KABİR AZABI, TELKİN VE DİNİ PARÇALAMA: KUR’AN MERKEZLİ BİR ELEŞTİRİ

KABİR AZABI, TELKİN VE DİNİ PARÇALAMA: KUR’AN MERKEZLİ BİR ELEŞTİRİ

Ölümle başlayan süreç nasıl anlaşılmalı

İnsanlık tarihi boyunca ölüm, en çok korkulan ve en çok merak edilen eşik olmuştur. Ölümün ardından ne olduğu sorusu, çoğu zaman aklımızdan değil kalbimizden sorulur. Belirsizlik korku üretir, korku ise anlatılar doğurur. İşte tam bu noktada din devreye girer. Ancak mesele şu: Anlatılanlar Allah’ın anlattıkları mı, yoksa insanların korkularından ürettikleri mi?

Kur’an’a göre ölüm, dünya hayatının bitişidir. İnsan için bilinçli hayat burada sona erer. Bundan sonra başlayacak olan ikinci hayat ise kıyametle, yani yeniden dirilişle mümkündür. Kur’an bu süreci son derece net bir şekilde anlatır. Ölüm ile diriliş arasında, insanların yaşadığı bilinçli bir azap, sorgu ya da bekleme sürecinden söz etmez.

“Dünya hayatında onlara azap vardır. Ahiret azabı ise daha şiddetlidir.” (Ra’d 13/34)

Bu ayette dikkat çeken nokta şudur: Azap iki yerde zikredilir. Biri dünya, diğeri ahiret. Üçüncü bir ara durak yoktur. Kabir diye ayrı bir azap alanı tarif edilmez.

Kalem suresinde de benzer bir vurgu yapılır:

“Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür.” (Kalem 68/33)

Eğer ölümden hemen sonra başlayan bağımsız bir azap süreci olsaydı, Kur’an’ın bunu açıkça belirtmesi gerekirdi. Çünkü Kur’an, ceza ve mükâfat konularında son derece ayrıntılıdır. Cennet ve cehennem tasvirleri bunun en açık örneğidir.

Diriliş anı ve insanın şaşkınlığı

Kur’an, diriliş anını anlatırken ilginç bir psikolojiye işaret eder. İnsanlar uyandırıldıklarında şaşkındır. Hatta yaşadıkları süreyi çok kısa zannederler:

“Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?” derler. (Yasin 36/52)

Bu ifade çok çarpıcıdır. Eğer insanlar kabirde uzun süre azap çekmiş olsalardı, ilk tepkileri bu olmazdı. Azap hatırlanır, bilinç kaybolmazdı. Oysa Kur’an, ölüm ile diriliş arasındaki sürenin adeta bir uyku gibi geçtiğini bildirir.

Rum suresinde de aynı tablo çizilir:

“Kıyamet koptuğu gün, suçlular dünyada sadece kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler.” (Rum 30/55)

Bu ayetler bize şunu söyler: Ölümden sonra bilinçli, uzun, acılı bir bekleyiş anlatısı Kur’an’a ait değildir. Bu anlatı, daha çok insan zihninin ürettiği bir korku senaryosudur.

Kabir azabı inancı nereden çıktı

Kabir azabı inancı, Kur’an’dan değil, rivayet kültüründen beslenir. Bu inancı savunanlar genellikle Mü’min suresi 46. ayeti delil gösterir:

“Sabah akşam ateşe arz edilirler. Kıyamet günü de: ‘Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun’ denir.” (Mü’min 40/46)

Bu ayet dikkatlice okunduğunda, azabın kıyamet günüyle ilişkilendirildiği görülür. Ayetin sonunda açıkça kıyamet günü ifadesi geçer. Ayrıca Hud suresinde Firavun’un kıyamet günü halkını ateşe sürükleyeceği belirtilir:

“O, kıyamet günü kavminin önüne düşer ve onları ateşe götürür.” (Hud 11/98)

Eğer kabir azabı Kur’an’da temel bir inanç olsaydı, bu konu tek bir ayete muhtaç bırakılmazdı. Tıpkı salat, oruç, ahiret gibi konular gibi açık ve net şekilde anlatılırdı.

Telkin meselesi ve ölüyle iletişim iddiası

Bugün birçok toplumda cenaze sonrası yapılan telkin uygulaması, ölüyle bir iletişim kurulduğu varsayımına dayanır. Oysa Kur’an’a göre ölüyle iletişim mümkün değildir. Ölüm bilincin kapanmasıdır.

