktan çıkarıp geleceğini daha bilinçli biçimde
kurmaya yöneltir.
Sonuç: Önce Gerçeği, Sonra Kendi Payımızı Görelim
Başımıza gelenler karşısında kimi suçlayacağımızı düşünürken aceleci
hükümlere varmamak gerekir. Her sıkıntı kendi hatamızın sonucu değildir; her
başarısızlık başkalarının suçu olmadığı gibi her haksızlık da kader diyerek
geçiştirilemez. İnsan bazen kendi yanlışlarının sonuçlarını yaşar, bazen
başkalarının davranışlarından zarar görür, bazen de denetleyemediği olaylarla
karşılaşır. Önemli olan, bu ihtimalleri birbirine karıştırmadan gerçeği
anlamaya çalışmaktır.
Kur’an, insanı kendi sorumluluğundan kaçmamaya, aklını
kullanmaya, yapılan yanlışlardan dönmeye ve yeryüzündeki bozulmalara karşı
duyarlı olmaya çağırır. Bu çağrı, insanın her acıyı kendi suçu sayması için
değil, sorumluluğunu doğru yerde görmesi içindir. Allah’ın adaletine güvenmek,
insanlara yapılan haksızlıkları görmezden gelmek anlamına gelmez. Allah’a
dayanmak, tedbiri terk etmek değildir. Sabırlı olmak, zulme boyun eğmek
değildir. Kendini sorgulamak da her olayda kendini suçlamak değildir.
Asıl mesele, insanın kendisine karşı dürüst olabilmesidir.
Yanlış yaptığında bunu kabul etmek, başkasının haksızlığına uğradığında hakkını
aramak, değiştiremeyeceği bir durumla karşılaştığında kendisini tüketmeden
yoluna devam etmek ve değiştirebileceği şeyler için çaba göstermek gerekir.
Bazen çözüm, davranışlarımızı değiştirmekte; bazen bir yanlışa karşı çıkmakta;
bazen yardım istemekte, bazen de elimizden geleni yaptıktan sonra kontrolümüz
dışında kalan sonucu kabullenmektedir.
Hayatımızdaki her sorunun cevabını hemen bulamayabiliriz.
Fakat sorularımızı doğru sormayı öğrenebiliriz. Başımıza gelenlerin
sorumluluğunu belirlerken ne kendimize haksızlık etmeli ne de başkalarının
sorumluluğunu örtmeliyiz. Gerçeği görmek için aklımızı, doğruyu yanlıştan
ayırmak için vicdanımızı, yolumuzu belirlemek için de Rabb’imizin rehberliğini
esas almalıyız.
Çünkü insanı ileriye taşıyan, yalnızca yaşadıklarından
yakınması veya suçlayacak birini bulması değildir. İnsanı değiştiren,
yaşadıklarından doğru sonuçlar çıkarabilmesi; hatasını kabul edebilmesi ve
bugün yapabileceği doğruyu yarına bırakmamasıdır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com