ARKADAŞIM NEBİ MUHAMMED

ARKADAŞIM NEBÎ MUHAMMED

Şimdi başlığı bir kez daha oku.
Evet, bilerek böyle yazdım.
Çünkü biliyorum: Bu başlık bazılarını rahatsız edecek. Hatta kimileri daha ilk kelimede kaşlarını çatacak, kimileri “edepsizlik” diyecek, kimileri de okumadan hükmünü verecek. Ama olsun. Belki bu rahatsızlık, bir kişinin bile Kur’an’ı açıp bakmasına vesile olur. Belki bir kişi, yıllardır alışkanlıkla savunduğu bir düşünceyi yeniden gözden geçirir. Belki de sadece şunu sorar:

“Kur’an, Allah’ın elçisi hakkında gerçekte ne söylüyor?

Benim derdim tam olarak bu.

Biz, Nebî Muhammed’i çok sevdiğimizi söyleriz. Dillerimizden salavat düşmez. Camilerde adı geçtiğinde eller göğse gider, başlar öne eğilir. Sakal-ı Şerif ziyarete çıkarıldığında insanlar ağlar, cam fanusun önünde titrer, mendiller sürülür. Bunların hepsi “sevgi” olarak sunulur.
Ama sevgi, bilgiyle desteklenmiyorsa, zamanla alışkanlığa, ardından da fark edilmeden sapmaya dönüşebilir.

Kur’an’ın tanıttığı Nebî Muhammed ile bizim zihinlerimizde büyüttüğümüz Muhammed figürü arasında ciddi bir mesafe oluştuysa, işte orada durup düşünmek zorundayız.

“ARKADAŞINIZ” DİYE BAŞLAYAN BİR HİTAP

Kur’an’ın çok çarpıcı bir üslubu vardır. Allah, elçisinden bahsederken çoğu zaman şöyle der:

“Arkadaşınız…”

Bu ifade, sarsıcıdır. Çünkü mesafeyi kapatır. İlahi bir varlıktan değil, ulaşılmaz bir mitolojik kahramandan değil; içinizden birinden söz eder.

A‘raf Suresi 184. ayette bu gerçek apaçık ortaya konur:

“Onlar hiç düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Nebi’de) delilikten hiçbir eser yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.”

Bakın, ayetin dili çok nettir.
– Arkadaşınız
– Delilik yok
– Uyarıcı

Bu üç vurgu, aslında Nebî Muhammed’e yüklenen pek çok yanlış algıyı yerle bir eder.

Çünkü tarih boyunca sadece düşmanları değil onu anlamayan bazı takipçileri de Nebî Muhammed’i insan üstü bir noktaya taşıdı. Kimileri onu doğmadan mucize yapan hikâyeler anlattı, kimileri gölgesiz yürüttü, kimileri kâinat onun için yaratıldı dedi.
Oysa Kur’an, daha en baştan şunu söylüyor:

“O sizin gibi bir insan. Ama vahiy alan bir insan.”

DELİLİK İDDİASI VE KUR’AN’IN NET TAVRI

İlginçtir: Nebî Muhammed’e yöneltilen en eski ithamlardan biri “delilik”tir. Mekke müşrikleri, onun getirdiği mesajla yüzleşmek yerine, mesajı değersizleştirmeye çalıştılar.
Bugün de benzer bir refleks yok mu?
Bir düşünceyle yüzleşemeyen insan, o düşünceyi getiren kişiyi küçültmeye çalışmaz mı?

Kur’an bu ithama sadece bir yerde değil, defalarca cevap verir. Sebe Suresi 46. ayette şöyle buyrulur:

“De ki: ‘Size sadece bir öğüt veriyorum: Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın ve düşünün. Arkadaşınızda cinnetten eser yoktur. O, şiddetli bir azaptan önce sizi uyaran bir elçidir.’”

Buradaki vurgu çok değerlidir:
Düşünün.
Kur’an, iman etmeden önce bile düşünmeyi ister. Körü körüne bağlılık değil, bilinçli yöneliş talep eder.

Nebî Muhammed’in görevi burada netleşir:
O bir uyarıcıdır.
Ne tanrı, ne yarı tanrı, ne evrenin gizli yöneticisi.

UYARICI OLMAK NE DEMEKTİR?

Uyarıcı olmak, üstünlük taslamak değildir.
Uyarıcı olmak, insanları korkutarak kendine bağlamak hiç değildir.
Uyarıcı olmak; sevmediği hâlde gerçeği söyleyebilmektir.

Günlük hayattan düşünelim:
Gerçek bir dost, seni yanlışta gördüğünde susmaz. Kırılacağını bilse bile uyarır.
İşte Nebî Muhammed’in konumu tam olarak budur.

