KUR’AN VE İNSAN İLİŞKİSİ

 KUR’AN VE İNSAN İLİŞKİSİ

İnsan, Allah’ın kendisine gönderdiği kitapla neden arasına mesafe koyar?

Kur’an, insanın nereden geldiğini, neden yaratıldığını, nasıl yaşaması gerektiğini ve hayatını hangi ölçülere göre şekillendirmesi gerektiğini anlatan bir kitaptır. İnsana yalnızca birtakım ibadetler öğretmekle kalmaz; düşünmesini, sorgulamasını, aklını kullanmasını, adaletli davranmasını ve yaptığı seçimlerin sorumluluğunu üstlenmesini de ister. İnsanın kendisini, çevresini ve hayatı anlamlandırabilmesi için önüne bir ölçü koyar. Bu ölçü, insanların zaman içinde oluşturduğu kabuller değil, Allah’ın indirdiği vahyin rehberliğidir.

Ne var ki insanın Kur’an’la ilişkisine baktığımızda önemli bir çelişkiyle karşılaşırız. Allah’ın kitabına inandığını söyleyen pek çok insan, hayatını bu kitabın mesajını öğrenerek şekillendirmek yerine, kendisine anlatılan din anlayışıyla sürdürür. Kur’an’a saygı gösterir, onu evinin en güzel köşesinde saklar, özel günlerde okur, ayetlerini dinler; fakat kitabın kendisine ne söylediğini, hangi davranışları istediğini ve hangi inançları sorgulamasını beklediğini yeterince araştırmaz. Böylece Kur’an, hayatı yönlendiren bir rehber olmaktan çıkarak saygı duyulan, fakat çoğu zaman içeriğine başvurulmayan bir kitaba dönüşür.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Bir insan, Allah’ın kendisine gönderdiğine inandığı bir kitabın anlamını öğrenmeye neden ihtiyaç duymaz? Allah’ın mesajını bilmeden O’nun istediği gibi yaşadığından nasıl emin olabilir?

Bu sorular, yalnızca başkalarına yöneltilmiş eleştiriler değildir. İnsanın önce kendisine sorması gereken sorulardır. Çünkü bir kitaba inanmakla onun rehberliğinde yaşamak aynı şey değildir. İman, yalnızca bir inancı kabul etmekten ibaret kalırsa insan, kabul ettiğini söylediği hakikatle hayatı arasında büyük bir mesafe bırakabilir.

Allah’ın Mesajı İnsanla Nasıl Buluşur?

Allah’ın insanlara rehberlik etmek için vahiy göndermesi, insanın hayatını rastgele seçimlere bırakmadığını gösterir. İnsan akıl sahibidir; iyiyi ve kötüyü değerlendirebilir, sonuçlarını düşünerek karar verebilir. Fakat akıl sahibi olması, her zaman doğru karar vereceği anlamına gelmez. İstekleri, korkuları, çıkarları, alışkanlıkları ve içinde yetiştiği toplumun kabulleri, düşüncelerini etkileyebilir. İnsan bazen kendi çıkarına uygun olanı doğru, alıştığı davranışı doğal, çevresinde yaygın olanı da hakikat sanabilir.

İşte vahyin rehberliği, insanın bu yanılgılar karşısında başvurabileceği bir ölçü sunar. Kur’an, insanın yalnızca neye inanacağını değil, inancını nasıl değerlendireceğini de öğretir. Atalarından devraldığı her düşünceyi sorgusuz kabul etmesini istemez. Bir iddianın doğruluğunu araştırmasını, delile dayanmasını ve bilmediği şeyin peşinden gitmemesini ister.

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.” (İsrâ, 17/36)

Bu uyarı, insanın düşünce ve inanç dünyası için son derece önemlidir. Çünkü insanın bir şeyi uzun zamandır duyması, o şeyin doğru olduğunu göstermez. Bir düşüncenin toplumda yaygın kabul görmesi de onun Allah’ın bildirdiği hakikat olduğu anlamına gelmez. Bir sözün din adına aktarılması, o sözü kendiliğinden vahyin parçası hâline getirmez.

