CELALEDİN RUMİ’Yİ NE KADAR TANIYORUZ?
Bir ismi ne kadar tanıyoruz? Bir insanı, bir düşünceyi, bir
kitabı… Onu gerçekten okuyarak mı tanıyoruz, yoksa kalabalığın anlattığı kadar
mı?
Ben, okumadan hüküm vermekten çekinirim. Hele ki bir insanı
inancı üzerinden yargılamak söz konusuysa… Çünkü iftira, Kur’an’da ağır
bir suç olarak geçer. Rabb’imiz, bilmediğimiz şeyin peşine düşmememizi emreder:
“Bilmediğin şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp;
bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 36)
Bu ayet, sadece dedikoduya değil, düşünce tembelliğine de
bir uyarıdır. Peki o halde soralım: Celaleddin Rumi’yi gerçekten okuduk mu?
Yoksa kulaktan dolma yargılarla mı konuşuyoruz?
Bu yazı bir karalama değil. Bir sorgulama. Bir iç muhasebe.
Çünkü mesele bir şahıs değil; Allah’a ait olan kavramların kime ve nasıl
nispet edildiği meselesidir.
“Mevla” Kime Aittir?
“Mevla” kelimesi Arapça’da sahip, dost, veli, efendi gibi
anlamlara gelir. Fakat Kur’an bütünlüğünde baktığımızda bu kelimenin asıl ve
mutlak karşılığı Allah’tır.
Bakara suresinin sonunda her yatsı namazından sonra okunan
ayette şöyle deriz:
“Sen bizim Mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize
yardım et.” (Bakara, 286)
Burada geçen ifade “ente mevlânâ”dır. Yani “Sen bizim
Mevlamızsın.” Bu hitap doğrudan Allah’adır.
Yine:
“Hayır, sizin Mevlanız Allah’tır.” (Al-i İmran, 150)
“Sonra gerçek mevlaları olan Allah’a döndürülürler.” (En’am,
62)
“De ki: Allah’ın bizim için yazdıkları dışında bize hiçbir
şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır.” (Tevbe, 51)
Bu ayetler bize şunu öğretir: Mevla mutlak anlamda
Allah’tır.
Şimdi burada durup düşünelim. “Mevla” Allah’a ait bir
sıfatken, “Mevlana” yani “Bizim Mevlamız” ifadesi bir kula nispet edildiğinde
bu dil kayması mıdır, yoksa anlam kayması mı?
Belki bazıları bunun bir lakap olduğunu söyler. Fakat Kur’an
bize isimlerin masum olmadığını öğretir. İsim, kimliği ve yönelişi belirler.
Hiç kimse Allah’a ait bir ismi kendisine yakıştıramaz. Çünkü
Rabb’imiz:
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şura, 11)
Bir insan, ne kadar bilgili, ne kadar derin, ne kadar
etkileyici olursa olsun; ilahî sıfatlarla anılamaz. Bu çizgi nettir.
Lokman Suresi ve Mesnevi Sözü
Lokman suresinde şöyle buyurulur:
“Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem, deniz de mürekkep
olsa, ardından yedi deniz daha eklense, Allah’ın kelimeleri tükenmez.” (Lokman,
27)
Bu ayet, Allah’ın kelamının sonsuzluğunu anlatır. Buradaki
vurgu şudur: İlahi söz sınırsızdır, kul sözü sınırlıdır.
Şimdi Mesnevi’de geçen şu ifadeye bakalım:
“Ormanlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yine
Mesnevi’nin biteceğini umma…”
İki ifade arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Burada
mesele edebi benzerlik değil; nispet meselesidir. Kur’an’da sonsuzluk Allah’ın
kelamına aittir. Bir kulun eserine böyle bir anlam yüklenmesi, ister mecaz
olsun ister coşku ifadesi, bizi düşündürmelidir.
Çünkü Rabb’imiz açıkça şunu bildirir:
“Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp sonra ‘Bu
Allah katındandır’ diyenlere…” (Bakara, 79)
Bu ayet tarihsel bir topluluğa hitap etse de, ilke
evrenseldir. Bir söz Allah’a nispet ediliyorsa delili Allah’ın ayeti
olmalıdır.
Kul sözü, ne kadar hikmetli olursa olsun, vahiy değildir.
“Alemlerin Rabb’inden İner” İfadesi
Mesnevi hakkında söylenen bir ifadede, “Alemlerin Rabb’inden
iner” şeklinde bir cümle yer alır.
Kur’an’da bu ifade nereye aittir?
“Şüphesiz o (Kur’an), alemlerin Rabb’inden indirilmedir.”
(Şuara, 192)
Buradaki vurgu açıktır: İndirilen şey Kur’an’dır.
Kur’an’ın kaynağı nettir. Rabb’imiz şöyle der:
“O, güçlü ve hikmet sahibi Allah katındandır.” (Zümer, 1)
Şimdi bir insanın kaleme aldığı bir eserin “Rabb’anî ilham”
olarak sunulması, hatta ayet diliyle süslenmesi bizi şu soruya götürür:
İlham ile vahiy aynı şey midir?
