KATIKLI DİNDEN KATIKSIZ MÜSLÜMANLIĞA...

         Katkıları atıp saf, tertemiz çıkmak o kadar zor ki… Belirli bir yaşa gelmişiz, atamızdan, babamızdan, dedemizden, hocamızdan, televizyonda anlatılan masallardan hala dinimizi öğrenip yaşıyoruz. Yüce Allah kitabını göndermiş mesajlarına bakmıyor, okumuyoruz. Okuyan da anlamadığı dilden okuyor. Kulaktan ne duymuşsak; ondan bundan alıntılarla dinimizi yaşamıyor, yaşadığımızı sanıyoruz. Hayatımızın en önemli kararında başkalarının esiri olmuşuz. Teslim olmuşuz onlara…

Ben bilmem o bilir… Affedersiniz aynen koyun gibi… Başta ki koyun kendisinin uçuruma atsa; bütün sürü peşinden gider. Kulaktan duyduklarımız veya peşinden gittiklerimiz kaza ile veya bile bile yanlış yoldaysa ne olacak? Bizi Allah’tan başka koruyup kurtaracak hiçbir varlık yoktur. Öyleyse Allah’ın mesajlarına kulak vermeliyiz.

Elhamdülillah Müslümanız…
Düşünüyorum da Hristiyan anadan babadan olsaydık, bizler Müslüman olur muyduk? Ben şahsi geçmişimi ölçüyorum, tartıyorum kesin Hristiyan’dım. Benim atam; Şintoist, Jainist, Bahai, Musevi, Budist, Hinbu hangi dine mensupsa ben de o dine mensup olurdum. Dini yaşantınızı gözden geçirin ve siz de düşünün “Ben Müslüman olabilir miydim? Diye… Yahudi anadan babadan doğan ve direksiyonunu başkasına teslim eden bir kişi, Müslümanlığa dönüş yapabilir mi?
Yukarıdaki din gruplarından herhangi birisine sorsanız “cennet bizim, siz yanlış yoldasınız” derler. Her biri cennete talip. Önce yaşadığımız dini sorgulamalıyız. Yoksa güme gidebiliriz. Önce bize atamızdan miras gelen din doğru mu onu araştırmalıyız. Dinimizin doğruluğundan eminsek; bu defa dinimi doğru mu yaşıyorum diye sorgulayalım. Bakın Nebi Musa Allah’ın varlığını nasıl sorguluyor.
Araf 143. Ayet:
Ve Musa belirlediğimiz vakitte, belirlediğimiz yere (Sina Dağına) varınca, Rabbi onunla konuştu. (Musa da:) "Ey Rabbim" dedi, "göster bana (Kendini) ki seni göreyim!" (Allah): "Beni asla göremezsin. Ama yine de (istersen) şu dağa bir bak; eğer o öylece yerinde kalırsa, o zaman, ancak o zaman, beni görebilirsin!" Ve Rabbi şavkını dağa gösterir göstermez onu toza toprağa çevirdi; ve Musa da bayılıp düştü; uyanıp kendine geldiği zaman "Ne sınırsız bir yücelik seninki? Pişmanlık içinde sana sığınıyorum; ve (bundan böyle daima) inanların ilki olacağım!"

Yüce Allah’ımız kendisinin bile sorgulanmasına karşı çıkmıyor. “Sen kimsin de beni sorguluyorsun.” Da diyebilirdi. Demedi. Birliğinden, tekliğinden, eşsizliğinden, her şeyden münezzeh oluşundan o kadar emin ki yarattığının kendisini sorgulamasına müsaade ediyor. Nebi İbrahim’de Allah’tan ölüleri nasıl dirilteceğini göstermesini istemiştir. (2:260) Biz de her şeyi sorgulamalıyız. Kur’an’da çelişki var mı? Gerçekten Allah’ın vahyi mi? Kalbimiz mutmain olsun ki Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım. Birkaç defa okuyup da “A bak çelişki buldum.” Derseniz. Kur’an’ı birkaç defa daha okuyun. “Okudum da çelişki buldum” diyenlerin tamamı uydurulmuş dinin etkisine kalmışlardır. Gerekirse Daha iyi bilenden yardım isteyin.
Nisa 82. Ayet:
Onlar bu Kuranı hiç anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o, Allahtan başka birinden gelmiş olsaydı onda mutlaka birçok (tutarsızlık ve) çelişkiler bulurlardı!


Nebi Âdem’den günümüze tek din İslam’dır. (3/19) Diğer dinler, insanların ya İslam dinini yozlaştırmasıyla veya yine insanlar tarafından ortaya çıkarılmış oluşumlardır. İslam dini dışında ki oluşumları sorgulayamazsınız. Çünkü sorguladığınız da içi boş veya arkasından şirk çıkar.

Günümüzde de herkes atasının dinine devam ediyor. Nebi Muhammed döneminde de böyle olmadı mı? Mekkeli müşrikler Allah’ın birliğine inanıyorlardı. Tek problemleri Allah’a daha iyi yaklaştırsın diye araya aracı koymalarıdır. (29/61), (29/63), (39/3), (23/84-90)

Dünya malında bile kararımızı vermeden önce, yüz kere araştırırız, inceleriz istişare ederiz. Düşünürüz, aklımızı kullanır ve karar veririz. Dünya “Bir gün veya daha az süre kaldık” (23/113) diyeceğimiz mekândır. Bu kadar kısa süredeki yaşam; düşünmeye, aklını kullanmaya değiyor da, ebedi hayata neden değmiyor… Ebedi cenneti elimizin tersiyle itiyoruz.  Ebedi cehenneme talip olmayacağımızın garantörü kim? İşte bu garantör bizzat kendimiz olmalıyız. Kimseye bu yetkiyi vermemeliyiz.

Bakara 81, 82. Ayet:
Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.  (2/25), (3/116), (5/85), (6/128), (9/68), (11/107)

Ebedi cehennemden paçayı kurtarabilmek için bize indirilene tabi olmalıyız.

Yüce Allah kitabında defalarca “Aklınızı kullanın”, “Aklınızı kullanmaz mısınız?”, “Aklını kullanmayana pislik yağdıracağım.” (10/100) diyor. Öyleyse kararlarımızı Allah’ın kitabını okuyup, düşünüp, aklımızı kullanarak anladıklarımızı hayatımıza taşımalıyız.


Dinimize paralel katıkları atmamız, tertemiz olmamız gerekiyor ki, dinimizi yaşayabilelim. Aksi halde Kur’an’ı anlamamız zor. Zihinsel temizliği yapmayanlar, abdest alarak temizlendiğini düşünüyorlar. Bu defa kafasındaki Kur’an dışı bilgilerini Kur’an’a uyarlamaya kalkıyorlar. O da olamadı Kur’an’a paralel kitaplardaki bilgilerle Kur’an bilgilerini nesh ediyorlar. Yani o ayetin hükmünü kaldırıyorlar. Nebi Muhammed’in bile yapamadığını, yapamayacağını; maalesef Nebi’nin ağzına yakıştırmak suretiyle Nebi Muhammed’in ölümünden 200-250 yıl sonra yapıyorlar. Nebi Muhammed’e iftira atıyorlar. Allah onları ıslah etsin.

Yunus 15. Ayet:
Ve (hal böyleyken:) ne zaman ayetlerimiz bütün açıklığıyla kendilerine okunup ulaştırılsa, o Bizim huzurumuza çıkacaklarına inanası gelmeyen kimseler, "Bize bundan başka bir söylem/bir öğreti getir; ya da bunu değiştir" diyecek olurlar. (Ey Muhammed) de ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem olacak şey değil; ben ancak bana vahyedilene uyarım. Bakın, (bu konuda) Rabbime baş kaldıracak olursam, dehşet veren o (Büyük) Gün (gelip çattığında) azabın (beni bulmasın)dan korkarım!"

 

Yüce Allah’ın insanlara iki seçenek sunmuştur. Birincisi takva yolu, ikincisi de fısk, fücur yoludur. Seçtiğimiz yolda bizi serbest bırakmıştır. İsteyen istediği yolda gidebilecektir. Ta ki ahrete kadar…
Fatır 45. Ayet: Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.

 

Yüce Allah’ın Vakıa 78-82. Ayette, Kur’an’a temiz olanlarının yaklaşmasını buyuruyor. Bunu da “Abdestsiz Kur’an’a dokunulmaz” demişlerdir. Biz Kur’an’a ne kadar az yaklaşırsak onlar için o kadar iyidir. Biliyorlar, Kur’an’ı anlamaya başladığımızda artık bizi din konusunda kimse aldatamaz. Herkes Kur’an’ı anladığı dilden okusa malum kişilerin etrafında kimse kalmaz.

Birlikte düşünelim: Bir gayrimüslim merak etti ve Kur’an’ı okumak istiyor. Abdest alacaksa bile o bilgiyi öğrenebilmesi için Kur’an’ı eline alması gerekmez mi? Elinde eldiven varsa problem yok, ama çıplak el değmeyecek. Neden?

Vakıa 78, 79. Ayet:
sağlam korunan ilahi kelam içinde (insana tebliğ edilmiş)tir ki ona ancak (kalben) temiz olanlar dokunabilir:


Yüce Allah’ın “temiz” demesini ruhen temizlik olarak anlamalıyız.

Aksi halde hafız olmuş kişilere bile abdest almadan dokunmamamız gerekir.
Bir tarihte vaaz hocasına “Cep telefonuma Kur’an’ı indirebilir miyim?” diye sormuştum. Problem olmayacağını söyledi. Cebimde Kur’an taşımamda, elime alıp abdestsiz okumamda problem yokmuş. İnanılır gibi değil… Hatırlıyorum da Kur’an dersi aldığım zamanlarda, hoca her gün bana gelirdi. Bir gelişinde “Abdestin var mı?” diye sordu. “yok” Dedim. Hoca “Tamam gel oku. Sayfaları ben çeviririm.” Dedi. Acele işi varmış.
Canım kardeşlerim, burada bir şeyler oluyor. Kur’an’ı okuyoruz. Problem yok. Kur’an’a elimizi dokunamıyoruz… Bir yayınevi de Kur’an’ın dışına jelatin kaplamış, “Bizim Kur’an’a abdestsiz dokunabilirsiniz” diye reklam yapıyor. İşte biz bu yaşanılanlara din diyoruz. Matbaaya gelmeden önce o ağaç ne aşamalardan geçiyor, Matbaada yerlerde, kaç abdestsiz kişinin elinden geçiyor…

Bilmeden çok büyük hata yapıyoruz. O da Kur’an’ın içini boşaltmak, işlevini yok etmektir. Yüce Allah’ın 6236 mesajına yüz çevirmektir. Bunları önemsizleştirip; ağacı, mürekkebi kutsallaştırıyoruz. Hâlbuki kutsal olan Kur’an’ın içeriğidir. Bizim O’na verdiğimiz değer; kolay ulaşamayacağımız evin en yüksek köşesinde saklamak, abdestsiz dokunmamak ve anlamadığımız dilde okumaktır.
Kur’an’da namaz dışında abdestle ilgili bir tek ayet yok. Abdest yalnız namaz için gereklidir.