Öyleyse Allah’ın mesajıyla buluşmak, yalnızca Kur’an’ın varlığını kabul etmekle tamamlanmaz. İnsan, neye inandığını ve inancının hangi kaynağa dayandığını da araştırmalıdır. Kur’an’ı anlamak için gösterilen çaba, insanın Allah’a yakınlaşma arayışının önemli bir parçasıdır. Çünkü insan, kendisine bildirilenleri öğrenmeden hangi düşüncesinin vahye, hangisinin insanların yorumlarına dayandığını nasıl ayırt edebilir?

Allah’ın Kitabı Varken İnsan Neden Başka Kaynaklara Yönelir?

İnsan, belirsizlik karşısında güven arar. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığında ne yapacağını bilmek, geleceğe ilişkin kaygılarını azaltmak ve doğru yolda olduğundan emin olmak ister. Bu arayış son derece anlaşılabilir bir durumdur. Ancak insanın güven arayışı, zaman zaman onu kendi düşünme ve araştırma sorumluluğundan uzaklaştırır. Bir başkasının kendisi adına karar vermesini, neye inanması gerektiğini söylemesini ve Allah katında nasıl bir konumda bulunduğunu açıklamasını bekleyebilir.

Dinin insanlarla ilişkili bir alana dönüşmesi de burada başlar. İnsan, Allah’ın mesajını kendisi araştırmak yerine, din konusunda otorite kabul ettiği kişilerin açıklamalarıyla yetinebilir. Zamanla bu açıklamalar, Kur’an’ın önüne geçebilir. Kişi, bir düşüncenin Allah’ın kitabında karşılığı bulunup bulunmadığını araştırmak yerine, onu kimin söylediğine bakarak doğru kabul etmeye başlayabilir.

Oysa bir insanın bilgili olması, din konusunda ileri sürdüğü her görüşün doğru olduğunu göstermez. İyi niyetli olması da yanılmayacağı anlamına gelmez. Geçmişte yaşamış büyük bir âlimin görüşü de günümüzdeki bir din anlatıcısının açıklaması da doğruluğu bakımından araştırılmaya muhtaçtır. İnsanların bilgisine başvurmakla onların sözlerini sorgulanamaz bir otoriteye dönüştürmek arasında önemli bir fark vardır.

Kur’an, insanın başkalarının peşinden düşünmeden gitmesini değil, kendi sorumluluğunun bilincinde olmasını ister. Nitekim ahirette insanların, kendilerine uymalarını sağlayan önderleriyle ilgili sorgulamaları da anlatılır:

“Rabb’imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzâb, 33/67)

Bu ayette anlatılan durum, insanın sorumluluğunu başkalarına devretmesinin doğurabileceği sonucu düşündürür. Bir insanın yanlış yönlendirilmiş olması, onun kendi seçimlerinden bütünüyle sorumsuz olduğu anlamına gelmez. Çünkü insanın görevi, yalnızca birilerine uymak değil, uyduğu yolun doğruluğunu da araştırmaktır.

Burada mesele, geçmişteki bütün din âlimlerini veya din konusunda bilgi veren insanları reddetmek değildir. Mesele, hiçbir insanın sözünü Allah’ın kitabından bağımsız ve sorgulanamaz bir din kaynağı hâline getirmemektir. İnsanların bilgisi, araştırmaya ve değerlendirmeye yardımcı olabilir; fakat Allah adına bir inanç veya hüküm ileri sürüldüğünde bunun vahiydeki dayanağı araştırılmalıdır.

Çünkü din adına konuşan insanın yanılma ihtimali vardır. Kur’an’ın bildirdiği hakikat ile insanlar tarafından yapılan yorumlar birbirine karıştırıldığında ise insan, Allah’ın istediğini yaptığını düşünürken aslında insanların oluşturduğu bir anlayışın peşinden gidiyor olabilir.

Allah’a Yakınlaşmak İçin Aracıya mı, Rehberliğe mi İhtiyaç Var?