Kur’an bu durumu net biçimde ifade eder:

“Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin.” (Fatır 35/22)

Bu ayet, ölüye seslenmenin, telkinde bulunmanın anlamsızlığını açıkça ortaya koyar. Eğer ölü duymuyorsa, ona öğüt vermenin, ona hatırlatmada bulunmanın dini bir karşılığı olamaz.

Günlük hayattan bir örnek düşünelim. Derin uykuda olan birine karmaşık talimatlar vermeye çalıştığınızı düşünün. Ne söylediğinizin bir anlamı olur mu? Telkin de buna benzer bir durumdur. İyi niyetle yapılsa bile, Kur’an’ın ortaya koyduğu bilinç tanımıyla uyuşmaz.

Korku üzerinden inşa edilen din

Kabir azabı ve telkin gibi uygulamalar, çoğu zaman insanları diri tutmak için değil, korku altında tutmak için kullanılmıştır. Korku, kısa vadede itaat üretir ama uzun vadede samimiyeti yok eder.

Kur’an’ın yöntemi korkutmak değil uyarmaktır. Tehdit değil bilinç inşasıdır. Bu yüzden Kur’an’da sorumluluk hep dirileredir. Ölüye değil, yaşayan insana hitap edilir.

“Her nefis kazandığından sorumludur.” (Müddessir 74/38)

Din nasıl parçalandı

Kur’an, dinin tek kaynaktan alınmasını ister:

“Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” (Şura 42/13)

Ancak tarih boyunca Kur’an’ın yanına başka kaynaklar eklenmiş, bu eklemeler zamanla asıl kaynağın önüne geçmiştir. Mezhepler, tarikatlar, cemaatler kendi yorumlarını dinin yerine koymuş, din parçalara ayrılmıştır.

Allah bu durumu açıkça sorgular:

“Yoksa Allah’ın izin vermediği bir dini mi uydurdular?” (Şura 42/21)

Kur’an’ın yeterliliği meselesi

Kur’an kendisini apaçık olarak tanımlar:

“Bu kitap, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da ayrıntılı olarak açıklanmıştır.” (Hud 11/1)

Buna rağmen birçok kişi Kur’an’ı yeterli bulmamış, onu açıklamak adına rivayetlere başvurmuştur. Oysa açıklama Allah’a aittir.

“Onun açıklaması da bize aittir.” (Kıyamet 75/19)

Kabir korkusunun çocuklukta zihinlere yerleşmesi

İnsanların kabir azabı anlatılarına bu kadar güçlü biçimde bağlanmasının en önemli sebeplerinden biri, bu anlatıların çok erken yaşlarda zihinlere yerleştirilmesidir. Çocukluk, sorgulamanın değil kabullenmenin dönemidir. Bu dönemde anlatılan her şey, doğru–yanlış süzgecinden geçirilmeden hafızaya kazınır.

Birçok insan için din, Allah’ı tanımadan önce kabri tanımakla başlar. Henüz hayatın anlamını kavramadan, ölüm sonrası korku sahneleriyle karşılaşan çocuk, dini sevgiyle değil endişeyle öğrenir. Bu durum zamanla Allah algısını da bozar. Merhamet eden, bağışlayan bir Rabb yerine; sürekli gözetleyen ve cezalandıran bir Allah tasavvuru oluşur.

Oysa Kur’an, tebliğin yöntemini korku üzerine değil, hikmet üzerine kurar:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.” (Nahl 16/125)

Korku üzerinden inşa edilen bir din dili, insanı bilinçlendirmez; sadece sindirir. Bu yüzden birçok insan yetişkin olduğunda ya dini tamamen terk eder ya da korkuyla şekillenmiş bir dindarlığın içinde sıkışıp kalır.

Masalla din arasındaki çizgi

Kabir azabı anlatılarının önemli bir kısmı masalsı unsurlar taşır. Yılanlar, akrepler, sıkışan kabirler, sorgu melekleriyle yapılan diyaloglar… Bu anlatılar Kur’an’da yoktur. Ancak anlatım diliyle o kadar canlıdır ki, dinî gerçeklik gibi algılanır.

Masalın özelliği, duyguyu harekete geçirmesidir; gerçeği değil. Kur’an ise duyguyu değil bilinci hedef alır. Kur’an’ın anlatım dili sade, ölçülü ve öğreticidir. Kur’an’da korku vardır ama bu korku bilinç doğurur. Masallardaki korku ise paniğe yol açar.