Kısacası kardeşlerim, Kur’an her an yanı başımızda, elimizin altında olmalı. Her an açık bakabileceğimiz konumda olmalı ki, Yüce Allah’ın mesajına kulak verebilelim. Yaşamımızı ona göre idame ettirebilelim. Korkmayalım Kur’an çarpmaz. Asıl Kur’an çarpıklıkları düzeltir.

Dünya yaşamında Nebi Muhammed’e büyücü, deli, şair dediler. Varsın size de Kur’an sapığı desinler.

Nebi Muhammed öncesinde İslam’ı Allah’ın kitaplarındaki tahrifatla yozlaştırmışlardır. Şu an da paralel kitaplarla yozlaştırıyorlar. Fark var mı? Günümüzde Kur’an-ı Kerim sapasağlam tertemiz duruyor. “ Siz okumayın, anlamazsınız bize soracaksınız.” diyorlar. Bizim de canımıza minnet, okumuyoruz…

Yüce Rabb’imiz Kur’an’ı Kerim için, “Ayetlerinin açıklamasını detaylı, eksiksiz, ayrıntılı şekilde kendisinin yaptığını buyuruyor. Hiçbir eksik bırakmadığını, en güzel biçimde tamamladığını da söylüyor. Böyle olunca bize düşün iş Allah’ın “apaçık” dediği Kur’an’ını anladığımız dilde okumak ve hayatımıza taşımaktır. Kur’an’ı okudukça göreceksiniz o mübarek kitap, size ilave okumanız gereken kitapları da söyleyecektir.

Apaçık ayetler indirdik. (2/99), (10/15), (12/1), ( 15/1), (19/73), (22/16), (22/72), (24/1), (24/34), (24/46), (27/1), (28/2), ( 29/49), (36/69), (43/2), (44/2), (46/7), (57/9), (58/5), (65/11)
Hiçbir eksik bırakmadık. (6/38),
Detaylı olarak açıkladık. (6/97, 98), (6/114),  (6/119), (6/126),
(6/154),  (7/32), (7/52), (10/37), (11/1), (12/111), (13/2), (30/28)

Ayrıntısıyla açıkladık. (17/12)
Kolaylaştırdık. (19/97), (44/58), (54/17, 22, 32, 40)

En güzel biçimde tamamlanmış. (6/154)
İndiren ve koruyucu Yüce Allah’tır. (15/9)

Allah rızası için O’nun Kur’an’ını okuyalım. Okuduğumuzla yaşayalım…


Facebook sayfamda önceleri herkes gibi paylaşımlar yapıyordum. Herkes gibi derken, insanları imrendirici paylaşım yapmamaya özen gösterirdim. Bu paylaşımlar zamanında bir hareket, canlılık vardı. Onlar sizin paylaşımınızı beğenir veya yorum yaparlar. Siz de onlara… Sonra, tanımadığım fakat arkadaşlık isteyenleri ekledim. Ayrıca listeme yeni benim istediğim arkadaşları da davet ettim. Arkadaş sayısını çoğalttım. Sonra dinimiz dışı paylaşım yapmamaya başladım. Genellikle de Yüce Allah’ın mesajlarını paylaştım. Sanki sayfaya ölü toprağı serpilmiş gibi oldu. Sayfada ki o canlılığın bittiğini hissettim. “Paylaştıklarım görünmüyor” diye düşündüğüm bile oldu. Arkadaşlarda tepki sıfıra yakın. Sonra 23 Nisan da torunum şiir ezberlemiş. Ben de çok beğendim. Değişiklik olsun, yayınlayayım dedim. Yayınladım ve anladım ki herkes paylaşımlarımı görüyor. İçimi buruk bir sevinç kapladı. Paylaşımlarımı görüyorlardı.  Ben de karıncanın ateşi söndürmek üzere su taşıması gibi “devam” kararı verdim. Allah nasip ederse ölene kadar da devam edeceğim. Bir kişiyi bile Yüce Allah’ın mesajlarıyla etkileyebilirsem ne mutlu bana…

 

Geçmişimde bütün cemaatlere, tarikatlara sıcak bakardım. Çok cemaatin sohbetinde bulundum. Gittiğim herhangi bir cemaatin mensupları, diğer cemaatin yol ve yöntemlerini beğenmedikleri gibi onları tenkit ederlerdi. Ben karşı çıkardım. “Her cemaat farklı bir yol seçmiş, ama buluşma noktası aynı” derdim. Kendimce dindar olduğunu sanırdım. Yaşadığımın farklı şeyler olduğunu bilemedim. Allah’ın yolunun yasasının tek olduğunu düşünemezdim.
Ahzap 62. Ayet:
Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın kanununda asla değişme bulamazsın.


Üç sene üst üste Kur’an’ı tecvitle okumayı öğrenmek adına yakınımdaki camiye gittim. Ayrıca her gün iş yerime ders vermeye bir hoca gelirdi. Bir de nameli okuduğum zaman tüylerim diken diken oluyordu. Arkasından da “Sadakallahul-Azim” dediğimde keyfime diyecek olmuyordu. Bir gün Kur’an’ı öğreten hocaya “Sadakallahul-Azim’ in anlamı nedir?” diye sordum. Cevap:  “Azim olan Allah ne güzel ne doğru söyledi…” Bu cevap karşısında bile kafamda şimşekler çakmalıydı; ama hiçbir etki yapmadı. “Acaba Yüce Allah’ım ne söyledi!” diye heyecanla Kur’an ele alınmaz mı? Alınmıyor işte. Beynimiz o kadar yıkanmış ki, aklımıza bile gelmez. Gelmedi de. Nasıl olsa başkaları Allah’ın sözlerini bize açıklıyor. Ya o kişi yanlış biliyorsa? Olur mu canım, hocadan daha mı iyi bileceksin? İşte böyle… Böyle de, kimse Kur’an’dan hüküm okumuyor ki, okuyan da bir ayet, on rivayet… Hayrını görün…

Her sene mukabelelere katılıyor, iki-üç hatim yapıyordum. Yaptığım hatimleri de ölmüşlerime gönderiyordum. 
Özür dilerim. Bir şeyi atladım. Benim Kur’an okumayı öğrenmemin en önemli sebebi Anne’m ve Baba’mın yaşlanmasıydı. Allah herkesin anne ve babalarına hayırlı uzun ömür versin. Emelim arkalarından Kur’an okuyup, Yasin okuyup göndermekti. O zaman ayetlerin manasından haberim yoktu ki… Bilmiyordum. Bu ayetlerin içeriğinden zerre kadar haberim yoktu.
Yasin 70. Ayet:
(Kur'an,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kâfirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
Fatır 22. Ayet:
Diriler ile ölüler de bir olmaz. Allah, dilediğine işittirir. Sen, kabirde bulunanlara işittirecek değilsin.

Herkes Dünya’dan göçünde boynunda amel defteriyle gidecek. Başkasının ölmüşe sevap pompalayamayacağını, sonradan Kur’an’dan öğrendim. Yüce Rabbim kâinatta yarattığı her şeyi emrimize verdiği gibi, akıl vermiş, düşünme yeteneği, vermiş.

Birlikte düşünelim: Siz çok zenginsiniz. Ben kimsesiz, açlık sınırında muhtaç birisiyim.  Allah hayırlı ve uzun ömür versin. Siz de, ben de Hakk’ın rahmetine kavuştuk. Siz vasiyetinizi önceden hazırladınız. “Şu servetimin geliriyle 7/24 Kur’an okutulacak ve sevabı bana gönderilecek.” Ben kiramı ödersem yemeye para kalmıyor. Yersem de ev sahibi kapımda. Benim vasiyet bırakacak kimsem yok, mal varlığım da yok. Böyle bir sevap gönderme operasyonu olsa adaletli olur mu?
Enbiya 47. Ayet: 
Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.


Ölüm gelip çattığı ana kadar, yaptıklarımız ne ise; iyi veya kötü sadece onları götürebiliyoruz.

Biz öldükten sonra kimsenin bize faydası olmaz. Doğru olan sadece Dünya’da alınacak sevaplardır. “Hani Dünya’da kalıcı hayırlı işler için amel defteri kapanmıyordu” diye mırıldananlarınız vardır. Dünya’da yaptırdığımız çeşme, yol, yetiştirdiğimiz hayırlı evlat vb. hayır hasenatınızın ne kadar Dünya’da kalacağını, ne kadar kişinin yararlanacağını, tek bilen Yüce Allah’tır. Bunları da amel defterine ilave edip, defterimizi kapatacaktır diye düşünüyorum. Harici tüm sevap, girişlere kapalıdır. Ölmüşlerinize dua edebilirsiniz. Fakat ölmüşünüzün sevap hanesine ilave yapamazsınız. O sevap sizindir.

Ölüm anında bile, tövbe edenin tövbesini kabul etmeyen Yüce Allah, başkaları tarafından mevtaya  gönderilen sevabı kabul eder mi?

 Nisa 18. Ayet:
Oysa ne ölüm anına kadar kötülük işleyip duran, ama o an gelip çattığında "Şimdi tevbe ediyorum!" diyenlerin tevbesi kabul edilecektir, ne de hakikat inkarcısı olarak ölenlerin; Biz, işte böylelerine şiddetli bir azap hazırlamışızdır.

Bir süre öncesine kadar dinimi bildiğimi sanıp, çoğunluğun yaşadığı gibi yaşıyordum. Kur’an’la da iç içeydim. Fakat anlamadığım dilden okurdum. Meali hiç elime almadım, desem yeridir.
Gençlik yıllarımda Baba’ma ait Kur’an’ın Arapça ve meali vardı. Bir iki bakmışımdır o kadar.

 

Nasıl olsa çevremde din anlatıyor. Camide de kim ne yapıyorsa onu yapıyordum. Üç beş sure ile yatıp kalkıyordum. Yalnız, kandil geceleri sıkı bir ibadetle geçiriyordum. Kadir gecesi hariç o günlerin uydurma olduğunu da sonradan öğrendim. Kur’an’ı anlamayacağımıza öyle inandırıyorlar ki, okumak anlamaya çalışmak, insanın aklına bile gelmiyor. Kur’an kurslarında, anlamadan seslendirmekten başka bir şey öğretilmiyor. Bireysel dini sorumluluğum yok gibiydi. Ona sorarak buna sorarak din nasıl yaşanıyorsa öyle yaşıyordum. Çoğunluğun yaşadığı gibi…
En’am 116. Ayet:
Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.


