ÖLÜYE VERİLEN KOPYA

 ÖLÜYE VERİLEN KOPYA

Cenaze defnedilir. Toprak atılır, dualar edilir. İnsanlar taziye için yavaş yavaş mezarın başından uzaklaşır. Herkes görevini yapmış olmanın huzuruyla evine doğru giderken, mezarın başında bambaşka bir sahne başlar.

Hoca, sanki birazdan önemli bir sınav yapılacakmış gibi ölen kişinin başına geçer ve ona bazı soruların cevaplarını hatırlatmaya başlar. Adeta cenaze töreninin sonunda “son dakika kopyası” verilmektedir.

“Rabbin kim? Dinin ne? Nebin kim?” gibi soruların cevapları ölünün kulağına söylenir. Üstelik cevaplar Arapçadır.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Ölen kişi Arapça bilmiyorsa ne olacak? Kopya Arapça verilmiş. Sınav Türkçe mi, Arapça mı belli değil! Bizim deyimimizle, Arapça bilmiyorsa yandı keten helva!

Bir an için ölünün Arapça bildiğini kabul edelim. Bu defa başka sorular ortaya çıkıyor. Rivayete göre mezarda ölüyü sorgulayacak iki melek vardır. Öyleyse onlar da oradadır. Hoca soruların cevaplarını ölünün kulağına fısıldarken, melekler bu konuşmayı duymuyor mu? Yoksa onlar da “Bu cevapları biz duymayalım, sınavın heyecanı kaçmasın” diye biraz uzak mı duruyorlar?

Üstelik burada daha büyük bir soru var.

Bütün bu anlatımın merkezine insanın aklını koyduğumuzda, gözden kaçan çok daha önemli bir gerçek ortaya çıkıyor: Allah, insana şah damarından daha yakındır.
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kaf, 50/16)
Allah insanın içinden geçeni, söylemediğini, hatta kendi kendine fısıldadığını bile bilmektedir. Böyle bir Allah tasavvurunda, insanın ölümünden sonra mezarın başında birilerinin ona cevap ezberletmesine neden ihtiyaç olsun?

Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Mesele yalnızca telkinin yapılıp yapılmaması değildir. Mesele, Allah’ın insanla ilişkisini nasıl tasavvur ettiğimizdir.

Sanki Allah, kulunun neye inandığını bilmiyormuş; sanki kulun vereceği cevabı öğrenebilmesi için dışarıdan birinin ona cevapları öğretmesi gerekiyormuş gibi bir tablo ortaya çıkmaktadır. Oysa Kur’an’ın anlattığı Allah tasavvurunda böyle bir ihtiyaç yoktur.

Allah insanın yaptıklarını da bilir, söylediklerini de bilir, kalbinden geçirdiklerini de bilir.
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.”
(Bakara, 2/284)
Öyleyse insanın ölümünden sonra mezarın başında ona cevap öğretmek nasıl bir ihtiyaçtan doğmaktadır?

Daha da önemlisi, insanın dünya hayatındaki imanını, ahlakını ve amellerini birkaç cümlelik bir ezberle değiştirmek mümkün müdür?

Diyelim ki kişi hayatı boyunca Allah’ı gerektiği gibi tanımadı. İnsanlara haksızlık etti, emanete riayet etmedi, kibirlendi, yalan söyledi, zulmetti, kötülük yaptı. Fakat öldükten sonra mezarın başında biri geldi ve ona:

“Rabbin Allah, dinin İslam, Nebin Muhammed…” diye cevapları hatırlattı. Şimdi bütün mesele çözülmüş mü oluyor? İnsanın dünya hayatındaki tercihleri bir tarafa bırakılıp, ölümünden sonra birkaç cümlelik bir telkinle imtihanın sonucu değiştirilebilir mi?

Kur’an’ın anlattığı insan anlayışında böyle bir kolaycılık görülmez. İnsan, ne söylediğinden önce ne yaptığıyla ve neyi tercih ettiyse onunla karşılaşır.
“İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Burada başka bir çelişki daha ortaya çıkıyor. Telkinin mantığı, ölen kişiye cevapları hatırlatmak üzerine kuruluyorsa, neden bu cevapların daha hayattayken öğretilmesi yeterli görülmemektedir? İnsan henüz dünyadayken Allah’ı tanıyabilecek, düşünebilecek, sorgulayabilecek, tercih yapabilecek durumdadır. Asıl anlamlı olan da budur.

