Helâk: Gökten Yağan Taşlar Değil, Kopan Bağlar

 Helâk: Gökten Yağan Taşlar Değil, Kopan Bağlar

Kur’an’da anlatılan helâk kıssalarını okurken çoğumuzun zihninde benzer sahneler canlanır: Gökyüzünden inen azap, yerin yarılması, kasırgalar, tufanlar, çığlıklar… Sanki helâk, bir anda gelen ilahî bir öfke patlamasıdır. Sanki Allah, bir gün sabrını yitirir ve bir toplumu ansızın siler. Oysa Kur’an, dikkatle okunduğunda bambaşka bir şey anlatır. Helâk, gökten inen bir taş yağmurundan önce başlar. Hatta çoğu zaman o taşlar hiç yağmaz. Çünkü asıl helâk, kalpte ve zihinde yaşanır. Asıl helâk, vahiy ile bağın kopmasıdır.

Bu bölümde, Kur’an’ın helâk anlatılarını klasik algının ötesine taşıyarak, meseleye bir “toplumsal yasa” olarak bakmaya çalışacağız. Sohbet eder gibi, acele etmeden, ayetlerin işaret ettiği derinliği birlikte düşünerek… Çünkü Kur’an kıssaları ve darb-ı meselleri masal değil, tarih kitabı da değil; insanın ve toplumun nasıl çöktüğünü anlatan Kur’an’ın kendine özgün anlattığı örneklerdir.

 

Helâk: Bir Son Değil, Bir Süreç

Kur’an’da helâk kelimesi geçtiğinde çoğu insanın zihninde ani bir yok oluş belirir. Oysa Kur’an’ın dili, böyle bir ani yıkımı merkeze almaz. Tam tersine, helâk uzun bir sürecin nihai sonucudur. Bir toplum, hakikatle bağını kopardığında, bu kopuş hemen gökten bir ceza indirmez. Önce zihinsel bir çözülme başlar. Ardından ahlaki kayma gelir. Sonra adalet duygusu zayıflar. Zulüm normalleşir. En sonunda ise toplum kendi içinden çürüyerek çöker.

Bu çok önemli:
Kur’an’da hiçbir kavim “bir gecede” helâk edilmez. Hepsine nebi gelir, hepsine hakikat anlatılır, hepsine süre tanınır, hepsine uyarılar yapılır. Helâk, uyarıların ısrarla reddedilmesinin ardından gelir. Yani helâk, Allah’ın sabırsızlığı değil; insanların ısrarcı körlüğüdür.

Fatır Suresi 45. ayet bu hakikati çok net bir şekilde ortaya koyar:

“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları hemen yakalayacak olsaydı, yer üzerinde hiçbir canlı kalmazdı. Fakat O, onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.”

Bu ayet, helâk anlayışımızı kökten değiştirir. Çünkü burada Allah’ın “hemen cezalandırmaması” özellikle vurgulanır. Demek ki helâk, ani bir tokat değil; ertelenmiş bir sonuçtur. İnsan kendi eliyle helâkını hazırlar, Allah ise mühlet verir.

 

Vahiy ile Bağın Kopması: Asıl Felaket

Kur’an’da anlatılan bütün helâk kıssalarının ortak paydası şudur: Vahiy ile bağın kopması. Ne tufan, ne deprem, ne kasırga… Bunların hiçbiri asıl sebep değildir. Bunlar, çökmüş bir yapının görünen son sahnesidir. Asıl çöküş, vahyin rehberliğinin terk edilmesiyle başlar.

Bir toplum vahyi terk ettiğinde ne olur biliyor musun?
Önce doğru ile yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaşır.
Sonra güçlü olan haklı sayılmaya başlanır.
Ardından zulüm, düzenin bir parçası hâline gelir.
En sonunda da herkes, kendi hevasını din edinir.

Şura Suresi 14. ayet tam da bu süreci anlatır:

“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki haksızlık ve taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler…”

Dikkat et…
Ayet “cehalet yüzünden” demiyor.
“Bilgi yoktu” demiyor.
Tam tersine, ilim geldikten sonra diyor.

Yani bozulma bilgisizlikten değil; niyet bozukluğundan başlıyor. Hakikat geliyor ama insanlar onu kendi çıkarlarına göre eğip büküyor. Herkes, ilmi hakikate ulaşmak için değil; karşısındakine üstünlük kurmak için kullanıyor. İşte bu noktada ihtilaf başlıyor. Ama bu ihtilaf, fikir ayrılığı değil; adaletin terk edilmesidir.

 

İhtilaf ve Zulüm: Helâkın İkiz Kardeşi

Kur’an’daki helâk anlatılarında ihtilaf kelimesi sık sık karşımıza çıkar. Ama bu ihtilaf, bugün anladığımız anlamda “farklı düşünmek” değildir. Kur’an’daki ihtilaf, hakikatin parçalanmasıdır. İnsanların kendi hevalarını hakikat yerine koymasıdır.

Şura Suresi 21. ayette bu durum şöyle anlatılır:

“Yoksa Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din kılan ortakları mı var? Eğer fasıl (erteleyen bir hüküm) olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi.”

Bu ayet, helâkın nedenini çok net bir şekilde ortaya koyar:
İnsanların Allah’ın dini yerine kendi ürettikleri dini koymaları.