 Kur’an’ın “Ey iman edenler” hitabından haberim olsa da, bireysel emir olduğunu algılamam engellendi. Şahsıma hitap edildiğini düşünemedim. Bu işin üstatları olduğunu söyleyenlerden öğreneceğimi sandım. Onlar da ağızlarını eğe büke Arapça rivayetler okuyor, sonra mealini veriyorlardı. Sanıyordum ki söyledikler Allah’ın ayetleri… Nereden bilirdim çoğunun nebi Muhammed’in ağzına yakıştırma iftiralar olduğunu. Çoğunun bilemediği gibi ben de bilemedim. Bilseydim Yüce Allah’ın 6236 adet mesajına yüz çevirebilir miydim? Hemen Kur’an’a sarılır, elimden düşürmezdim. O geçirdiğim günlere yazık. Çok üzülüyorum, o günlerimi boşuna geçirmişim. Çok seviniyorum, geçte olsa Kur’an talebesi olma yolunda bir adım atmama Yüce Allah’ım izin verdi. Buna sebep olan kardeşimden de Allah razı olsun…

O KARDEŞİM…

Bir gün benden yaşça küçük Çorum’da ki bir akrabama kutlama mesajı gönderdim. “Kandiliniz mübarek olsun.”  Gecikmeden cevap geldi. “Öyle bir kandil yok ki…” Nasıl kızdığımı tahmin edemezsiniz. Aradan zaman geçti. Memleketime gittiğimde onu da görmek istedim. Bulunduğum yere davet ettim. Sağ olsun geldi. Bir süre hoş beş ettikten sonra sadede geldik. Kandil gecesinin olmadığını tekrarladı. “Tek bir gece var o da Kadir gecesidir” diye devam etti. Dinliyorum ama bu kardeşim başka âlemlerde diye düşünmeden de edemiyordum. Atalarımdan gelen dini öyle kanıksamışım ki biraz da boş dinliyorum. Bir cemaatin ileri gelenlerinde bir kişinin “Muhammed eşittir, Allah”  demesinden tut, iftar programlarında anlatılanların din olmayıp masal olduğunu vb. şeyleri o anlattı, ben dinledim.  Youtube’dan bazı videolar gösterdi. İzledim. Zaman zaman cevap verdiklerim oldu, ancak yavan cevaplardı. Buna rağmen inanmak istemiyordum. “Herkesten daha mı iyi biliyor” düşüncesi aklımdan geçmedi değil. O’nu yoldan çıkmış gibi de düşündüm. Dinlerken babasını düşündüm. Amcalarını düşündüm. Hepsinin Kur’an elinden düşmezdi. Bir kısmı da hafızdı. Bir amcasının ayakkabı satış mağazası vardı. Dipte mini bir bölünmüş alan vardı. Döve, seve büyük oğlunu hafız yapmıştı. Bir amcasının tuhafiye mağazası vardı. İçeride müşterisi yoksa hemen Kur’an okumaya başlardı. O esnada müşteri de gelse bakmazdı. Müşteri onu bildiği için sayfayı bitirmesini beklerdi. Uzatmak istemiyorum. Başlangıçta, konuyu Allah’ın kitabına, Kur’an’a bağlayacağından haberim yoktu. Yine de tam tatmin olmamıştım. Sohbetin bitiminde söylediklerini araştıracağımı söyledim. İçimde soru işaretleri oluşmuştu; Genel anlamda benim için yine de sapıtmış birisiydi. O soru işaretleri net değildi. Yakınlarımdan Nakşibendi tarikatı mensubu bir büyüğüme bu konuyu açtım. “Bana da bazı şeyler söyledi. Bir daha benimle bu konulara girmemesini söyledim.” Dedi. Kardeşimin anlattıkları, Yüce Allah’ın mesajlarıdır. Bu mesajlar doğrultusunda yapılan yanlışlardır. Cübbeli Ahmet der ya, “Allah’a yaklaşabilmek için aracı gerekir. Bir elektrikte bile eğer sen ana trafoya direkt bağlanırsan patlatırsın. Direkt Allah’a bağlanırım diyen şeytana bağlanır.” O’na göre önce Cübbeli Ahmet’e bağlanırsan paçayı kurtardın. “Bize tabi olacaksanız aklınızı bir kenara koyacaksınız” demese bilgilerinden yararlanmak adına yaklaşalım diyebilirim. Kendisinin aklına göre yaşamamızı istiyor. Yüce Allah tekrar, tekrar “Aklınızı kullanın” diyor. “Aklını kullanmayana pislik yağdırırım.” (10/100) Diyor. “Şah damarınızdan daha yakınım.” (50/16) Diyor. Bize bizden daha yakın olan ve aklımızı kullanmamızı emreden Rabb’imiz varken belamızı mı arayacağız. Eğer geçmişte beynimi yakmışsam sebeplerdin birisi de Cübbeli’dir? Her Cuma geceleri Ümraniye Ihlamurkuya da sohbetlerine giderdim. Uzun hikaye…

İstanbul’a döndüğümde kafamın içindeki soru işaretleri daha belirgin hal almaya başladı. Bir taraftan meal okurken, bir yandan da Youtube’dan videolara devam ediyordum. Kafam çorba olmuştu. Karman karışık. Restoranlarda ki aşçı yemeği gibi, biraz ondan biraz bundan… 
Video izlerken Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın bir sözü çalışmama daha da hız verdi. “Karışık kafadan zarar gelmez…” Demek ki doğru yoldayım dedim.
Fakat inandığından, bildiğinden, daha doğrusu atamızın dininden çıkmak o kadar zor ki, eşekten düşenin halinden eşekten düşen anlar. Yani anlatılmaz yaşanır. 
Dininizi anlayıp yaşamak isteyen kardeşlerim Kur’an’ı elinize almadan önce, kesinlikle kafanızın içerisindeki bütün kirli bilgileri silip atmanız ve anladığınız dilde okumanız gerekiyor. Söylemesi kolay; ama yapması zordur. Bana başlangıçta böyle bir bilgi verilmedi. Verilseydi becerebilir miydim, onu da bilmiyorum. Neticede çok zorlandım. Rotanız “Resule itaat Allah’a itaattir” düsturu olursa gidiş çizginizi bozmayacağınızı ümit ediyorum. 

https://aydinorhon.blogspot.com/2019/07/nebi-resul-kimdir.html

Al-i İmran 32. Ayet:
De ki: "Allah'a ve resul'e itaat edin."  Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.

Mealleri karşılaştırarak okumakta fayda görüyorum. En doğruyu bu şekilde bulabileceğimize inanıyorum. Sizi anladığınız dilde Kur’an okumanızı önerirken orijinalini ötekileştirdiğimi zannetmeyin.
Anladığımız dilden Kur’an’ı okumamız ne kadar önemliyse; orijinalinin önemi bir o kadar daha fazladır. Elli yıl önce basılmış bir Kur’an mealini ile, günümüzde ki meali okuduğunuzda ne dediğimi anlayacaksınız.
Kur’an Rab’ca olup sürekli kendini yeniler.
 

Yüce Allah Kur’an’ın da; Abdestin alınmasını, nasıl bozulduğunu üç beş satırda anlatmıştır. Haşa Allah becerememiş başkaları 150-200 sayfalık kitaplar yazmışlar. O kitaba göre abdest alıyorlar.

Maide 6. Ayet:
Ey inananlar, namaza dur(mak iste)diğiniz zaman yıkayın: yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; meshedin: başlarınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin. Hasta, yahut yolcu iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz toprağa teyemmüm edin; ondan yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allâh size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan ni'metini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz.

 

Yukarıda kitaplar diye çoğul yazmam, hatadan değildir. Her mezhebin kitabının (dinini yaşama tarzının) ayrı olmasındandır. Allah tek bir kural, yasa koyuyor. Biz ona uymuyoruz. Dört farklı gruba bölünüp her birimiz farklı kitaba iman ediyoruz.
Al-i İmran 103. Ayet:
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah'ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O'nun lütfu ile kardeş oldunuz ve ateşli bir uçurumun kenarında (iken) sizi ondan (nasıl) korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız,


(5/6) Ayette gördüğünüz gibi abdest alırken ağız, burun, kulak yıkamak yok. Bu ayeti okumama rağmen abdest alışımı Kur’an’a göre değiştirmedim. Hatırlarsanız, alışılmışlardan uzaklaşmanın zor olduğunu söylemiştim. Kendimce:  Yüz yıkanması emri var. Ağız, burun, kulak da yüzün içerisinde, hem fazladan zarar gelmez” dedim. Eski bildiğimle devam ettim. Önceki abdest alış şeklini değiştiremedim. Allah’ın mesajıyla ne kadar çok muhatap olursanız, Yüce Allah’ta sizi o kadar önemsiyor. Kur’an bütünlüğünde düşündüğümde Baktım ki, bu yaptığımın bile şirk.  Sonra ne emrediyorsa, yerine getirme gayreti içine oldum. İnşa Allah olacağım da. Her şeyi detayıyla açıklayan ve dinini tamamlayan Allah, isteseydi birkaç kelime daha ilave ederdi.
Maide 101. Ayet:
Ey iman edenler, size açıklandığında sizi üzecek şeyleri sormayın; Kur'an indirildiği zaman sorarsanız, size açıklanır. Allah onu affetti. Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak olandır.
Maide 3. Ayet:
Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim…
En’am 38. Ayet:
 Yeryüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap'ta hiç bir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.

Her mezhebin kendine göre kuralları vardır. 
Mezheplere abdestin farzı kaçtır diye sorsak: Hanefi 4, Maliki 7, Şafii 6, Hambeli 7.
Abdesti bozan şeylerin sayısını sorsak: Hanefi 12, Maliki 3, Şafii 5, Hambeli 8 diye cevap alırız. 
Halbuki Yüce Allah kitabında her şeyi açıklamış. 
Bakara 159. Ayet:
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap'ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.


Yüce Allah bizlere domuz eti, kan, leş ve Allah adı dışında kesilen hayvanların etinin haram, temiz şeylerin helal kılındığı da buyuruyor. Mecbur kalırsanız bunları da yiyebilirsiniz diyor.  Haram olanlar dışında her şey helaldir.
Bakara 173. Ayet:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Maide 5. Ayet:
Bu gün size temiz ve hoş şeyler helâl kılındı.
 …

Eğer Mezheplere bakarsanız başınız döner. İsterseniz birkaç örnek verelim.

Yılan balığı yenir mi? Hanefi (Helal) - Hambeli (Haram)
Karga eti yenir mi? Maliki (Helal) - Hanefi, Şafi, Hambeli (Haram)
At eti yenir mi? Maliki (Helal) - Hanefi (haram)
Kırlangıç eti yenir mi? Hanefi, Maliki (Helal) – Şafii, Hambeli (Haram)
Allah’ın Âdem’den günümüze yasası tekdir. Allah’a sanki dinlerini öğretiyorlar.
Yunus 59. Ayet:

De ki: "Allah'ın sizin için indirdiği sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız rızıktan, haber var mı? Söyler misiniz?" De ki: "Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?"
Hucurat 16. Ayet:
(Ey Muhammed!) De ki: "Siz Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir."

 

Şimdi mezhep imamlarına bir göz atalım. Öncelikle bu kişiler birbirinden değerli imamlardı. O gün ki imkân ve şartlara göre kendi yorumlarını koyarak dinlerini yaşayan ilim adamlarıydı. 
Kimseye peşime takılıp gelin de demedi. Deseler bile Allah’a ve resule itaat (4/80) ilkesinden çıkmamamız gerekmiyor mu? Onlar o zaman ki yorumlarına göre dinlerini yaşadılar. Günümüze kadar gelen onlara isnat edilen yorumlar gerçekten onlara mı aittir? Onu da bilmiyorum. Değişmediğinden tek emin olduğumuz Allah’ın kitabıdır. (15/9) Bizler Yüce Allah’ın mesajlarından anladığımıza göre yaşamalıyız.

