Allah’ın Kabul Ettiği Dualar Kur’an’a Göre Nasıldır?
Kardeşim, dua dediğimiz şey
çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. İnsanların büyük bir kısmı, hiçbir çaba
göstermeden sadece ellerini açıp istemeyi dua sanıyor. Hâlbuki Kur’an’a göre
dua, sadece dilekten ibaret değil; çaba, gayret ve fiille bütünleşmiş bir yöneliştir.
Allah, insanın kendi üstüne düşeni yapmadan, sadece sözle bir şeyler istemesini
kabul etmez. Çünkü Rabbimiz evrene öyle yasalar koymuştur ki, o yasalar
çerçevesinde çalışan, emek veren ve gayret gösteren sonuç alır.
Bir düşünelim; sınava
girecek bir öğrenci, derslerine gereği gibi çalışmadan sadece okunmuş kalem ya
da silgiyle başarılı olmayı umarsa, bu duanın kabul edilmesi mümkün müdür?
Elbette değildir. Allah, gayreti görür, emeği değerlendirir. Çalışan, çabalayan
ve sonunda Rabbine yönelenin duası kabul olunur. Ama kişi çalışmamış, neden
başaramadığını da araştırmamışsa, sadece “Allah’ım yardım et” demekle sonuç
değişmez. Çünkü Allah adalet sahibidir, sebepleri yaratmış, insanı da o
sebepler içinde imtihan etmektedir.
Aynı durum, çocuğu olmayan
bir kadın için de geçerlidir. Hiçbir tıbbi çaba göstermeden, nedenini
araştırmadan, gerekli tedbirleri almadan sadece dua etmek; Allah’ın yasalarını
yok saymaktır. Çünkü Allah, her şeyin bir ölçüyle yaratıldığını (Kamer 49) söyler.
Sebebe başvurmadan sonuç beklemek, hem evren yasalarına hem de vahyin
öğretisine ters düşer.
Yine bugün dünyada
milyonlarca insan açlık ve susuzlukla mücadele ediyor. Ellerini kaldırıp
“Allah’ım, onları doyur” demek elbette güzel bir niyettir ama Allah onları
doğrudan gökten rızık indirerek doyurmaz. Çünkü rızık, insanların eliyle
paylaşılması istenen bir emanettir. Rabbimiz, “O’nun rızkını arayın” (Ankebut
17) buyurur. Yani Allah, insanların birbirine vesile olmasını ister. Dua,
burada eyleme dönüşmeli; doyurmak için elinden geleni yapmak, paylaşmak,
üretmek şeklinde tezahür etmelidir. Aksi halde, dua ne kadar tekrar edilirse
edilsin sonuç değişmez.
Aynı şekilde mazlum
toplumların ellerini açıp “Allah’ım Amerika’yı kahret, İsrail’i kahret”
demesiyle de zulümler sona ermez. Çünkü Allah, zulmü ortadan kaldıracak gücü
bizzat insanlara vermiştir. Kur’an’da İsrailoğulları örneğiyle anlatılan
Talut-Calut kıssasında bu mesaj açıkça görülür.
Bak şimdi:
Bakara Suresi 246-251. ayetlerinde, İsrailoğulları’nın bir elçiden kendilerine
“Allah yolunda savaşacak bir lider” göndermesini istemeleri anlatılır. Ama
savaş zamanı geldiğinde çoğu korkup geri döner. Allah, “Zalimleri bilir” der
çünkü dua edip de işin fiiline gelince geri duran, Allah katında samimi
değildir. Talut’un ordusuna katılan az sayıda inanan ise sabırla, kararlılıkla
savaşır ve sonunda Allah’ın izniyle galip gelir. İşte bu olay bize şunu
öğretir:
Dua sadece istemek değil,
hazırlanmak, korkmadan mücadele etmek ve gayret etmektir.
Yani dua, “Allah’ım
düşmanlarımızı kahret” deyip oturmak değil; gerekli hazırlığı yapıp, Allah’ın
yardımını hak edecek bir tavırla ayağa kalkmaktır. “Rabbimiz, üzerimize sabır
yağdır, adımlarımızı sabit kıl ve inkârcı topluluğa karşı bize yardım et.” (Bakara
250) diyenler de bu bilinci taşımışlardır. Dikkat et, ayette önce dua değil,
savaş meydanındaki fiil var. Dua, fiille birlikte yükseliyor. Allah da o fiilin
içindeki samimiyete karşılık veriyor.
Sonuç şu kardeşim:
Allah’tan bir şey istediğinde, önce Allah’ın evrene koyduğu yasaları gör, o
yasalar çerçevesinde gayret et, sonra dua et. Çünkü Allah senin isteklerini
evrenin içine zaten yerleştirmiştir. Sen, o yasalarla uyum içinde hareket
ettiğinde Rabb’in zaten duana icabet eder.
Şimdi güzel bir soru
geliyor:
“O zaman yaptığımız fiil kadar mı duamız kabul olacak? Eğer öyleyse duanın bir
anlamı kalmıyor mu?”
Aslında tam tersi kardeşim;
duanın anlamı işte burada gizli. Dua, fiilin ruhudur. Eğer dua fiilden koparsa,
yalnızca boş bir temenni olur. Çalışmadan başarı, üretmeden bolluk, mücadele
etmeden zafer beklemek, Allah’ın düzenine ters düşmektir.