Bu çok kritik bir nokta. Çünkü çoğu zaman insanlar “Biz dine karşı değiliz” der. Ama aslında karşı oldukları şey, vahyin kendisidir. Onun yerine gelenekleri koyarlar, kültürü koyarlar, güç ilişkilerini koyarlar, ideolojileri koyarlar. Böylece din, Allah’ın indirdiği olmaktan çıkar; insanların şekillendirdiği bir araca dönüşür.

Bu noktadan sonra zulüm kaçınılmazdır. Çünkü vahyin olmadığı yerde adalet, güçlü olanın keyfine kalır. Ve zulüm, helâkın en belirgin işaretidir.

 

KISA KISA…

Helâk: Toplumun Kendi Kendini Çökertmesi

Kur’an’da helâk edilen kavimlerin hiçbirinde şu tabloyu görmeyiz:
“Toplum düzgündü, adalet vardı, insanlar merhametliydi ama Allah onların din günü nereye gideceği yeri belirledi.”

Hayır.
Her kavimde önce bozulma başlar.
Her kavimde zulüm yayılır.
Her kavimde hakikat susturulur.
Her kavimde uyarıcılar alaya alınır.

Nuh’un kavmi, müminliğiyle alay ediyordu.
Lut’un kavmi, ahlaki çözülmeyi normalleştirmişti.
Semud kavmi, gücünü ilahlaştırmıştı.
Âd kavmi, büyüklük kompleksine kapılmıştı.
Musa’nın kavmi, her şekilde isyan ediyordu.

Helâk sahne değişir ama senaryo hep aynıdır.

 

Hac 40: Hakikat Susturulursa Hayat Da Susturulur

Hac Suresi 40. ayet, helâk meselesine bambaşka bir pencere açar:

“Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi.”

Bu ayet bize şunu öğretir:
Toplumun ayakta kalması için hakikat sesinin var olması gerekir. Bu ses susturulduğunda, sadece camiler değil; bütün değer merkezleri çöker. Çünkü vahiy, sadece ibadet için değil; hayatın dengesi için gereklidir.

Hakikat sesi susturulduğunda, yalan yükselir.
Adalet susturulduğunda, zulüm konuşur.
Ahlak susturulduğunda, çıkar bağırır.

Ve toplum, kendi kendini yiyen bir canavara dönüşür.

 

Günümüz Dünyası: Helâk Darb-ı Meselinin Canlı Sahnesi

Bugün Kur’an darb-ı meselini anlamak için arkeolojik kazılara gitmeye gerek yok. Etrafımıza bakmamız yeterli. Çünkü helâk dediğimiz şey, bugün de yaşanıyor. Sadece adı değişti, şekli değişti.

Bugün helâk:
Ailelerin dağılmasıdır.
İnsanın insana yabancılaşmasıdır.
Adaletin parayla satın alınmasıdır.
Ahlaksızlığın özgürlük diye pazarlanmasıdır.
Hevanın din hâline gelmesidir.

Nuh’un kavmi gemiye (müminlere) bakıp güldü.
Bugün insanlar hakikate bakıp alay ediyor.

Lut’un kavmi sapkınlığı normalleştirdi.
Bugün ekranlar aynı normalleştirmeyi yapıyor.

Semud kavmi gücüne güvendi.
Bugün teknoloji ve ekonomi ilahlaştırılıyor.

Musa’nın kavmi nankörlük etti.
Bugün Kur’an ortadayken insanlar başka kurtarıcılar arıyor.

 

Hüsn-i ta'lil: Kur’an’ın Anlatım Metodu

Kur’an’ın helâk kıssalarını anlatırken yaptığı şey, edebi bir hikâye anlatmak değildir. Buna “hüsn-i ta'lil” diyebiliriz: Yani olayların arkasındaki yasayı göstermek.

Kur’an bize şunu öğretir:
Helâk bir mucize değildir.
Helâk bir rastlantı değildir.
Helâk, Allah’ın koyduğu toplumsal yasaların doğal sonucudur.

Bir toplum hakikati terk ederse çöker.
Bir toplum zulmü meşrulaştırırsa dağılır.
Bir toplum adaleti kaybederse yok olur.

Bu yasa değişmez. Çünkü bu yasa, insanın fıtratıyla ilgilidir.

 

Son Söz Yerine: Helâk Bugün de Geçerli

Helâk sadece geçmişte yaşanmış bir olay değildir. Helâk, her çağın gerçeğidir. Kur’an, bunu bir tehdit olarak değil; bir uyarı olarak anlatır.

Ve en sonda Ra’d Suresi 11. ayet gelir:

“Allah, bir toplumu, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.”

Bu ayet, helâkın anahtarını verir.
Allah bir toplumu helâk etmez; toplum kendini helâke sürükler.
Allah bir toplumu kurtarmaz; toplum kurtuluşu seçer.
Mesele gökten taş yağması değil.
Mesele kalpte hakikatin susmasıdır.

Ve hakikat sustuğunda, helâk çoktan başlamıştır.

 

Şimdi gel, başlıktaki soruyu acele etmeden, gerçekten hakkını vererek konuşalım: Allah’ın sözü varken başka bir kaynağa ihtiyaç var mı? Bu s...