Nebi Muhammed’in ölümünden 67 yıl sonra İmam-ı Azam doğmuş. Çocukluk dönemi, yetişme dönemi derken yaklaşık bir asır sonra ilim sahibi olduğunu kabul edelim. Diğer imamlar; İmam malik 79 yıl, İmam Şafii 135 yıl,  İmam Hambel 178 yıl sonra doğmuşlar. Bunların da yetişme sürecini unutmayalım. Nebi Muhammed’in ölümünden bu kişilerin gelişimine kadar dinini yaşayan Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali dinlerini yaşayamadan mı öldüler?
Birileri çıkıyor: “Buhari ve Müslim çökerse, İslam çöker” diyebiliyor. Haşa Buhari, Müslim Allah mı?
Onlara da bir bakalım: Buhari Muhammed’in ölümünden 178 yıl sonra doğarken, Müslim’de 189 yıl sonra doğmuştur. Kimilerinin, Kur’an’ı dinin merkezine oturtmak ağırına gidiyor.
Hac 72. Ayet:
Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, o kâfirlerin yüz ifadelerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara hışımla saldıracaklar. De ki: "Şimdi size bu durumdan  daha beterini haber vereyim mi: Ateş.. Allah, onu kâfirlere vaad etti. Ne kötü varış yeridir orası!"


Ebu Hanife din âlimi Nebi Muhammed’in ölümünden yaklaşık iki asır sonra İmam-ı Azam oluyor. Bu arada yaşayan ashap hangi mezheptendi? Neye göre dinlerini yaşadılar. Nebi Muhammed’in, Ebu Hanife’nin rehberi Kur’an değil miydi?   Ne yazık ki Nebi Muhammed döneminde bile Kur’an dışı benzer hareketler vardı. Günümüze kadar gelişinde bazı güçlerin etkisiyle çığ gibi büyümüştür.
Furkan 30:
Muhammed der ki: Ey Rabbim! KAVMİM BU KUR’AN’I BÜSBÜTÜN TERKETTİLER.

Kafamın karışık döneminde Hac kurası neticesinde bize de hac nasip oldu. Bir an panikledim. 
Benim çocukluk-gençlik arası dönem de hacca giden insanlardan bazıları hacca gittikten sonra ticareti bırakırdı. Bazıları da tabeladaki isminin önüne “H” harfini ilave ettirirlerdi.
Ben geçmişte ki inancımda da Hac’a gidenlerin günahlarının affedilmeyeceğine inanırdım. Gittiğimde ne yapacaktım? Hac konusunda belirli ayetler vardı; fakat bir daha gidebilecek miydim? Eksik bilgilerle de gitmek istemedim. Kendisini Kur’an talebesi sayan birkaç Prof. ‘a mesaj yazdım. “Ben kafası karışmışlardanım” dedim. “Hac’a gideceğim. Ne yapayım?” Cevap verenler ayet dışına çıkmadan yarama merhem oldular.

İlk Medine’ye gittim. Boş zamanlarında Kur’an meali okuyordum. Medine’de olsun, Mekke’de olsun Arapça dışı Kur’an okuyan kimseye rastlamadım. Bu demek oluyor ki, sadece biz değil, bütün İslam ülkeleri aynı durumda, Arapça dışı Kur’an okuyan ne yazık ki yok.
Fussulet 44. Ayet:
Eğer biz onu başka dilde bir Kur'an yapsaydık onlar mutlaka, "Onun âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir nebi öyle mi?" derlerdi. De ki: "O, inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar)."

İsra 89. Ayet: 
Andolsun, biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.

Mekke’ye geçtim. Şok oldum. Umduğum Manevi hazzı alamadım. Buna sebep olan şirk batağında olan insanlardır. Onların bu halinden etkilenmemek mümkün değildi. 
Bilinmelidir ki namaz, oruç, infak ne kadar ibadetse Hac da durumu müsait olanlara emredilmiş bir ibadettir. Hiçbir ibadet günahlarımızı sıfırlamaz. Günümüzde yapılan hac ibadeti Allah’ın istediği gibi mi yerine getiriliyor? Doğrusunu ancak Yüce Allah bilir.

Hacdan dönüşümde facebook’ta “KatıksızMüslümanlar” 
https://www.facebook.com/groups/katiksizmuslumanlar adı altında bir grup kurdum. Asıl gayem bir şeyler aktarmaktan daha çok bir şeyler öğrenmekti. Sonra Allah benim bir şeyler aktarabilmemi nasip etti. Ticari ve sosyal kullandığım bütün gruplarımı dini gruba dönüştürdüm. “Katıksız Müslümanlar 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, ” diye devam etti.  Bu gruplarda da Allah’ın izni ile çalışmalar devam ediyor. Gruplarda paylaşımlarını yapan diğer arkadaşlarıma da minnettarım. Allah onlardan razı olsun.
Uydurulmuş dinden sapıp, indirilmiş dine yöneldiğim bu günlerde içim o kadar huzurlu ki, kendimi o kadar rahat hissediyorum ki…

En azından Yüce Allah’a nasıl cevap vereceğimi biliyorum.

Yüce Allah’ımdan Rahim sıfatından yararlanmak adına, geçmişte yaptıklarım hatalara bir daha dönmemek üzere tövbe ettim.

Furkan 70. Ayet:
Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Yüce Allah’ım açıklamış olduğun kitabını gizleyenden olmadım. Aksine gizleyenleri deşifre etmeyi ilke edindim. Duymayanlara duyurma, bilenlere hatırlatma yolunu seçtim.

Bakara 159. Ayet:
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap'ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.


Dinini parçalayanlarla tamamen iletişimimi kopardım. Sen’in mesajlarına kulak verdim ve hayatıma taşıma gayreti içerisinde oldum.

Al-i İmran 105. Ayet:
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.

İmtihanıma Sen’in Kur’an’ın ile çalışıtım. Okuduklarımdan anladıklarımı hayatıma taşıma gayreti içerisinde oldum.
Fuhruf 44. Ayet:
Şüphesiz bu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.

Sen’in Kur’an’ından düşünüp aklımızı kullanmamız için bir sürü öğüdünüzü aldım. Ben de düşündüm. Aklımı kullandım. Eğer yanlış yapmışsam aklımdandır. Beni bağışla, Günahlarımı affet…
diyebileceğim.
Tarikatların eteğine sarılmışların da ne diyeceği malum… Bir tarikatın ne diyeceğini size açıklayayım: “Ben Nakşibendi tarikatının Halidi kolundan’ım”  dediklerinde bütün kapılar açılacak.
Hangi kapıların açılacağını tabi ki Allah bilir.

Kulaktan duyma, atalarının dinini yaşayanlar ne der, işte onları bilemiyorum.
Saffat 155. Ayet:
Hiç düşünmüyor musunuz?
Hud 51.Ayet:
“…Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"

Ya Rabbi! Yalnız sana ibadet eder ve yaldız senden yardım dilerim.
(1/5) Aklımın yetmediği yerde hatalarım olmuşsa beni affet…

Doğrularım Allah’a yanlışlarım bana aittir.                                                     Aydın ORHON


 

 

CUMANIZ MÜBAREK OLSUN

CUMANIZ MÜBAREK OLSUN


Her Cuma günü öğle vakti camilerimiz tıklım tıklım olur. Fakat o muhteşem kalabalıkta bir tane kadın bulamazsınız.  Yüce Allah Cuma salatına davet ederken “Ey iman edenler” diye hitap ediyor. Kadınlarımızdan iman eden kimse yok mu? Arkasından da bu inanan insanların alışverişi bırakmalarını, Yüce Allah’ı hatırlamalarını, salat (destek ve yardımlaşma ve öğle namazı) için toplantıya gelmelerini emrediyor.


Cuma 9. Ayet: 
Ey inanıp güvenenler! Cuma günü salat için çağrı yapıldığında alış verişi bırakın;  Allah’ın zikrine koşun. Bilseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

“Ey Erkekler” demiyor. “Ey iman edenler” diyor. Ama kadınlarımız cami de yok. Kimse “Yüce Allah’ın kelamını okumuyorlar ki” diye yakınıyoruz. Cami de ki hocalarımız da mı okumuyor? Okuyorsa ayet açık, iman eden kadınlarımız neden camilere çağrılmıyor. Yüce Allah istiyor da hocalarımız mı istemiyor. Anlamak mümkün değil. Çoğu konuda kadınlarımızı ötekileştirenlerimiz ibadette de bunu yapıyorlar.

Nedendir bilinmez; Teravih namazında da bunun tersi zuhur ediyor. Yüce Allah’ın böyle bir emri olmadığı halde hocalarımız camiinin bir bölümünü de kadınlara ayırırlar. Kadınlar da her gece kendilerine ayrılan bölümü doldururlar. Nebi Muhammed kıldı diye  (kadın, erkek) bu namazı kılarlar.  Kadınlarımızı Yüce Allah’ın emrine itaat ettirmezken; Nebi Muhammed’in kıldığı rivayet edilen namazı kadınlı erkekli kıldırırlar.  


Hucurat 16. Ayet:
 De ki “Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?”  Allah göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.

Bu çelişkilerin üzerine fazla gitmek istemiyorum. Yorum sizlerin…

 

Nebi Muhammed döneminde hutbenin amacı dini bilgilerin yanı sıra, yardım destek konularına da önem verilirdi. Maddi manevi kimin ne problemi varsa görüşülür, Her türlü problem çözülürdü. Şu an Emeviler’den bize miras kaldığı şekilde hutbe okutuluyor.

Maddi problemlerle ilgili örnek verelim:
Mescit mıntıkasında oturan cemaatin bir bölümü ihtiyaç fazlasını getirirken, ihtiyaç sahipleri de alır götürürlerdi. Mescidin bulunduğu bölgede ki insanların yaraları sarılır, haftalık maddi manevi ihtiyaçları giderilirdi. Günümüzde sadece cami için yardım toplandığını görüyoruz. O da cebimizi delme tehlikesi olan bozuk paraları yok etme operasyonuna dönüşmüştür.
Verdiğiniz miktar biraz canınızı yakacak ki, Yüce Allah katında değeri de büyük olsun.

Bakara 219. Ayet:
“Bir de senden hayır olarak ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı harcayın...” 

 

Cuma toplantısı öğleyin yapılmasından dolayı öğle namaz vaktinin girmiş olması sebebiyle de öğle namazı kılınırdı.

Bizler maalesef  “Cumanız Mübarek olsun” mesajları ile birbirimizi tebrik ederek bu günü ihya ettiğimizi sanıyoruz.

 

Doğrularım Yüce Allah’a yanlışlarım bana aittir.                               Aydın ORHON

 

 

 

 

 

 

KUR’AN YETMEZ Mİ? ÖNCE KUR'AN...

        “Kur’an’ tek başına yeter” diyebiliriz.  Çünkü Kur’an bütünlüğünde düşünüldüğünde bu anlam çıkıyor. Yüce Allah, eksiksiz, kendisinin açıkladığını, imtihan olacağımız kitabın Kur’an olduğunu buyuruyor. Bu İslam tarihinin ürettiği tüm eserleri ortaya döküp yakmak anlamı vermez. Kur’an dışı bütün kitapları devre dışı bırakmak anlamı taşımaz. Kur’an dışı kitaplar; Nebi Muhammed’in hayatı, İslam tarihi, vb. insanın ufkunu daha da açar. Zaten Kur’an, okuyan kişiye “Şunu da araştırmanda fayda var” der. Akla gelmeyeni, düşünme yeteneğini geliştirir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu, bilmek adına önce Kur’an’dan başlamalıyız ki, bizi yardımcı bilgiler etki altına almasın.