Kur’an’da vahiy, Allah’ın seçtiği elçilere gelen bildiridir.
“Allah, meleklerden elçiler seçer, insanlardan da.” (Hac,
75)
Burada seçilmişlik vardır. Vahiy bir sistemdir, keyfi bir
ilham hali değildir.
Nebi Muhammed’e gelen vahiy için şöyle denir:
“O, hevadan konuşmaz. O, kendisine vahyedilenden başkası
değildir.” (Necm, 3-4)
Bu özellik hiçbir beşerî esere nispet edilemez. Çünkü vahiy
korunmuştur, kul sözü korunmuş değildir.
“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.”
(Hicr, 9)
İnsan Neden Yüceltmek İster?
Burada mesele sadece Celaleddin Rumi değildir. İnsan,
sevdiğini yüceltme eğilimindedir.
Bir öğretmeni sever, onu hatasız görür. Bir âlimi sever,
sözünü sorgulamaz. Bir sanatçıyı sever, her dediğini hikmet sayar.
Oysa Kur’an bize ölçüyü öğretir:
“Ey iman edenler! Allah’a ve Resul’e itaat edin… Eğer bir
konuda anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Resul’e götürün.” (Nisa, 59)
Burada ölçü bellidir: Allah’ın kitabı.
Bir söz Kur’an’a uygunsa alınır, aykırıysa bırakılır.
Doğruyu bilmeyen yanlışı ayırt edemez. Bu yüzden önce
Kur’an’ı bilmek gerekir. Aksi halde insan, şiire iman eder; ayeti geri plana
iter.
Şair ile Elçi Arasındaki Çizgi
Kur’an, Nebi Muhammed hakkında müşriklerin söylediği
iddiaları aktarır:
“Yoksa o bir şairdir mi diyorlar?” (Tur, 30)
Ve cevap gelir:
“Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yakışmaz da.” (Yasin, 69)
Çünkü şiir duyguya dayanır, vahiy ise hakikate.
Celaleddin Rumi iyi bir şair olabilir. Güzel söz söylemiş
olabilir. İnsan ruhuna dokunan ifadeler kullanmış olabilir. Fakat şairlik
başka, vahiy başka bir şeydir.
Bu ayrım yapılmadığında, insanlar zamanla şiiri
kutsallaştırır.
Kur’an Yeterli midir?
En temel soru şudur: Kur’an yeterli midir?
Rabb’imiz şöyle der:
“Sana bu kitabı her şey için bir açıklama, hidayet ve rahmet
olarak indirdik.” (Nahl, 89)
Ve yine:
“Rabbinden sana indirilenle hükmet.” (Maide, 49)
Eğer Kur’an her şey için açıklama ise, bir başka kitaba
“göğüslerin şifası” denildiğinde burada bir ölçü problemi doğmaz mı?
Kur’an kendisi için şöyle der:
“Ey insanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, göğüslerde olana
bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)
Göğüslerin şifası Kur’an’dır.
Rızkı genişleten Allah’tır.
Ahlakı güzelleştiren ölçü vahiydir.
Sevgi ve Sınır
İnsan sevebilir. Takdir edebilir. Okuyabilir. Fakat sevgi
sınırı aşmamalıdır.
Nebi İsa hakkında Kur’an’ın uyarısı nettir:
“Allah, ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara ‘Beni ve
annemi Allah’tan başka iki ilah edinin’ dedin?’ dediğinde…” (Maide, 116)
Burada bir uyarı vardır: İnsanlar sevdiklerini
ilahlaştırmaya meyillidir.
Oysa Nebi İsa bir kuldur. Nebi Musa bir kuldur. Nebi
Muhammed bir kuldur.
“De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim. Bana ilahınızın tek
bir ilah olduğu vahyediliyor.” (Kehf, 110)
Bu ayet ölçüyü koyar. Elçi bile beşerdir.
Öyleyse herhangi bir âlim, bir mutasavvıf, bir şair nasıl
ilahî sıfatlarla anılabilir?
Son Bir İç Hesaplaşma
Belki şu soruyu sormalıyız:
Bir kitabı okurken heyecanlanmak mı istiyoruz, yoksa
hakikati mi?
Hakikat bazen sade olur. Gösterişsiz olur.
Kur’an’ın dili yer yer serttir, yer yer yumuşaktır. Ama
nettir.
Celaleddin Rumi’yi okumak isteyen okusun. Fakat önce
Kur’an’ı okusun. Çünkü ölçü odur.
Eğer ölçü kayarsa, insan fark etmeden bir kulun sözünü
Allah’ın kelamıyla aynı terazide tartabilir.
Ben, Allah’ın seviyesine yaklaştırılan her insandan uzak
dururum. Çünkü Rabb’im:
“Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.”
(Fatiha, 5)
Bu ayet bir söz değil, bir ahittir.
Kul kuldur. Elçi elçidir. Allah ise tektir.
Rabb’imiz bizi doğru yoldan ayırmasın.
Hakikati hak bilip ona uyanlardan, batılı batıl bilip ondan sakınanlardan
eylesin.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com