ALLAH’A
VERİLEN ÖNEM VE HADİSLERİN DEĞERİ
Farkında
mısın, günümüzde insanların çoğu yüzünü doğrudan Allah’a dönmek yerine,
kendilerine rehber edindikleri fani insanlara yöneliyor. Şeyhler, gavslar,
kutuplar ve liderler… Sanki onlar araya girmeden, onlar elinden tutmadan kul
Allah’a ulaşamazmış gibi bir inanç her geçen gün toplumda daha derin bir yer
ediniyor. Oysa İslam’ın ve tevhidin en sarsılmaz temeli, hiçbir aracıyı kabul
etmeksizin yalnızca ve yalnızca Allah’a kulluk etmektir. Evrende her türlü
övgü, hamd, yücelik ve mutlak otorite sadece O’na aittir.
“Hamd, âlemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur.”
(Fatiha, 1/2)
“İzzet
bütünüyle Allah’ındır.”
(Fatır, 35/10)
“Rabb’ini
yücelt.”
(Müddessir, 74/3)
Bu net vahiylere rağmen, Allah’tan başkalarına payeler vermek, O’nun hakkı olan
mutlak itaati ve sevgiyi yaratılmışlara taşımak büyük bir sapmadır. Ne yazık ki
tarih boyunca bu ilahi denge hep bozuldu. İnsanlar, Allah’a yaklaşmak amacıyla
kendilerine kutsal aracılar uydurdular; liderlerini erişilmez kılıp bazılarını
“velayet sahibi” ilan ettiler. Oysa Kur’an’ın bize tanıttığı Nebi, bizim gibi
bir beşerdir.
“De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum; gaybı da
bilmem; size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım.’”
(En’am, 6/50)
Nebi Muhammed, ne doğaüstü bir varlıktır ne de gaybı kendi başına bilen bir
güce sahiptir. O, yalnızca Allah’ın kulu ve seçilmiş bir resulüdür. Kendi
geleceğini, hatta çevresindeki münafıkların kim olduğunu dahi bilmeyen bir
insanın ilahlaştırılması kabul edilemez.
“Eğer münafıklar vazgeçmezlerse… Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar
vardır. Medine halkından da nifakta direnenler vardır. Sen onları bilmezsin,
biz onları biliriz.”
(Tevbe, 9/101)
“De ki:
‘Ben, Allah’ın dilemesi dışında kendime ne bir fayda sağlayabilirim ne de bir
zarar verebilirim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır elde ederdim ve
bana kötülük dokunmazdı. Ben, inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve
müjdeleyiciyim.’”
(Araf, 7/188)
Yüce Rabbimiz, elçisinin konumunu tüm insanlıkla eşit bir zemine oturtarak onun
beşeriyetini her fırsatta vurgular. Onun gerçek mucizesi parlayan eller veya
gökten inen ziyafet sofraları değildir; onun tek ve en büyük mucizesi akılları
aydınlatan, kalpleri dirilten Kur’an’dır.
“De ki: ‘Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilahınızın tek bir ilah
olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih bir amel
işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.’”
(Kehf, 18/110)
İşte tam bu noktada çok önemli bir gerçeği görmemiz gerekiyor: Allah, indirdiği
kitabını biz kullarına yeterli kılmıştır. Ancak zamanla insanlar, Allah’ın
kelamını doğrudan anlamaya çalışmak yerine, başkalarının rivayet ettiği sözleri
dinin aslı haline getirdiler. “Şöyle bir hadis var” diyerek apaçık ayetlerin
önüne set çeken cümleler kuruldu ve maalesef Allah’ın kelamı ikinci plana
itildi.
“Allah’a
dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerde olanı da yerde olanı da bilir.
Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Hucurat, 49/16)
Nebi’nin asıl ve yegane görevi vahyi tebliğ etmektir; kendi kafasından dini
tamamlamak veya yeni helal-haram sınırları çizmek değil, ilahi mesajı
ulaştırmaktır. Çünkü din, bizzat Allah tarafından nihayete erdirilmiştir.
“Bugün
sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin
için din olarak İslam’dan razı oldum.”
(Maide, 5/3)
Düşün bir kere, din tamamlanmışsa, bu noktadan sonra dine ekleme yapmaya kalkan
herkes, aslında eksiksiz olan ilahi yapıya kendi kusurlu sözünü katmaya
çalışmıyor mu? Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali gibi ilk nesil sahabeler Kur’an’ı
hayatları için bütünüyle yeterli görüyorlardı. Onlar ciltler dolusu hadis
derlemediler; çünkü vahiy ellerindeydi ve ona sarılıyorlardı. Eğer Kur’an tek
başına yetmeseydi, Allah o dönemde hadisleri de vahiy gibi koruma altına alır
ve yazdırırdı. Oysa hadislerin kitaplaşması Nebi’den yaklaşık iki yüz yıl sonra
gerçekleşti. O halde şu soruyu sormak gerekmez mi: İlk nesil Müslümanlar dini
anlamadı mı da yüzyıllar sonra gelen insanlar dini tamamladı?