“Kur’an tek başına yetmez” dememeliyiz. Diyemeyiz. Bunu dersek haşa Allah’a eksik sıfat vermiş oluruz.“ 29.51

“Kur’an tek başına yetmez” dediğimizde; Kur’an dışında kocaman bir alan açmış oluruz. Kur’an’a uyumlu olmayan şeyleri, Kur’an ile reddedemez bir hale gelmiş oluruz. Her iki anlayışı da terk edip “Önce Kur’an” dememizde fayda görüyorum. Müslüman hayatının merkezinde Kur’an olmalıdır. Müslümanın anayasası Kur’an’dır. Kur’an hiçbir kaynak ile mukayese edilemez.
“Kuran yetmez demek” diyen gelenekçilerin, asırlardır süregelen hurafelerine, sıkıca sarılmak için kullandıkları yöntemdir.
Yukarıdaki bahsi toparlarsak:
Sloganımız “Önce Kur’an” olacak. Kur’an’la çelişen hiçbir bilgiye itibar etmeyeceğiz. Kur’an’ı Kerim’i imtihan olacağımız ana kitap olarak çalışıp hayata taşırken, yardımcı kitaplardan da faydalanacağız.

 Yüce Allah vahyinden öğüt almamız ve düşünmemiz için Kur’an’ı kolaylaştırdığını buyuruyor. Ardından da “öğüt alan yok mu?” Diyor. (54:32)

Ne yazık ki Yüce Allah’ın bu mesajını duymuyor, bilmiyoruz. Biz farkında olarak veya olmayarak “Kur’an yetmez” diyenlerin peşine takılmış gidiyoruz.
Ben camilerde Kamer Suresi 32. Ayetinin mealini okuyan bir hocaya rastlamadım; ama “Siz Kur’an’ın Türkçesini anlamazsınız. Bize soracaksınız.” Diyenleri çok duydum. “Aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdıracağını (10/100) buyuran Yüce Allah’ı duymayan; “Dinini yaşayacaksanız aklınızı bir kenara koyacaksınız.” diyenleri de duydum.

Nebi Muhammed’in ölümünden 60 yıl sonra uydurulmuş dinin kıvılcımları çıkmaya başlamıştır. 200-250 yıl sonra da çığ gibi büyümüştür. 
Günümüzde çoğunluk uydurulmuş dine (atalarının dinine) iman etmektedir.
Yüce Allah “Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar; onlar zandan başka bir şeye uymazlar ve onlar sadece yalan uydururlar.” (6/116) diye buyuruyor.

Kitabımızın tek olması rağmen, Dünya kadar paralel kitap yazılmıştır. Kur’an’a terk edilmiş, (25/39) o kitaplara göre din yaşanır hale gelmiştir. Allah’ın kitabı da; hadis, fıkıh kitaplarına uydurulmuştur. Kur’an’ da ki ayet bu kitapları desteklemiyorsa ayetin yok hükmüne sokulmuştur. Bu demek oluyor ki genellikle uydurulmuş (söz) hadis, Yüce Allah’ın hadisinin (sözünün) önüne geçmiştir. Tevbe haşa sanki Allah vahyinde sıkıntı yaşadı. Yüce Allah kelime sıkıntısı çekmez. (18/109) Bilmiyorlar mı ki, “Yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa ve arkasından yedi deniz eklense yine de Allah'ın sözleri bitmez? (31/27)

Hadis, sünnet ve âlimlerin içtihatları dine dönüşmüştür. Birisinin haram dediğine, diğeri helal demiştir. Yüce Allah’ın yasasının tek olmasına rağmen dini parçalara ayırdılar. Mezheplerin hak olduğunu iddia ettiler.

Mezheplerden bir örnek verelim:


KONU……………………………... HANEFİ           MALİKİ           ŞAFİİ          HANBELİ
Erkeğin kırmızı elbise giymesinin
hükmü nedir?........................................Mehruh              Helal              Haram          Mekruh

 Görüyorsunuz iki mezhep imamı mekruh derken, diğer iki mezhep imamının birisi haram derken diğeri helal demiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hüküm sahibi Allah’ın dini, yasası bir olmasına rağmen birisi helal derken diğeri haram diyebiliyor. İnsanlar da Yüce Allah’ın Kur’an’ını terk etmiş, (25/30) düşmüş onların peşine… Siz kime, neyi öğretiyorsunuz?

"Yoksa Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz?” Allah her şeyi çok iyi bilmektedir. (49/16)

Allah bize kitabında, neyin yasak olup olmadığını açıklamıştır. Yasaklamadıkları ise helaldir. Yasaklamadıklarını tamamen kendi tasavvurunuza bırakılmıştır. İster giy, ister giyme; ister ye, ister yeme…

Tebliğ edilen buyruklar dışında sizi sıkıntıya sokacak gereksiz ve yaşamımıza uymayan şeyler hakkında sorular sormamamız gerekiyor. Yüce Allah bunları gerekli görseydi Kur’an’ı indirirken bize açıklardı. Açıklamadıklarını bizim özgür irademize,  güç ve imkânlarımıza bırakmıştır. Yüce Allah açıklanmayanlardan olacak günahları bağışlayandır. (5/101)

Mezhepler, Nebi Muhammed’den asırlar sonrası beşeri oluşumlardır. Mezhepler din değildir. Siyasi kavramdır. Mezhepler dinle özdeşleştirilemez.  İslam’ı da tekeline kimse alamaz. Müslüman'ın mezhebi Kuran'ın mezhebidir. Müslüman Kuran'ın dışında başka bir mezhebe tabi olamaz.

Hüküm koyucu, yalnız Allah’tır. (12/40)  

Gelenekçiler, çevirileri kendilerine göre yaparak yol almaktadırlar.

Kur’an’da “Resul’e itaat Allah’a itaattir.” (4/80) der.  Bu meal, “Peygambere itaat Allah’a itaattir.” diye çevrilir.
Ayet de geçen “Resul” kelimesi çoğu mealde Kur’an’da geçmeyen farsça “peygamber” olarak çevrilmiştir. Hâlbuki Arapça “resul” olarak meale taşınmalı veya “elçi” olarak çevrilmelidir. Doğrusu budur. Yanlış çeviri ayetin anlamı tamamen değiştirmiştir. O zaman ne oluyor? Günümüzde ki, gelenekçilerde görüyoruz. Nebi Muhammed’in yediğine, içtiğine, giydiğine, yattığına, kalktığına itaat etmektedirler. Onlara o da yetmez; hırkasını, sakalını ilahlaştırırlar.
 
Kur’an’da bir de “Nebi” geçer. Nebi’nin vahiy dışında, din adına hüküm koyma yetkisi yoktur. “Nebi” Muhammed’in unvanıdır. Nebi vahyi alan kişidir.

“Resul” elçi demektir. Muhammed’in görevidir. Nebi olarak almış olduğu vahyi, Resul Muhammed olarak bizlere tebliğ eder. Hem nebi hem de resul Muhammed’in Yüce Allah adına bağımsız hüküm vermesi mümkün değildir.

 https://aydinorhon.blogspot.com/2019/07/nebi-resul-kimdir.html

Nebi Muhammed, Yüce Allah’tan vahyolunana uyar.(33/2) Vahyin gelmediği dönemlerde de hiçbir şey uydurmaz, uyduramaz. Sadece rabbinden indirilene uyar.(6/150)  Nebi Muhammed, yalnız vahy edilene uyar.(7/203) Eğer bunu yapmazsa resul (elçilik) görevini yerine getirmemiş olur.(5/67) Resulün görevi sadece vahyi tebliğ etmektir.(5/92) Vahyin dışında bir şeyleri din adına tebliğ edemez. İlave de eksiltme de yapamaz.(38/86) Eğer Allah’a isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, Yüce Allah onu kudretiyle yakalar, sonra da şah damarını keserdi.(69/44, 45, 46) Yüce Allah hükmüne kimseyi ortak etmez.(18:26) Kur’an her şeyi açıklayıcı ve yol göstericidir. (16/89) Kur’an’da her örnek mevcuttur. (39/23)    Kur’an’ı beyan (açıklama) Allah’a aittir.(75/19) Her şeye hâkim, her şeyden haberdar olan Yüce Allah’ın kolaylaştırdığı, sonrada açıkladığı bir kitaptır.(11/1) Kur’an’da hiçbir eksik yoktur.(6/38) Allah bizim için, Kur’an’dan başka hiçbir hadise iman edilmez.(45/6) Sadece Kur’an’dan hesaba çekileceğiz. (43/44) 

Dinimiz tevhit dinidir. Biz Yüce Allah’ın kitabına yönelip hayatımıza taşımaz, başkalarının kitabına yönelirsek hesap günü hüsrana uğrayanlardan oluruz.

Hesap günü Yüce Allah şöyle diyecek: “İns ve cin topluluklarından sizden önce gelerek şirk koşup, küfre sapmış olanlarıyla birlikte girin ateşe.” Ve her topluluk ateşe doğru ilerledikçe kendilerini şirke bulaştırmış olup, günahları nedeniyle olumsuz puanları fazla bulunanlara lanet edecek ve “Ey Rabbimiz, işte bizi bunlar yanlış yola sürükledi. Bu nedenle de onlara vereceğin ateş azabını kat kat ver” diyeceklerdir. O zaman Yüce Allah “ zaten hepsi için kat kat azap kararlaştırılmış bulunmaktadır. Tabi siz bunu bilemezsiniz.” Diyerek, insanları şirke bulaştıranların ek günahları olacağını açıklamıştır. Önce ateşe doğru gitmekte olanlar da, sonra gelenlere şöyle diyecekler: “Sizin de yapılan yanlışı önemsemeyip direnmekte olan bizden kalır bir yanınız yoktur. Yaptıklarınıza karşılık, sizde tadın bakalım azabı.” Denilecektir. (7/38, 39)

Hesap günü yüzleri ateşte ıstırap içinde değişirken, “Eyvahlar olsun! Keşke Allah’ın gönderdiği ve Resulün bildirdiği ayetlerini değişmez amaç ve hükümlerini ret etmeseydik” diye pişmanlıklarını belirtecekler. (33/66) Ayrıca Yüce Allah’a “Rabbimiz, biz dini liderlerimize ve idarecilerimize uyduk. Onlar da bizi saptırırdılar.” Diyecekler. (33/67)
Deseler de son pişmanlık fayda vermeyecektir.