“İşte bu, Allah’ın ayetleridir; onları sana gerçek olarak okuyoruz.” (Bakara 2/252)

Bu ayet, Kur’an’ın anlatısının masal değil hakikat olduğunu vurgular. Hakikat süslenmez, abartılmaz, korku tiyatrosuna dönüştürülmez.

Ahiret inancı korku değil sorumluluk üretir

Kur’an’da ahiret inancı, insanı korkuyla felç eden bir inanç değil; sorumluluk bilinci kazandıran bir inançtır. Hesap fikri, insanı daha dikkatli yaşamaya çağırır. Ancak bu çağrı, ölümden sonra hemen başlayacak bir işkence tehdidiyle yapılmaz.

“Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür. Kim zerre kadar kötülük yaparsa onu görür.” (Zilzal 99/7–8)

Bu ayet, ahiret inancının özünü özetler. Ölçü adalettir. Ani cezalar, gizli sorgular, bilinçsiz azap sahneleri değil.

Kur’an’a göre insan, yaptıklarının karşılığını dirilişten sonra alacaktır:

“Sonra kıyamet günü Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” (Mücadele 58/7)

Bu ifade çok nettir. ‘Sonra’ kelimesi, ölümden hemen sonra değil, kıyamet gününü işaret eder.

Otorite, korku ve din dili

Kabir azabı anlatılarının bu kadar yaygınlaşmasının bir diğer sebebi de din diliyle kurulan otorite ilişkisidir. Korku, otoriteyi besler. Otorite ise korkuyu diri tutmak ister. Bu döngü, tarih boyunca sadece din alanında değil, siyasette ve toplumsal yapılarda da sıkça kullanılmıştır.

Din adına konuşan kişi, eğer insanlara sürekli olarak görünmeyen tehditler sunuyorsa, kendisini vazgeçilmez hâle getirir. Çünkü korkutulan insan rehbere muhtaçtır. Kabir azabı anlatıları da bu rehberlik ihtiyacını sürekli canlı tutar. İnsan, bilmediği ve kontrol edemediği bir alanda yalnız kalmamak için anlatıcıya tutunur.

Kur’an ise bu bağımlılık ilişkisini reddeder. İnsan ile Allah arasına aracı yerleştirmez:

“Onlar, hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabb’ler edindiler.” (Tevbe 9/31)

Bu ayet, ibadet edilen putlardan değil; sorgulanmadan itaat edilen otoritelerden söz eder. Dini bilgi tekeline alan her yapı, bu uyarının muhatabıdır.

Korkunun ibadet üretmesi samimiyet üretmez

Korkuyla yapılan ibadet, davranışı doğurur ama niyeti dönüştürmez. İnsan korktuğu için yapar, anladığı için değil. Kur’an ise ibadetin bilinçle yapılmasını ister.

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; Allah’a ulaşan sadece sizin takvanızdır.” (Hac 22/37)

Bu ayet, şekil ile öz arasındaki farkı net biçimde ortaya koyar. Kabir azabı korkusuyla yapılan ibadet, şekli çoğaltabilir ama takvayı derinleştirmez.

Kur’an neden kabri değil hayatı merkeze alır

Kur’an’ın sürekli olarak hayata vurgu yapmasının sebebi basittir: Değişim burada mümkündür. Ölümden sonra değil, hayattayken dönüşüm vardır.

“Ey iman edenler, Allah ve Resulü sizi, size hayat verecek şeye çağırdığında icabet edin.” (Enfal 8/24)

Bu ayet, dinin yönünü gösterir. Din mezara değil hayata hitap eder. Kabir merkezli bir din algısı, Kur’an’ın yönünü tersine çevirir.

Rivayetle inşa edilen dinin kaçınılmaz sonucu

Kur’an yerine rivayetlerin merkeze alındığı bir din anlayışı, zamanla kendi gerçekliğini üretir. Bu gerçeklik Kur’an’la çeliştiğinde bile sorgulanmaz, çünkü duygusal bağ daha güçlüdür.

Kur’an bu durumu önceden haber verir:

“Onların çoğu zanna uyar. Zan ise haktan hiçbir şey kazandırmaz.” (Yunus 10/36)

Zan üzerine kurulu bir din, korkuyu büyütür, bilinci küçültür.