Ölümden sonra insanın artık tercih yapma imkânı kalmamıştır.

Bu yüzden Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloya baktığımızda, insanın hayat boyunca yaptığı tercihler önem kazanır. Ölümden sonra mezarın başında verilen bir “kopya” değil, hayat boyunca ortaya konulan gerçekler belirleyicidir.

Üstelik telkin uygulamasında çok dikkat çekici bir durum daha vardır. Ölünün duyduğu kabul ediliyor. Meleklerin sorgulayacağı kabul ediliyor. Hoca da ölünün duyacağı düşüncesiyle cevapları ona aktarıyor.

Peki, bütün bunların arasında Allah nerede?

Hâlbuki Allah’ın bilgisi ne mezarla sınırlıdır ne de insanın duyabildiği sözlerle. Allah için mezarın içinde olmakla dışında olmak arasında bir uzaklık söz konusu değildir. İnsan daha dünyadayken onunla beraberdir; öldüğünde de yaptıklarından haberdardır.
“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”
(Hadîd, 57/4)
Dolayısıyla burada asıl sorgulanması gereken, “Hoca telkin verir mi, vermez mi?” sorusundan daha büyüktür.

Asıl soru şudur:
Allah’ın bilmediği bir şeyi kula öğretmeye mi çalışıyoruz?
Eğer cevap hayır ise, o zaman mezarın başında verilen kopyanın ne işe yaradığı sorusu kendiliğinden ortaya çıkar.

Belki de bu uygulamanın en düşündürücü tarafı budur. İnsan, Allah’ın insanı her yönüyle bildiğini söylerken bir taraftan da ölümden sonra kula cevap ezberletmeye çalışmaktadır. Böylece Allah’ın bilgisi sanki mezarın başındaki telkine ihtiyaç duyuyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır.

Oysa Allah’ın bilgisi için ne hocaya ihtiyaç vardır ne telkine ne de cevap kâğıdına.

İnsan daha ağzını açmadan Allah onun söyleyeceğini bilir. İnsan kendi içinde bir düşünceyi henüz kelimelere dökmeden Allah onu bilir. İnsan bir iyiliği veya kötülüğü kimse görmeden yaptığında Allah onu görür.
“O, gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediğini bilir.”
(Mü’min, 40/19)
Böyle bir Allah’ın karşısında, ölümden sonra verilen kopyanın anlamı gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir.

Üstelik burada mizahi görünen ayrıntılar, aslında ciddi bir din anlayışı problemini göstermektedir. Arapça bilmeyen ölünün Arapça cevapları nasıl vereceği, meleklerin neden sadece ölüyü sorgulayıp mezarın başındaki telkini dikkate almadığı gibi sorular bir yana; bütün bunların ötesinde, insanın Allah ile ilişkisini araya başka unsurlar koymadan düşünmek gerekir.

Kur’an’ın anlattığı Allah, insanın kendisine ulaşabilmesi için mezarın başında bir tercümana veya cevap öğretmenine ihtiyaç duyduğu bir Allah değildir.

Allah zaten yakındır. Hem de insanın şah damarından daha yakın.

Bu nedenle insanın ölümünden sonra mezarın başında verilen telkin üzerinde düşünürken, belki de ilk yapılması gereken şey ölüye cevap öğretmek değil, hayattakilerin kendilerine şu soruyu sormasıdır: Biz bu cevapları gerçekten biliyor muyuz, yoksa sadece ezberliyor muyuz?

Çünkü mesele, ölümden sonra doğru cevabı söyleyebilmekten önce, hayattayken o cevabın gereğini yerine getirip getirmemektir.

Mezarın başında verilen kopya birkaç dakikada bitebilir. Fakat insanın dünya hayatında yaptığı tercihler, birkaç dakikalık bir telkinle ortadan kalkmaz. Belki de bu yüzden asıl telkin ölünün kulağına değil, hayattaki insanın kalbine verilmelidir.

Çünkü sınav devam ederken verilen öğüt anlamlıdır. Sınav bittikten sonra cevapları fısıldamanın ne kadar anlamlı olduğu ise ayrıca düşünülmelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

  HAC SADECE BİR İBADET YOLCULUĞU MUYDU? Hac denildiğinde zihnimizde çoğu zaman belirli ibadetlerin art arda yapıldığı bir yolculuk canlan...