Gerçek şu ki, Allah’ın kabul edip tüm nebiler aracılığı ile gönderdiği tek din, şirk koşmadan tek ilah olarak Allah’a teslim olmak temelli din olan İslam’dır. Daha önce kitap verilmiş olanlara (Yahudiler ve Hristiyanlar) gerekçelerle birlikte bilgiler gelmişti. Buna rağmen hırs ve çekemezlikleri nedeniyle, bildirilen dini kuralları muhkem,  (değişmez) ve müteşabih (değişken) hükümleri, farklı olan yorumlarına dayatarak farklı gruplara ayrıldılar. Ve farklı dini görüşleri oluşturdular. Hâlbuki kim, Yüce Allah’ın ayetlerindeki gerçeklerini kabul etmez ve değiştirecek olursa hesabının hızla yapılıp cezalandırılacağını bilmeleri gerekir. (3/19)

İnsanlar şeyhini, gavsını, kutubunu ilahlaştırdığının farkında bile değiller. Mekkeli müşriklerden farklı savunma yapmazlar… “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” derler. (39/3)

Camiye gittiğinizde dikkat etmenizi rica ediyorum. “Allah” kelimesi geçtiği zaman cemaati inceleyin, bir de Nebi Muhammed’in adı geçtiğinde, bakın neler oluyor.  Ayrıca camilerde Allah’tan başkasına dua edilemez. (72/18) Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar. (12/106) Fakat ortak koştuklarının farkında bile değillerdir. (6/22, 23)
Başımızı iki elimizin arasına koyup düşünelim. Nebi Muhammed’i Allah’tan daha mı çok seviyoruz? Kendisine aşırı sevgimizden dolayı fazladan güç mü pompalıyoruz.
Yüce Allah ve sevgili Muhammed’imizle ilgili birkaç ayet numaraları paylaşalım:

Yücelik Allah’ındır. (74/ 3) Allah'ın indirdiği dine göre bütün övgü Allah'a mahsustur. (1/2) İzzet ve şeref Allah’ındır. (35/10)  

Nebi Muhammed etrafındaki münafıkları dahi seçemez. (9/101) Kendine ve bize gelecek bir zararı önlemeye gücü yetmez. (7/188) Nebi Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür. (3/144) yeri gelir arkadaşımızdır. (53/2)  Nebi Muhammed’in mucizesi sadece Kur’an’dır. (17/59)
Yarın kendisine ne yapılacağını bilmez. (46/9) Nebi Muhammed, gaybı bilmez, melek değildir. (6/50)
Bizim gibi beşerdir. (18/110) Nebi muhammed, kimsenin koruyucusu, kurtarıcısı, vekili değildir.

Birazda haşa Allah’a öğretilen dine bakalım. (49/16)
Âlimler Nebinin varisidir.  Âlimler doğru içtihat yaparlarsa 2, yanlış içtihada 1 sevap verilir. Yani dini bozmalarına rağmen sevap kazanıyorlar.

İhtilafta rahmet olduğuna inanırlar. Bu da dini ne kadar bölsen de parçalasan da problem yok demektir. (6/159)

Mezhep âlimlerinde ki farklı görüşlerde, doğrulu yanlışlı sevap furyası vardır. Nebiler için “günah işlediler” deseniz pek sorun etmezler; fakat Allah’ın vahyi Kur’an’ı işaret ettiğimizde de kıyamet kopar.

Buhari, Müslim hakkında bir kelime söyleseniz, kelimeyi ağzınıza tıkarlar. Kur’an’a ters düşen bir rivayeti öne çıkartsan, hadis inkârcısı olup çıkıyorsun; ama Buhari, Müslim iki bin’in üzerindeki hadisi elinin tersiyle itmeleri sorun olmuyor.

Youtube’da bir video izledim. Kelime kelime yazmaya çalıştım.
Bakınız Ebubekir Sifil ne diyor?
“Önünüze yüzlerce Kur’an ayeti koysalar ve deseler ki, “kader diye bir şey yoktur. 1400 sene önce uydurmuşlar. Kader inancı yoktur dense ve önünüze yüzlerce ayet koysalar, hemen yelkenleri indirmeyin. Sünnette ve senette bu var mı deyin? Sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin de kader inancı var mı? Yoksa, ayette de varsa bidattır. Terk edilmelidir. Reddedilmelidir. Tek başına ayete dayandırılıyor olması, ona meşrutiyet kazandırmaz. İsterse 500 tane ayet okusunlar. Kur’an’da şu vardır, bu vardır diye 500 tane ayeti delil gösterseler, sünnetten ve senetten dayanağı, tasdiki yoksa bidattır.”

Sonuçta rivayetler insanların kararıyla vahyin önüne geçiyor…  Bir tarafta Allah’ın ayetleri, diğer tarafta beşerin verdiği hüküm. Böylece iş çığırından çıkıyor. Eğer beşerin yazdıkları Allah’ın kitabını onaylamıyorsa o ayet yok hükmüne geçiyor. Şimdi ne oldu? Hani hüküm Allah’ındı. (12/40)  Hani Kur’an’a iman ediyorduk. Şimdi, Ebubekir Sifil ve onun gibi düşünenler Allah’ın kitabı mı, yoksa beşerlerin yazdığı kitaplar mı iman ediyorlar? Buraya da bir soru işareti koyalım…

Sahabeye Kur’an yeterken nasıl oluyorsa 200-250 yıl sonra haşa Kur’an yetersiz oluyor. Ebubekir Osman’a yetti. Bize yetmiyor.  Olacak iş değil… Her namaz sonrası otuz üç defa “suphanallah” diyen; gerçi böyle başlayıp, “sup, sup” diye bitiren insanların çoğunluğu “Allah’ım her türlü eksiklikten münezzehsin” dediğini bilmez. Söylediğini bilmediği için de Kur’an’ın yetersiz olduğunu savunurlar. Haşa Allah’a eksiklik sıfatı yakıştırırlar. Kur’an bizler için bir hayat kitabı ve mucizedir.

Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?  Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır. (29/51)

“Şimdi, eğer yeryüzünde yaşamakta olanların çoğunluğuna uyacak olursak, bizi Allah'ın yolundan saptırırlar: Onlar ancak başkalarının zanlarına tâbi olurlar ve kendileri hiçbir şey yapmayıp sadece tahmin yürütürler.”(6/116) Öylede oluyor.
İşin kötüsü bunların ardı arkası kesilmiyor.
Sahneye İhsan Şenocak çıkıyor: “Buhari, Müslim çökerse bin çöker” diyor. Şenocak, İslam dinini Allah’ın değil Buhari’nin Müslim’in dini olduğunu sanıyor. Dine böyle bir yaklaşım olabilir mi? Hangi akıl bunu kabul edebilir? Son cümlemi geri alıyorum. Şenocak ve benzer kişiler etrafına topladıkları kişilere şart koşuyorlar. “Önce aklınızı bir kenara koyacaksınız…” diyorlar. Kabul olmasa bu kişi böyle konuşabilir miydi?

Bu söylem rivayetleri Kur’an’a; ruhbanları Allah’a ortak etmektedir. (9/31)
Ruhban sınıfı kişilerin mevkilerinin bir kaçını paylaşıyorum:
Kutbu’l-aktab: Zirvelerin en zirvesi.
eyyidü's-sâdât: Efendilerin efendisi.
Gavsul evtad: Orduların imdadına yetişen.
Gavs-üs-sakaleyn: İki cihanda, imdata yetişen.

“üçler, yediler, kutup ve gavs” inançları hakkında Kur’an’da hiçbir karşılığı olmayan, kendileri tarafından uydurulmuş görüşlerdir. Bu sapık iddiaların İslam inançlarıyla uyuşması imkânsızdır. Şimdi aşağıdaki tamamı hurafe, sapık ve batıl iddiaları dikkatlice okuyalım.

Üstün hizmet sayılan kutuplar kutbu olma görevi Allah tarafından her asırda tek değerli zata verilir. Tek kişiye havale edilir. Tek kişiye bırakılır. Bundan sonra o kimse yüce Subhan’ın lutfu ile Allah’ın halifesi olur. Açıkçası iki cihanın yönetimi bizzat kendisine ihsan edilir.

Onları dilediği gibi yönetir. En büyük Gavs olan zata gelince… Bu değerli zat kutublar kutbunun emrin-dedir. Bu zat da, her ne kadar muktedir, yönetme yetkisinde güçlü olsa da destur almadan ne dil oynatabilir ne de bir şeye el atabilir. İzinsiz karışmaz. İlk kutub tabir olunan zata gelince… Diğer kutubların ilki demektir.

Buraya kadar anlatılan zatlar halk arasında: ‘Üçler’ diye anlatılan zatlardır. Yani ilki kutublar kutbu, ikicisi en büyük gavs, üçüncüsü de ilk kutubdur. Anlatılanlardan başka yediler kırklar diye anlatılan zatlar dahi vardır. Bunlarında her biri kutup olup ancak, Allah’ın ihsanı ile kutuplar kutbuna hizmetçi olmuşlardır. Bunların her biri, haline göre bir yere memur edilmiştir.

Mesela: ilk kutup Bağdat, Şam, Halep beldelerde tasarruf ederler. Diğer kutublar da hallerine göre birer ikişer yerde tasarruf ederler. Oraları yönetirler. Hatta kâfirlerin ülkelerini dahi yönetirler. Ancak bunların tasarrufu, yönetimi kutublar kutbunun emri ile olmaktadır. Zira kutublar kutbunun tasarrufu dışında kalan iki cihan içinde hiçbir şey yoktur. Bütün eşyayı, bütün eh-lullahı kuşatmıştır. İki cihanda iyi kötü her ne olursa onun bilmesi, dilemesi, kalbinin hareket etmesi ile olur. O anlarda, memurları gereken ne ise onu yaparlar.”
[Bakınız: MİFTAHU’L-KULUB/KALPLERİN ANAHTARI. Sayfa: 83-84, Yazarı:  Şemseddin Nuri Nakşibendî. Tercüme: Abdulkadir Akçiçek Yayınevi: Huzur Yayınevi. Tel-Fax: (0212) 513 50 57–513 01 71]

“Şeyhi olmayanın, şeyhi şeytandır”, “Gavsın izni, haberi olmaksızın bir kedi bir fare yakalayamaz!” Artık her şey diyebiliyorlar… “Muhammed’e kul olmadan Allah’a kul olunmaz” da diyorlar. Sevgili Muhammed’i kötü emellerine alet ediyorlar; amaçları kendilerine de kapı aralamaktır. Nasıl olsa Nebi Muhammed yok. Pekiyi o zaman ne olacak; haşa, önce beşere kul olacaksın sonra Allah’a… 
Tevhit inkârla başlar. “La ilahe illallah” “İlah yoktur. Allah’tan başka.” İşte tevhide bir çizgi çekiyorlar. Yenisi: “İlah vardır. Allah’tan başka” oluyor. Arkadaşlar yanlışım var mı? Yazarken bile tüylerim diken diken oluyor. Böyle bir anlayış olabilir mi?

Al-i İmran 79. Ayet:
Allah'ın vahiy, sağlam muhakeme ve nebilik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra halkına, "Allah'ın yanısıra bana da kulluk edin!" demesi düşünülemez; aksine, (onlara şöyle öğüt verir): "ilahi kelamın bilgisini yayarak ve kendiniz (onu) derinlemesine inceleyerek Allah adamları olun!"

Fazla uzağa gitmemize gerek yok. Mahmut Ustaosmanoğlu’nu tanımayanınız yoktur. Halen de hayatta… Talebesi Cübbeli Ahmet, hocasına yaranmak için veya göze girmek için kerametiyle övünüyor:
“Birisi gördü zuhuratta Azrail geldi. Efendi hazretlerine, çok sene oldu 15 sene. Efendim alacak [canını]. Efendi Hazretleri böyle yaptı: “Ben şimdi gelmek istemiyorum.” Olur mu bu, olur… Çünkü hadiste diyor ki: 'Her peygambere ne verildi, muayyenlik verildi. Ne demek? İster gel, ister kal. Velilere de böyle denildi bütün evliyanın ittifakı var."
(Muayyen: Görülmüş olan; kararlaştırılan; kesin belli olan; tayin ve tespit olunmuş.)