İnsanların Allah’a yakınlaşma isteği, dinî hayatın önemli bir yönüdür. İnsan dua eder, bağışlanma diler, yaptığı yanlışlardan dolayı pişmanlık duyar ve doğru yolu bulmak ister. Ancak bu arayış sırasında Allah’a ulaşmak için özel yetkilere sahip kişilere, görünmeyen aracılara veya kendisini Allah ile insan arasında ayrıcalıklı bir konumda gösteren kimselere ihtiyaç duyduğunu düşünmeye başlayabilir.

Oysa Kur’an, Allah’ın insanlara yakınlığını anlatırken insanın kendisini O’ndan uzak ve erişilmesi güç bir konumda görmesine gerek bırakmaz.

“Ben yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm.” (Bakara, 2/186)

Bu ayetin verdiği mesaj açıktır: İnsan, dua etmek ve Rabb’ine yönelmek için başka bir insanın Allah katındaki özel konumuna sığınmak zorunda değildir. Allah’a yönelmek, insanın kendi inancı, niyeti ve sorumluluğuyla ilgilidir.

Elbette insanlar birbirlerine yardım edebilir, bilgi verebilir, yanlışlarını fark etmelerine katkıda bulunabilir ve zor zamanlarında destek olabilir. Bir insanın diğerine yol göstermesiyle Allah ile insan arasında vazgeçilmez bir aracı olarak görülmesi aynı şey değildir. İlki insan ilişkilerinin doğal bir parçasıdır; ikincisi ise dinî bir yetkinin sorgulanmadan kabul edilmesine yol açabilir.

Kur’an’ın rehberliği, insanın Allah’a yaklaşabilmek için başka insanlara bağımlı bir konumda bulunmadığını gösterir. İnsan, Rabb’ine dua edebilir, O’ndan bağışlanma dileyebilir, yaptığı yanlışları kabul edebilir ve hayatını düzeltmek için çaba gösterebilir. Bu sorumluluğu başka birine devredemez.

Burada asıl soru şudur: Allah’ın kendisine yakın olduğunu bildirdiği insan, neden Allah’a yönelirken başka insanların kendisi üzerindeki otoritesini vazgeçilmez görsün?

İnsanların bilgisine saygı duymak başka, onların Allah adına vazgeçilmez yetkilere sahip olduğuna inanmak başkadır. Kur’an’ın insanla kurduğu ilişkiyi anlamak, bu ayrımı doğru yapmayı gerektirir.

İnsan Neden Yaratılmış Olanı Yaratıcının Önüne Geçirir?

İnsan, çoğu zaman kendisini etkileyen, korkutan, sevindiren veya ihtiyaçlarını karşılayan şeylere büyük anlamlar yükler. Para, makam, güç, şöhret, insanlar ve çeşitli semboller zamanla onun hayatında vazgeçilmez hâle gelebilir. Başlangıçta bir araç olarak gördüğü şey, giderek amaç hâline dönüşebilir. İnsan, sahip olduklarını korumak uğruna doğruluktan uzaklaşabilir; kendisine fayda sağlayan bir kişiyi eleştiremez duruma gelebilir veya toplumun değer verdiği bir düşünceyi sorgulamaktan çekinebilir.

Bu durum yalnızca putlara tapınmakla sınırlı değildir. İnsan, herhangi bir varlığa Allah’ın ilahlık niteliğini yakıştırmasa bile, onun sözünü hakikatin üzerinde tutarak kendi iradesini ve ahlaki sorumluluğunu o otoriteye teslim edebilir. Burada her güçlü bağlılığı doğrudan şirk olarak nitelendirmek yerine, insanın bağlılıklarının kararlarını ve inançlarını nasıl etkilediğini dikkatle değerlendirmek gerekir.

Kur’an’ın şirk eleştirisi, Allah’a ait olan ilahlık ve kulluk konumunun başka varlıklara verilmesini hedef alır. İnsanların Allah’tan başka varlıklara yönelmeleri, onlardan medet ummaları veya onları Allah’a ortak koşmaları çeşitli ayetlerde eleştirilir. Bununla birlikte, her yanlış davranışın veya her insana duyulan güvenin aynı hüküm kapsamında değerlendirilmesi doğru değildir. İnançla ilgili meselelerde de Kur’an’ın ortaya koyduğu ayrımları korumak gerekir.