Modern insan neden hâlâ kabir korkusuna ihtiyaç duyuyor

Modern çağ, insanı bilgiyle kuşattı ama anlamla doyuramadı. Teknoloji gelişti, hayat hızlandı, imkânlar arttı; fakat insanın içindeki varoluş soruları azalmadı. Aksine daha da derinleşti. Modern insan, geçmişe göre daha fazla şeye sahip ama neye tutunacağını daha az biliyor. İşte bu boşluk, korku merkezli din anlatılarına yeni bir alan açtı.

Eskiden kabir korkusu cehaletten beslenirdi. Bugün ise belirsizlikten besleniyor. Modern insan, ölümün kesinliğini biliyor ama ölüm sonrası anlamı netleştiremiyor. Kur’an’ın sunduğu sade ahiret tasavvuru yerine, detaylı ve ürkütücü senaryolar daha “somut” geliyor. Çünkü somut korku, soyut sorumluluktan daha kolay yönetiliyor.

Kur’an ise modern insanın bu kaçışını önceden tarif eder:

“İnsan, önünde olanı inkâr etmek ister.” (Kıyamet 75/5)

Bu ayet, sorumluluğu erteleme psikolojisini anlatır. Kabir merkezli din anlayışı da benzer bir işlev görür. İnsan, hayatını düzeltmek yerine korkularını ölüm sonrasına taşır.

Anlam boşluğu ve hazır cevap arayışı

Modern insanın en büyük problemi anlam boşluğudur. Hayatın neden yaşandığı, neyin değerli olduğu, neyin kalıcı olduğu soruları net cevaplar bulamaz. Bu noktada karmaşık ve korkutucu din anlatıları, sahte bir doyum sağlar. Çünkü zor sorular yerine hazır cevaplar sunar.

Kabir azabı anlatıları, düşünmeyi değil itaat etmeyi teşvik eder. Oysa Kur’an sürekli olarak düşünmeyi emreder:

“Hiç düşünmez misiniz?” (Bakara 2/44)

Düşünmeyen insan, korkuyla yönlendirilmeye açıktır. Bu yüzden modern insan, bilgiye rağmen korku merkezli din diline teslim olabilmektedir.

Görünmez tehdit çağında din

Modern dünyada tehditler çoğu zaman görünmezdir: Ekonomik kriz, gelecek kaygısı, yalnızlık, anlamsızlık… Kabir korkusu bu görünmez tehditlere dini bir biçim kazandırır. İnsan, kontrol edemediği şeyleri bir anlatı içine yerleştirerek kendini güvende hissetmeye çalışır.

Kur’an ise güveni korkuda değil, bilinçte kurar:

“Bilin ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d 13/28)

Bu ayet, huzurun kaynağını gösterir. Kabir korkusu geçici bir disiplin sağlar ama kalıcı huzur üretmez.

Kur’an’ın sunduğu alternatif: Sorumluluk merkezli inanç

Kur’an, modern insana korku değil yön sunar. Kabir merkezli değil hayat merkezli bir din anlayışı kurar. İnsan, mezarda değil hayatta sınavdadır.

“Bugün herkes kazandığının karşılığını görecektir.” (Câsiye 45/28)

Bu ayet, hesabın zamanını ve yerini netleştirir. Belirsiz ara azaplar değil, açık bir hesap günü vardır.

Kur’an’ın çağrısı nettir: Korkuyla değil bilinçle yaşa. Rivayetlerle değil vahiy ile yönünü bul.

Sonuç

Kabir azabı ve telkin gibi uygulamalar Kur’an’ın değil; korkunun, alışkanlığın ve rivayet kültürünün ürünüdür. Kur’an ölümden sonra değil, dirilerden sorumluluk ister. Din korkuyla değil bilinçle yaşanır.

Allah’ın kitabı, insanı baskı altına almak için değil; insanı ayağa kaldırmak için indirilmiştir.

“Allah size zorluk çıkarmak istemez; sizi tertemiz kılmak ister.” (Maide 5/6)

Gerçek rehber Kur’an’dır. Onun dışındaki her söz, ne kadar eski, ne kadar yaygın ve ne kadar süslü olursa olsun insan sözüdür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun.
aydinorhon.com

 

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak Orta Yolun Sessiz Çağrısı İnsan, eline bir şey geçirdi mi onu ya fazlasıyla sıkar ya da ...