Yukarıda ne demiştik. “Kendilerine kapı aralıyorlar.” Kapı sonuna kadar açılmış. O kadar açılmış ki kapı yerinde yok. Duvar da yok. Ne demek istediğimi şimdi daha iyi anlayacaksınız.
Okuyalım.
Yine aynı malum kişi Allah’a atfen, “Ete kemiğe büründü, Mahmut diye göründü.” Demedi mi? Bunu söyleyenler Müslüman oluyor, “Allah İsa’da tecelli etti.” Diyenler: Hristiyan, kâfir, müşrik… Say sayabildiğin kadar… Bu iki zihniyetin birbirinden farkı ne? Siz söyleyin… Mahmut Ustaosmanoğlu’na kimseden ses yok. Neden? O şeyh, gavs belki de kutublar kutbu… Manmut Efendi hazretleri…

Şeyh dedim de aklıma geldi. Şeyhine karısını hediye ederek evliyalık kazanan müridi duymuş muydunuz? Duymadınızsa da duyun:

Tarikat alamayan İbrahim Ethem, memleketine döner. Üzerinde kul hakkı varsa hepsini sahiplerine iade eder. Padişahı, saltanatı terk ederek tekrar şeyhinin huzuruna varır. Tarikat alıp, tevbe ederek yüzünü Allah'a çevirir, amel etmeye başlar. On, on-beş sene emek vererek amel eder. Bir gün şeyhi, İbrahim Ethem'i çağırır. “Benim canım şarap istiyor. Falan çarşıda, falan dükkânda vardır. Git, bana al getir” der. İbrahim Ethem hiç kalbini bozmadan, itikadını zedelemeden hemen kalkıp söylenen dükkâna gider. Şarabı alır getirir, şeyhine arz eder. Şeyhi 'istemiyorum artık, canım istemiyor' diyerek şarabı reddeder.

İbrahim Ethem için imtihan devresi başlamıştır artık. Şeyh onu tecrübelerinden geçirmektedir.
Aradan bir müddet geçer, Şeyhi onu tekrar çağırarak, “canım güzel bir kadın istiyor” der. İbrahim Ethem “Peki kurban” diyerek huzurundan çıkar. Düşünmeye başlar, “Şeyhimin emrini acaba nasıl yerine getireceğim” diye. “Eskiden olsaydı padişahlık zamanında etrafımda birçok güzel kadın vardı. Fakat şimdi ne yaparım? Şeyhimin arzusunu nasıl yerine getireceğim?” diye düşüne düşüne eve varır. Eve girer, karısına “Hanım kalk, en iyi elbiselerini giyin. Ziynetini tak, beraberce şeyhimin yanına gideceğiz” der. Hanımı hazırlanır, beraberce çıkarlar. Şeyhinin huzuruna vararak “Efendim, emriniz üzere getirdim” der. Şeyhi “Neyi getirdin?” diye sorunca: “Siz benden genç ve güzel bir kadın istememiş miydiniz? Kendi hanımımdan daha güzelini bulma imkânım olmadığından onu getirdim” diye durumu arz eder.

Şeyhi İbrahim Ethem'in hanımını hemen geri gönderir. Yapmış olduğu bu tecrübeyi kâfi görür. İtikadını, teslimiyetini tam olarak ölçen şeyh, hemen İbrahim Ethem'e halifelik verir. İbrahim Ethem zamanın en büyük evliyası olur.
(Sohbetler, Seyyid Abdul Hakim el-Huseyni, s.126)

Bir de kısaca Abdul Kadir Geylani’ye göz atalım:
Abdül Kadir Geylani’ye ait olduğu söylenilen “şirk” içeren sözleri:
“Benim emrim Allah’ın emridir. Benim kabrim Ubeydullah’tır”

“Benim emrim, Allah’ın emridir; eğer ol! Dersem oluverir.”
“Hepsi de Allah’ın emriyledir, ama sen benim kudretime hükmet!”
“Benim kabrim Ubeydullah’tır, gelen onu ziyaret eder.”
“Ona seğirtir de izzet ve Rıfat ile yüce makama erişir.”
“Benim ocağımı tavaf et yedi defa, emânıma sığın!”

“Her yıl beni ziyaret için meşguliyetten sıyrıl!”
“Bana doğru haccedip gelin, evim kurulu bir Kâbe. Beytin sâhibi yanımdadır, koruluğu haremimdir.”
“Her KUTUB tavaf eder Beytullah’ı yedi defa. Ben ise Beyt’in kendisiyim çadırımı tavaf ediciyim.” Abdülkadir Geylani, Çeviren Celâl Yıldırım, sayfalar, 57-67-68-69. Bedir Yayınevi 1975 ).


Ölüm haşa velilerin kararına göre gerçekleşiyormuş:
(Veli diye tanımladığı kimseler konusunda) Yer onların hürmetine durur. Sema onların duasıyla açılır… Ölüm, onların kararıyla olur… Bu salahiyeti onlara Mevlâ vermiştir.”                                                Fütûh’ül- Gayb, Bahar Yayınları, Abdülkadir Geylani S.46).

Zümer 42. Ayet:
Bütün insanların, (bedenen) öldüklerinde canlarını alan ve henüz ölmemiş olanları da uyku halinde (ölü gibi yapan) Allah'tır; (yalnız O'dur bu güce sahip olan): O, böylece ölümlerine hükmettiklerini (hayattan) koparır, diğerlerini de (kendisinin koyduğu) bir mühlet için salıverir. (Bütün) bunlarda gerçekten düşünenler için mesajlar vardır!

Vakıa 60. Ayet:
Ölümün sizin aranızda (her zaman geçerli) olmasını emrettik: ama hiçbir şey Bizi alıkoyamaz.


Saçmalıkları yazmaya devam etsem saatler yetmez. Artık sizin yorumlarınıza bırakıyorum…

Ne zaman Allah’ın tek ilah olduğu anılsa, ahrete hakkıyla inanmayanların yürekleri nefret dolar; yüzleri düşer… Fakat Allah’ın peşinden yardımına sığındıkları,  önderleri, efendileri farkında olmadan kulluk ettikleri, putlaştırdıkları, ilahları anıldığında keyif olurlar. Yüzleri güler. Neşelenirler.

Zümer 45. Ayet:
Ve Allah ne zaman tek başına anılsa, öteki dünyaya inanmayanların kalpleri keskin bir nefretle dolar. Halbuki O'nun yanı sıra başka (hayali) güçler de anıldığı zaman hemen (yüzleri güler,) neşelenirler!

Enfal 2. Ayet:
İnananlar ancak o kimselerdir ki, her ne zaman Allah'tan söz edilse kalpleri korkuyla titrer; ve kendilerine her ne zaman O'nun ayetleri ulaştırılsa inançları güçlenir;  ve Rablerine güven beslerler.

“Resule itaat Allah’a itaattir” (4/80) ayeti doğrultusunda hedefimize yönelmeliyiz…
Ayetlerimizin anlamı çarpıtılıyor. Tahrif ediliyor. Çoğunluğu uydurma olan rivayetlerle din anlatılıyor. Kur’an dışı Kur’an paralelinde hadis, fıkıh, ilmihal gibi kaynakları din diye anlatıyorlar. Mezhepler icat ediliyor. Paralel yapılanmaların herhangi birisine takılırsak sonumuz Allah’ın istemediği şekilde gerçekleşir. Malum kişiler “velayet, nübüvvetten üstündür” derler.  Hiçbir kimse resullerden üstün değildir.  Kimse kendisini Yüce Allah’la özdeşleyemez. Yüce Allah’a kimse dinini öğretemez…
Nebi Âdem’den günümüze dinimiz İslam’dır. Dinimizi tek kaynağı da Kur’an’ı Kerim’dir.
“Kur’an bize yetmez.” Diyen gelenekçiler; sevgili Nebi Muhammed’i iftira politikalarıyla kutsallaştırıp Yüce Allah’a ortak ederek şirke düşmüşlerdir.

Doğrularım Allah’ın yanlışlarım ise benimdir.                                                 Aydın ORHON

 

 

 

 





KADİR GECESİ

                                                             KADİR GECESİ

            Kadir Suresi, Mekke döneminin ilk yıllarında inmiştir. Sözlükte kadir (kadr) kelimesi, "hüküm, şeref, güç, yücelik" gibi anlamlara gelmektedir. "Kadir Gecesi" veya "Haşmet Gecesi" kıymet, ölçü, planlama, idare anlamına da gelir. İslam dininde Kur'an’ı Kerim'in Nebi Muhammed'e indirilmeye başlandığı, insanlığın risâlet ve nübüvvetle son kez buluşturulduğu gecedir.

            Gece ve karanlık; Şirk, küfür ve cahiliye karanlığı anlamını taşır. Vahyin inmeye başlaması, insanları bu karanlıktan aydınlığa çıkarmak içindir. Yüce Allah’ın mesajları, insanları yanlış gittikleri yoldan çevirmeyi amaçlar.

            Kur’an’da, Nebi Muhammed'in ilk vahyi aldığını ilahi mesajla şöyle tanımlanmaktadır.

Kadir Suresi Suresi 1-5. Ayet;

Biz O'nu (Kur'an'ı) Kadir Gecesinde indirmeye başladık.

Kadir Gecesinin (mahiyetinin) ne olduğunu sen nereden bileceksin!
Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler ve beraberinde Ruh (vahiy) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.
Ta fecrin doğuşuna kadar, o gece esenlik doludur.
            "İndirmek" kelimesinden, Yüce Allah'ın ilahi makamından indirilişini anlamalıyız.

Surenin konusu: Kur'an vahyinin Kadir ve kıymetidir. Surede geçen "gece" kelimesi vahyin inmeye başladığı anda ki cahiliye Arap toplumunun yaşantısı belirtir. Gece, karanlığı simgeler. Kötü bir kişiyi tanımlarken “Karanlık işlerin adamı” deriz. Cahiliye döneminde ki yaşantılarda bu karanlık işler yapan kişilerden daha da beterdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar cahil bir toplumdan bahsediyoruz.
            Cahiliye Arap toplumunu kısaca tanıyalım: Goldziher, Cahiliyeyi “barbarlık dönemi” olarak anlayıp tercüme etmişti. Cahiliye çağı, bilgisizlik çağı demektir. İslâmiyet aydınlanma ve bilgi devridir ve bu anlamda Cahiliye çağının karşıtıdır. Çevresindeki yaşayan başka toplumlara göre medeniyet bakımından çok geri kalmış, dini inanç konusunda bilgisiz ve gaflet içerisindedir. Buna bir örnek; Allah’a daha yakın olabilmeleri için putlara yönelmeleridir. Cahiliyenin karşıtının hilim (hilm) olduğunu belirtir. Hilim kelimesi “metanet, güç, fiziki bütünlük ve sağlık, teenni, sükunet, bağışlama, yumuşak huyluluk, ahlâk ve karakter sağlamlığı, fazla duygusal olmama, ihtiyat ve ılımlılık” gibi manalara gelir. Buna göre, günümüzde “medenî insan” diye adlandırılan kişidir. Bunun zıddı olan cahil ise “azgın, arzularının esiri, hayvani içgüdülerini takip eden, vahşi, şiddet taraftarı ve aceleci bir karaktere sahip” yani “barbar kimse” dir. Bu anlamdaki Cahiliye, barbarlık ve vahşetin hüküm sürdüğü dönemdir. Cahiliye Araplarında, insan fıtratının ve aklının kabullenmekte zorlandığı bazı inanış ve davranışlar yaygın olarak kabul edilmekteydi.