Burada insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru vardır: Hayatımda neye gereğinden fazla değer veriyorum? Hangi düşünceyi sorgulamaktan çekiniyorum? Kimin sözü, doğruluğunu araştırmama gerek kalmadan benim için hükme dönüşüyor?

Bu sorular, insanın yalnızca dış dünyadaki inançlarını değil, kendi iç dünyasını da değerlendirmesine yardımcı olur. Çünkü insan bazen Allah’a inandığını söylerken, günlük hayatındaki seçimlerini başka değerlerin belirlemesine izin verebilir. Söylediğiyle yaşadığı arasındaki farkı görebilmesi için de önce kendi tutumunu dürüstçe incelemesi gerekir.

“İnsan Ne Kadar Nankördür!” Uyarısı Kime Yöneliktir?

Kur’an, insanın kendisine verilen nimetleri unutmasını, yaratılışını göz ardı etmesini ve gerçeğe karşı duyarsızlaşmasını çeşitli ifadelerle eleştirir. Abese suresindeki şu ayet, insanın bu yönünü çarpıcı biçimde ortaya koyar:

“Kahrolası insan! Ne kadar da nankördür!” (Abese, 80/17)

Bu ayet, insanın kendi varlığını ve kendisine sunulan nimetleri düşünmesi için güçlü bir uyarıdır. İnsan, sahip olduğu imkânları çoğu zaman doğal ve kendiliğinden varmış gibi görebilir. Yaşamasını, düşünmesini, öğrenmesini, çevresindeki dünyayı tanımasını ve hayatını sürdürmesini sağlayan şartları yeterince sorgulamayabilir. Kendisine verilenleri hatırlamak yerine, sahip olamadıklarına odaklanabilir.

Ancak ayetin bağlamını da gözden kaçırmamak gerekir. Abese suresinin devamında insanın yaratılışı, kendisine sunulan nimetler ve önündeki sorumluluklar hatırlatılır. Dolayısıyla bu ifadeyi yalnızca başka varlıklara tapınan insanlarla sınırlamak da bütün insanları tek bir davranış üzerinden mahkûm etmek de ayetin mesajını daraltabilir.

Nankörlük, insanın kendisine verilenleri görmezden gelmesiyle ve kendisini var eden gerçeği unutmasıyla ilişkilidir. Bu uyarı, insanın inancını yalnızca sözlerle ifade etmesinin yeterli olmadığını da düşündürür. Allah’a inandığını söyleyen insan, bu inancın hayatındaki karşılığını da değerlendirmelidir. Doğruluğa bağlılığı, adalet anlayışı, başkalarına karşı davranışları ve kendisine verilen imkânları nasıl kullandığı, inancının yaşamına nasıl yansıdığını gösteren alanlardır.

Burada önemli olan, başkalarını nankörlükle suçlamak değil, insanın kendi tutumunu gözden geçirmesidir. Çünkü bir ayeti okuyup onun eleştirdiği davranışı yalnızca başkalarında aramak, ayetin insanı kendi üzerinde düşünmeye çağıran yönünü gözden kaçırmasına neden olabilir.

Kur’an’ı Okumak mı, Anlamak mı, Hayata Taşımak mı?

Kur’an’la ilişki, yalnızca kitabı okumaktan ibaret değildir. Okumak önemlidir; ancak okunan mesajın anlaşılması, üzerinde düşünülmesi ve hayatla ilişkilendirilmesi de gerekir. Bir insan, Kur’an’ı defalarca okuyabilir fakat ayetlerin kendisinden ne istediğini düşünmezse bu okumalar davranışlarında beklenen karşılığı bulmayabilir.

Kur’an, kendisini üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap olarak sunar:

“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.” (Sâd, 38/29)

Bu ayet, Kur’an’la ilişkinin merkezine düşünmeyi yerleştirir. İnsanın yalnızca sesleri takip etmesi değil, anlamı kavramaya çalışması, ayetlerin mesajını değerlendirmesi ve kendisine düşen sorumluluğu görmesi beklenir.