Bir sınav örneğini düşün.
Eğer bir dersten başarısız olmuşsan, muhtemelen o derse yeterince
çalışmamışsındır. O zaman dua, yeniden gayret etmekle başlar. “Olmayacak söze
âmin denmez” denmiştir ya, çok doğru bir sözdür. Çünkü Allah, sebeplerle
sonuçları bağlamıştır. Eğer senin duan, senin çabanı aşan bir isteği
içeriyorsa, Allah o duanın kabulü için senden seviyeni yükseltmeni, gayretini
artırmanı ister.
Kur’an’da bu ilkenin en
güzel örneklerinden biri Enfal Suresi 65 ve 66. ayetlerdir:
“Ey Nebi, müminleri savaşa karşı teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi kişi
olursa, iki yüz kişiyi mağlup ederler. Eğer yüz kişi olursa, inkârcılardan
binini yenerler.” (Enfal 65)
Ardından gelen ayette ise
şöyle denir:
“Şimdi Allah sizden yükünüzü hafifletti; sizde bir zaaf olduğunu bildi. Sizden
yüz kişi olursa, onların iki yüzünü yener. Çünkü Allah sabredenlerle
beraberdir.” (Enfal 66)
Bu iki ayet bazı inkârcılar
tarafından çelişki gibi gösterilir ama aslında çok derin bir mesaj taşır.
Birinci ayet Mekke dönemini, yani müminlerin az ama diri, diri ama imanlı
oldukları zamanı anlatır. O dönemde azınlık olmalarına rağmen dirayetliydiler,
çelik gibiydiler. Bu yüzden yirmi kişi iki yüz kişiyi yenecek güçteydi. Çünkü
iman, onların kalplerini çelikleştirmişti.
Ama Medine döneminde, yani
güç elde ettikleri dönemde bir rahatlama, bir rehavet oluştu. Allah da bunu
“Sizden zaafı gördü” diye ifade etti. Artık müminler çoğalmıştı ama içlerindeki
kararlılık azalmıştı. Bu yüzden oran düştü; artık yüz kişi iki yüz kişiye denk
geldi. Görüyorsun ya, ayetler aslında bir ruh halini anlatıyor. Allah, azimle
yapılan bir mücadelenin duasına yardım eder, tembelliğe, gevşekliğe değil.
Bir başka ifadeyle; dua,
imanla birleşmiş gayretin adıdır.
Fiil olmadan dua olmaz. Fiil, duanın bedene bürünmüş hâlidir.
Duanın Anlamı: Kur’an Ne
Diyor?
Şimdi üçüncü bir soru
geliyor:
“Kur’an’da dua ayetleri var. O zaman sadece istemekle olmuyor mu?”
Kur’an’a baktığında, dua
kelimesi elliden fazla yerde geçer ama dikkat et, her biri bir fiille, bir
eylemle birlikte anılır. Çünkü dua, sadece ses değil, yöneliştir. Mesela Zümer
Suresi 23. ayette şöyle denir:
“Allah, sözün en güzelini ikişerli bir kitap olarak indirdi. Rablerine karşı
kalpleri titreyenlerin derileri ürperir; sonra hem derileri hem kalpleri
Allah’ın zikrine yumuşar.”
Buradaki “ikişerli” ifadesi
çok manidardır. Yani her şeyin bir zıddı, her doğru sözün bir yanlış karşılığı
vardır. Dua da böyledir: doğru yapılan dua ve yanlış yapılan dua. Allah doğru
yolda gidenlerin dualarına icabet eder; yanlış yolda olanların dualarını ise
reddeder. Çünkü dua bir yöneliştir; yön yanlışsa sonuç da yanlış olur.
Mesela Maide Suresi 23-26.
ayetlerde, Musa ve kavmi arasındaki olayda bu çok açık görülür. Musa, kavmine
“Allah’ın nimet verdiği yere girin” der ama onlar korkup geri dururlar ve şöyle
derler: “Sen ve Rabbin git, siz savaşın; biz burada oturacağız.” Bu sözün
ardından Allah onlara kırk yıl boyunca o toprakları haram kılar.
Bak şimdi, bu olayda dua
nedir? Musa’nın “Hadi Allah yolunda yürüyelim” çağrısıdır. Ama kavim o çağrıyı
fiile dökmedi, korkup geri durdu. Sonuç olarak Allah da onların duasına değil,
Musa’nın gayretine destek verdi. Çünkü Allah, tembellere değil, çalışanlara
yardım eder. “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 66)
Aynı şekilde, Âdem’in iki
oğlu örneğinde de (Maide 27) durum aynıdır. Biri kurban sunar, diğeri de sunar
ama birininki kabul edilir, diğerininki reddedilir. Neden? Çünkü kabul edilen,
takvayla sunulandır. Ayet açıkça der ki: “Allah ancak takvayla hareket
edenlerden kabul eder.”
Yani dua, sadece söz değil;
takvayla, niyetle ve eylemle desteklenirse kabul edilir.
Kardeşim, iman etmek bile
insanı sorumluluktan muaf kılmaz. Çünkü iman, fiille desteklenmelidir.
Kur’an’da defalarca “İman edip salih amel işleyenler” ifadesi geçer. Bu ikisi
birbirinden ayrılamaz