             Kur’an’ın ima ettiği önemli bir hakikat, cahiliyenin karanlık gecesidir. Yüce Allah vahyi ile bu karanlığa ışık tutmaktadır. Dünya hayatını gece gibi düşünürsek, takva sahiplerinin ahiret hayatını da bu gecenin sabahı diyebiliriz. Bu ayetler insanın içine işleyen sevecen, parlak ve sanki bir ışık seli yaymaktadır. Bu ışık Yüce Allah'ın ışığıdır. Vahyin yaydığı ışıktır. Kur'an'da vahyin indirilmesinden söz edilen tek gece Kadir Gecesi’dir.

            Kadir suresinde sözü geçen gece, Duhan suresinde anılan gecedir. Orada Yüce Allah şöyle buyuruyor.

Duhan Suresi 3-6. Ayet;

Biz bunu bereketli bir gecede indirmişizdir. Onunla uyarılarda bulunmaktayız. Karara bağlanmış her iş, o gece paylaştırılır. O işlerin kararı tarafımızdan verilmiştir. Biz elçiler göndeririz.

Onlar Sahibinden bir iyilik olarak gönderilir. Çünkü o, sizi dinler ve her şeyi bilir.

            Kadir Suresinin 1. Ayetinden başlayarak, Kadir Gecesi Kur’an’ın indirildiği, inişinin bin aydan kıymetli olduğu, meleklerle bu işin gerçekleştiğini buyurmaktadır.
Kadir Suresi 5. Ayette de;
O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.
           
Ayetler indikçe ve insanlar Allah’ın emirlerine itaat ettikçe dünya ve Ahirette gün ağaracak, sağlık ve mutluluk gelecektir.
           
Yüce Allah Bakara Suresinde de bu gecenin Ramazan gecelerinden birisi olduğunu açıklar.
Bakara Suresi 158. Ayet:

Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir.

İsra Suresi 81. Ayet;
Ve yine de ki: "Değişmeyen gerçek geldi, sahte ve tutarsız olan yıkılıp gitti; zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!"
            Yüce Allah’ın Nebi Âdem’den günümüze değişmeyen yasası insanlar tarafından sürekli tahrifata uğratılmıştır. Son kez resulün gelişiyle bu değişim eski haline dönüşüme geçmiştir. Kitabımız Kur’an’ı Kerim’de hiçbir değişiklik olmamıştır. Sadece harekesiz ve noktasız olan orijinal Kur’an’a bunlar sonradan eklenmiştir. Bunun sebebi Arapça bilmeyenlerin okumasını rahatlatmak içindir. Anlamında hiç bir değişim olmamıştır. Bu demek değildir ki Nebi Muhammed ölümünden sonra 1400 yıl geçti ve dinimizde değişim olmadı. Değişimin olmaması için bütün İslam âleminin Kur’an’a hakkıyla iman etmesi gerekmektedir.
            Demek istiyorum ki şükürler olsun Kitabımız da problem yok; ancak ne yazık ki Kitabımıza sahip olan da yok. Anlamadan seslendirmekle meşgulüz. Rivayetleri Arapça olmasına rağmen rahatlıkla çevirebiliyoruz. Kur’an’ı biz anlayamazmışız. Haşa Allah bize çevrilemez anlaşılmaz bir kitap mı göndermiş
. (16/44) Bu düşünceyle hakkı bırakıp batılın peşine düşeriz. Hâlbuki gerçeği batılın üzerine fırlatıp işini bitirebiliriz. Çünkü hak geldiğinde batıl yok olur. İftiraları Allah’a yakıştıranın vay haline…
Enbiya Suresi 18. Ayet:
Tersine, Biz (gerçek bir yaratma eylemiyle) hakkı batılın başına çarparız da bu onu paramparça eder ve böylece beriki yok olur gider. O halde, (Allah'a) yakıştırdığınız şeylerden ötürü yazıklar olsun size!
           
İman edip salih amel işleyenler, Allah’ı çok ananlar, haksızlığa, zulme karşı mücadele edenler, bunlar, takva yolunda ki kimselerdir. Allah’ın ayetlerini kabul etmeyen, zulüm eden kişiler, ettiklerini fazlasıyla bulacaklardır. Şirkin, küfrün, zulmün, adaletsizliğin, haksızlığın varacağı yer bellidir.
Şuara Suresi 227. Ayet:

Ama inanan, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan, Allah'ı sıkça anan, (sadece) haksızlığa uğratıldıktan sonra kendilerini savunan ve haksızlık yapanların, hangi devrimle devrileceklerini er geç görecekleri (konusunda Allah'ın vaadine güvenen şairler) bu hükmün dışındadır!
           
Kur’an’ın inişi neticesinde Mekke toplumunda bir devrim de gerçekleşmiştir. Mekkelilerin tepesine çökmüş karanlık, aydınlanmıştır. İşte bu gece; Kur’an’ın inmeye başladığı, Mekkelinin ve tüm İslam âleminin Kadir Gecesi’dir. Bu gece bin aydan hayırlıdır. Kur'an'da bu gibi yerlerde geçen sayı, olayın değerini sayılarla sınırlama amacı taşımaz. Bu sadece çokluğu ifade etmek içindir. Binlerce yıllar geçmesine rağmen, insanların hayatlarında bu gecenin sağladığı değişimlerin nebzesini bile kalmamıştır. Bu gece, Kur'an'ın inanç sistemini, yeryüzüne ve vicdanlara yaydığı terbiyeyi, içermesi bakımından büyük bir gecedir.
            Nebi Muhammed'in Risalet’le buluşturulduğu gece,
Kadir Suresi ile belirtiliyor. Vahyin mesajıyla buluşan her kişi için, yeni bir kadir söz konusu edilmektedir. Kadir Gecesi, miladi 610 yılında yaşandı. Şimdi de yıldönümleri kutlanmaktadır. Hâlbuki Kur'an'la buluşulan her an Kadir'dir. Resul'e iman etmeyen Medine Yahudi’leri, önemli kişilerinin yaptıkları ile öğünürler, Müminlere; "İsmailoğluları içerisinde bin ay cihat etmiş kimseler bulunmaktadır." Diye böbürlenirlerdi. Bizimkiler de "Kadir gecesi sizin bahsettiğiniz bin aydan daha hayırlıdır." diyerek karşı atağa geçmişlerdir. Bunu söylemek deki gayeleri Yahudileri alt etmektir.
            O gece Allah'tan bir lütuf ve rahmet olmak üzere vahyi Nebi Muhammed'in kalbine ilham ve ilka ile zikredilmiştir.
            Bir rivayet paylaşarak devam edelim:
“Kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek, Kadir Gecesi’ni ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır.”
Bu rivayet sizce doğru mu? Nebi Muhammed’in böyle bir şey söylemiş olması mümkün mü?
Böyle bir söz söylemiş olsa, Nebi Muhammed her yıl kutlamaz mıydı? Yoksa vahyin ilk indiği geceyi bilmiyor muydu? Tam tarihi bildiremez miydi? Gün aramaya ne gerek vardı…
            Henüz kendimize inmeyen Kur’an’ın 1400 yıl önce inmeye başladığı günü kutluyoruz. Geceyi ibadetle geçirdiğimizde, kurtuluşa ereceğimizi sanıyoruz. Ama yanılıyoruz! Bir günde kurtulabilmemizin ne dinle, ne de Yüce Allah’la hiçbir ilgisi yoktur. Asıl olan itaatte devamlılıktır. Bir günlük itaatle kimse Müslüman olamaz. Tevbe eden de ettiği an affedilmez. O kişi tevbesini ispat etmek zorundadır. İcraat gerekir. Ölüm anında Firavunda af dilemişti; ancak Yüce Allah Firavun’u bağışlamadı. (10/90-93) Çünkü terazinin sevap bölümüne konacak hiçbir şey yok…
Enbiya Suresi 47. Ayet:
 Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
           
Kadir Gecesi’ne kadar yapmadığımızı bırakmayalım, sonra bir gecede sütten çıkan ak kaşık olalım öyle mi? Bu olayın papazın takdis etmesi, günah çıkartmasından farkı ne?
Bir gece ibadet eşittir, bin ay ibadete... Bin ay ibadette 83 yıl yapar ki, bir gece ibadetle cennetin kapısını açtık bitti. Kadir Suresinde anlatılmak istenen bu değil. “Bin” çokluk (çok fazla) anlamında kullanılıyor. Kadir Gecesinin kıymeti, o gece indirilmeye başlanan vahiy nedeniyledir. Vahyin inip bir kenarda durmasından da bir hayır gelmez. Kapınızda son model otomobiliniz var. Direksiyonun başına geçip ondan yararlanmıyorsanız, o otomobilin size ne hayrı olabilir ki? Ancak bir köşede çürümeyi bekler. Aynen Kur’an’ın da evin bir köşesinde beklemesi gibi…
            Ayet bize ne demek istiyor: “Ey insanlar Kur’an sizler için indirilmiştir. Kur’an’la tanıştığın, rehber tuttuğun, hayatına taşıdığın her gece, her an bir ömür kadar değerlidir.”  Kur’an bize inmemiş, onunla tanışmamışsak, aydınlanmamız da mümkün değildir. O zaman kutlanan Kadir gecelerinin de bir anlamı kalmıyor.
            Kur’an’a göre insan normalde manen bir ölüdür. O’na can veren ruh veren vahiydir. İnsan Kur’an’ı ne kadar hayatına taşıyabilirse o insan kadar canlanır, karanlıktan aydınlığa doğru yol alır. Günümüz Müslümanının en önemli sorunu, kendilerine hayat veren Kur'an ile iletişimlerinin bozuk olmasıdır. Kur'an Müslüman’ın kalbidir. Kalpsiz yaşam, ölü bir hayattır.
Ne zaman Kur’an’la tanışır, iletişim sağlar, hayatımıza Kur’an’ı rehber edinirsek işte o an Kadir Gecesi’dir. Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın ilk on gününde, son on gününde veya ortadaki on günde aramamız anlamsız. Kadir Gecesini yaşamak, onu ihya etmek istiyorsak Allah’ın vahyine kulak vermemiz vahyi hayata taşımamız yeterlidir. Kadir Gecesini her an yaşamak ve yaşatmak dileğiyle...

Doğrularım Allah'a yanlışlarım ise bana aittir.                                                  

                                                                                                                 Aydın ORHON

 

  NEBİ İSA GERİ DÖNECEK Mİ? Nebi İsa’nın kıyametten önce yeniden dünyaya geleceği düşüncesi, İslam dünyasında uzun zamandır kabul gören in...