Bir ayeti okumakla onun üzerinde düşünmek arasında, düşünmekle hayatımıza uygulamak arasında da fark vardır. Örneğin insan adaleti anlatan ayetleri okuyabilir; fakat çıkarı söz konusu olduğunda adaletten uzaklaşabilir. Doğruluğun önemini kabul edebilir; fakat kendisini zor durumda bırakacak bir gerçeği gizleyebilir. Başkalarının haklarını gözetmesi gerektiğini bilebilir; ancak kendi menfaati için bu ölçüyü göz ardı edebilir.

Böyle durumlarda sorun, insanın doğruyu hiç duymamış olması değildir. Sorun, bildiği doğruyu kendi davranışları için de ölçü kabul edememesidir.

Kur’an’la gerçek bir ilişki kurmak, insanın önce başkalarının yanlışlarını aramasından değil, kendi hayatını vahyin ölçüleri karşısında değerlendirmesinden geçer. İnsan, bir ayetin ne anlama geldiğini araştırırken yalnızca kendisine uygun gelen yorumla yetinmemeli; ayetin bağlamını, Kur’an’ın bütünüyle ilişkisini ve kendi çıkarlarından bağımsız olarak ne söylediğini anlamaya çalışmalıdır.

Böyle bir yaklaşım, insanı hazır cevaplara bağımlı olmaktan kurtarır. Her sorunun cevabını bildiğini düşünmek yerine araştırmayı, yanılabileceğini kabul etmeyi ve gerektiğinde düşüncesini düzeltmeyi öğretir. Çünkü vahyin rehberliğinden yararlanmak, insanın kendi düşüncesini mutlak doğru kabul etmemesini de gerektirir.

Allah’a Yakınlık, Sözden Çok Sorumlulukla İlgilidir

İnsan, Allah’a yakın olmak istediğini sık sık dile getirebilir. Dua edebilir, ibadet edebilir ve inancını başkalarına anlatabilir. Ancak Allah’a yakınlık arayışını yalnızca sözlere ve belirli davranışlara indirgemek, bu ilişkinin ahlaki boyutunu gözden kaçırmasına neden olabilir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu insan anlayışında sorumluluk önemli bir yere sahiptir. İnsan yaptığı seçimlerden, benimsediği inançlardan ve davranışlarının sonuçlarından sorumludur. Bu nedenle Allah’a yönelmek, yalnızca kendisi için iyilik istemek değil, yanlışlarını fark etmek ve onları düzeltmek için çaba göstermek anlamına da gelir.

İnsan başkalarına haksızlık ederken, gerçeği bile bile çarpıtırken veya kendi çıkarını adaletin önüne koyarken yalnızca dinî ifadeler kullanmakla bu çelişkiyi ortadan kaldıramaz. İyi niyet, davranışların sonuçlarını düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bir insanın dinî görünümü de onun her davranışının doğru olduğunu kanıtlamaz.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ibadetlerle ahlakı birbirinin karşısına koymak değildir. Mesele, dinî hayatın bir yönünü yerine getirmenin diğer sorumlulukları önemsiz hâle getirdiğini düşünmemektir. İnsan, inancının bütün hayatına nasıl yansıdığını sorgulamalıdır. Söylediğiyle yaptığı arasındaki uyumu aramalı, yanlışını fark ettiğinde onu savunmak yerine düzeltmeye yönelmelidir.

Kur’an’la insan arasındaki ilişki, böyle bir sorumluluk bilinciyle anlam kazanır. İnsan, Allah’ın kendisine bildirdiği ölçüleri öğrenmeye çalışır; öğrendiklerini kendi hayatında uygular ve yanıldığında yeniden düşünür. Bu süreçte hiçbir insanın kusursuz olduğunu varsaymaz, kendisini de başkalarını da sorgulanamaz bir konuma yerleştirmez.

Çünkü Allah’a yönelmek, insanın kendisini hatasız ilan etmesi değil, hatalarıyla yüzleşebilecek bir dürüstlüğe ulaşmasıdır.

Sonuç: Kur’an İnsanla Arasındaki Mesafeyi Nasıl Kapatır?