O, insanların hoşuna gitsin diye konuşmamıştır.
O, geleneklere dokunmuştur.
O, çıkar düzenlerini sarsmıştır.
O, putları sadece Kâbe’den değil, zihinlerden indirmeye gelmiştir.

Bu yüzden sevilmemiştir.
Bu yüzden yalnız kalmıştır.
Bu yüzden “deli”, “büyücü”, “şair” denmiştir.

Ama Kur’an, onun arkasında dimdik durur.

“BEN DE SİZİN GİBİYİM”

Fussilet Suresi 6. ayet, belki de bu konudaki en dengeleyici ayettir:

“De ki: ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.’”

Bu ayet, iki uç noktayı da kapatır.
– Onu sıradanlaştırıp değersizleştirmeyi
– Onu insanlıktan çıkarıp kutsallaştırmayı

Nebi Muhammed insandır.
Acıkır, üzülür, sevinir, hata yapmaktan sakınır, dua eder, korkar.
Ama aynı zamanda vahiy alır. İşte fark burada başlar ve burada biter.

Bizim örnek almamız gereken şey de budur:
Onun insan olarak vahye teslim oluşu.

CAMİDEKİ REFLEKSLER VE SORGULANMAYAN ALIŞKANLIKLAR

Bir camiye gir.
Allah’ın adı anıldığında huşu olur, evet.
Ama Nebî Muhammed’in adı anıldığında ne olur?

Eller göğse gider.
Sesler yükselir.
Toplu salavat getirilir.

Peki hiç düşündük mü:
Kur’an bunu emreder mi, yoksa biz mi zamanla böyle bir refleks geliştirdik?

Daha da önemlisi:
Aynı hassasiyeti Kur’an ayetleri okunurken gösteriyor muyuz?

Bir Sakal-ı Şerif ziyareti düşün.
Cam fanusun önünde insanlar ağlıyor.
Ama o fanusun yanında açık duran Kur’an’a bakan yok.

Bu bir çelişki değil mi?

Eğer Nebî Muhammed bugün aramızda olsaydı, sence hangisini işaret ederdi?
Camdaki sakalı mı, yoksa raftaki kitabı mı?

“YAŞAYAN KUR’AN” NE DEMEKTİR?

Sık duyduğumuz bir ifade vardır:
“Nebi yaşayan Kur’an’dır.”

Bu söz doğru anlaşılırsa çok değerlidir, yanlış anlaşılırsa çok tehlikelidir.

Yaşayan Kur’an demek,
Kur’an’ın yerine geçen insan demek değildir.
Kur’an’ın hayatta nasıl uygulanacağını gösteren insan demektir.

Bu yüzden Nebî Muhammed’in, Kur’an’a uygun olan yaşantısı örnektir.

Kur’an dışı bir söz, ona isnat edilse bile bağlayıcı değildir.
Çünkü Allah çok net bir uyarı yapar:

“Eğer elçi bize isnat ederek bazı sözler uydursaydı, onu kıskıvrak yakalardık…” (Hakka 44-46)

Bu ayet, Nebî Muhammed’i koruduğu kadar, bizim uydurduklarımızdan da korur.

ŞİRK TEHLİKESİ VE SEVGİNİN SINIRI

Nisa 116. ayet, bu konunun mihenk taşıdır:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.”

Şirk, sadece “Allah’ın yanında başka tanrılar” demek değildir.
Şirk bazen aşırı sevgidir.
Şirk bazen sorgusuz yüceltmedir.
Şirk bazen “o olmasaydı Allah bizi sevmezdi” demektir.

Oysa Allah, sevgisini kimseye devretmez.

Nebî Muhammed’in en büyük mücadelesi de zaten buydu:
İnsanları Allah ile araya kimseyi koymamaya çağırmak.

SON SÖZ: GERÇEK SEVGİ

Gerçek sevgi,
– Bilerek sevmektir
– Tanıyarak bağlanmaktır
– Abartmadan örnek almaktır

Ben Nebî Muhammed’i bu yüzden “arkadaşım” diye anıyorum.
Çünkü Kur’an böyle diyor.
Çünkü o, benim gibi bir insanın, vahye tutunarak nasıl ayağa kalkabileceğini gösterdi.

Onu ilahlaştırmaya değil,
Onun gibi vahye teslim olmaya ihtiyacımız var.

İşte gerçek salavat da budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.comFormun Üstü

 

 

  ELÇİLER ARASINDA AYIRIM YOKTUR 2/136 ayeti şöyle der: “Deyin ki: Biz Allah’a, bize indirilenlere, Resül İbrahim, İsmail, İshak, Yakup...