Kur’an ile insan arasındaki mesafe, her zaman kitabın insandan uzak olmasından kaynaklanmaz. Bazen insan, kendisine sunulan rehberliğin anlamını öğrenmek için yeterince çaba göstermediğinden bu mesafe büyür. Bazen alışkanlıklarını sorgulamak istemez; bazen çevresinden devraldığı düşünceleri araştırmadan benimser; bazen de doğru bildiği şeyin yanlış olabileceği ihtimalini kabul etmekte zorlanır.

İnsan, inandığı kitabın anlamını öğrenmeden, din adına duyduğu her sözün kaynağını araştırmadan ve kendi davranışlarını bu kitabın ölçüleriyle değerlendirmeden dinî hayatını sürdürdüğünde, inancıyla vahiy arasındaki ilişki zayıflar. Böylece Kur’an’a inandığını düşünürken, gerçekte Kur’an’ın ne söylediğini yeterince bilmediği bir din anlayışını benimsemiş olabilir.

Bu nedenle insanın kendisine yönelteceği en önemli sorulardan biri şudur: İnandığım dinin kaynağını gerçekten araştırdım mı, yoksa bana öğretilenleri doğru kabul etmekle mi yetindim?

Bu soruya verilecek dürüst bir cevap, insanın kendisiyle ve inancıyla ilişkisini yeniden değerlendirmesine yardımcı olabilir. Burada amaç, geçmişte öğrenilen her şeyi reddetmek veya başkalarının bilgisinden yararlanmamak değildir. Amaç, din adına benimsenen düşüncelerin doğruluğunu araştırmak, vahyin bildirdikleriyle insanların yorumlarını birbirinden ayırmak ve hiçbir insanın sözünü sorgulanamaz hâle getirmemektir.

Kur’an’ın rehberliği, insanın aklını devre dışı bırakmasını değil, onu sorumluluk bilinciyle kullanmasını ister. İnsan, kendisine bildirilenleri anlamaya çalışmalı, üzerinde düşünmeli, hayatına uygulamalı ve gerektiğinde kendi düşüncelerini yeniden değerlendirmelidir. Böylece inanç, yalnızca dile getirilen bir kabul olmaktan çıkar; insanın düşüncesini, davranışlarını ve başkalarıyla ilişkilerini etkileyen bir sorumluluğa dönüşür.

Allah’ın kitabıyla kurulan ilişki, başkalarının neye inandığını izlemekten önce insanın kendi inancını araştırmasıyla derinleşir. Çünkü insanın Allah’a karşı sorumluluğunu başka birine devretmesi mümkün değildir. Başkaları yol gösterebilir, bilgi verebilir ve düşünmeye yardımcı olabilir; fakat insanın kendi inancını araştırma ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenme görevi kendisine aittir.

Kur’an’ı anlamaya yönelen insan, yalnızca Allah hakkında bilgi edinmeye çalışmaz; kendi zaaflarını, yanılgılarını, beklentilerini ve sorumluluklarını da daha açık görmeye başlar. Böyle bir arayış, insanın kendisini başkalarından üstün görmesine değil, hakikat karşısında daha dikkatli ve mütevazı olmasına katkıda bulunur.

Sonuçta asıl mesele, Kur’an’ın hayatımızda bulunup bulunmaması değil, onun rehberliğinin hayatımızda ne kadar yer tuttuğudur. Bir kitabı Allah’ın kelamı olarak kabul etmek, onun mesajını öğrenme ve yaşama sorumluluğunu da beraberinde getirir. Bu sorumluluk, insanın kendi inancını sürekli gözden geçirmesini, doğruluğu araştırmasını ve hayatını bildiği hakikatlerle uyumlu hâle getirmeye çalışmasını gerektirir.

Kur’an’a inanmak, onun anlamını öğrenme çabasıyla; onu anlamak ise hayatımızı onun gösterdiği ölçüler doğrultusunda gözden geçirmekle tamamlanır. İnsan bu ilişkiyi ne kadar bilinçli kurarsa, inandığı dinle yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi kapatmak için de o kadar sağlam bir adım atmış olur. Doğrusunu Allah bilir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

  KUR’AN VE İNSAN İLİŞKİSİ İnsan, Allah’ın kendisine gönderdiği kitapla neden arasına mesafe koyar? Kur’an, insanın nereden geldiğini, n...