Bugün bazı
çevreler “Buhari ve Müslim çökerse İslam çöker” gibi iddialı ve tehlikeli
sözler sarf edebiliyor. Bir insan kitabını, Allah’ın dininin ayakta kalma şartı
olarak görmek ne kadar büyük bir yanılgıdır. Bu anlayış, Kur’an’ın asırlar önce
dikkat çektiği ve eleştirdiği sapmanın ta kendisidir.
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabb’ler edindiler…”
(Tevbe, 9/31)
İslam, fani insanların yazdığı kitaplara asla bağımlı değildir; onun yegane
dayanağı Allah’tır. Elbette dinin daha iyi kavranması için alimlerin çabaları
kıymetlidir, ancak hiçbir insan ve hiçbir beşeri kaynak hatasız ve mutlak
değildir. Kur’an’ın süzgecinden geçmeyen, onun ilkelerine ters düşen bir
rivayet, üzerine ne kadar “sahih” etiketi yapıştırılırsa yapıştırılsın dinin
kaynağı olamaz. İnsan sözünün değeri ancak Allah’ın kelamıyla ölçülür.
Kur’an’a göre
hata yapmaktan uzak olan yalnızca Allah’tır. Ayetlerde Adem’in, Yunus’un,
Musa’nın insani hatalar yaptığı ve Allah’a yönelerek bağışlanma diledikleri
açıkça anlatılır. Bu durum onların nebiliğine zarar vermemişken, günümüz
insanının bazı hadis alimlerini tamamen hatasız ilan etmesi büyük bir çelişki
değil midir?
“Artık
onlar bu Kur’an’dan sonra hangi söze inanacaklar?”
(Mürselat, 77/50)
Sonuç olarak,
hayatımızda Allah’ın kelamına verdiğimiz önem azaldıkça, din insani yorumların
ve geleneklerin boyunduruğu altına girer. Din, Allah’tan gelen saf bir hidayet
rehberi olmaktan çıkıp, insanların uydurduğu kurallar bütününe dönüşür. Bu
karanlıktan kurtulup aydınlığa çıkmanın tek yolu, aramıza sokulan tüm aracıları
ve beşeri kutsalları bir kenara bırakarak yeniden, sadece Kur’an’a dönmektir.
Bizim gerçek rehberimiz ve tek mucizemiz vahiydir.
Gerçek olan
Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve
esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com
Farkında
mısın, günümüzde insanların çoğu yüzünü doğrudan Allah’a dönmek yerine,
kendilerine rehber edindikleri fani insanlara yöneliyor. Şeyhler, gavslar,
kutuplar ve liderler… Sanki onlar araya girmeden, onlar elinden tutmadan kul
Allah’a ulaşamazmış gibi bir inanç her geçen gün toplumda daha derin bir yer
ediniyor. Oysa İslam’ın ve tevhidin en sarsılmaz temeli, hiçbir aracıyı kabul
etmeksizin yalnızca ve yalnızca Allah’a kulluk etmektir. Evrende her türlü
övgü, hamd, yücelik ve mutlak otorite sadece O’na aittir.
“Hamd, âlemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur.”
(Fatiha, 1/2)
“İzzet
bütünüyle Allah’ındır.”
(Fatır, 35/10)
“Rabb’ini
yücelt.”
(Müddessir, 74/3)
Bu net vahiylere rağmen, Allah’tan başkalarına payeler vermek, O’nun hakkı olan
mutlak itaati ve sevgiyi yaratılmışlara taşımak büyük bir sapmadır. Ne yazık ki
tarih boyunca bu ilahi denge hep bozuldu. İnsanlar, Allah’a yaklaşmak amacıyla
kendilerine kutsal aracılar uydurdular; liderlerini erişilmez kılıp bazılarını
“velayet sahibi” ilan ettiler. Oysa Kur’an’ın bize tanıttığı Nebi, bizim gibi
bir beşerdir.
“De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum; gaybı da
bilmem; size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım.’”
(En’am, 6/50)
Nebi Muhammed, ne doğaüstü bir varlıktır ne de gaybı kendi başına bilen bir
güce sahiptir. O, yalnızca Allah’ın kulu ve seçilmiş bir resulüdür. Kendi
geleceğini, hatta çevresindeki münafıkların kim olduğunu dahi bilmeyen bir
insanın ilahlaştırılması kabul edilemez.
“Eğer münafıklar vazgeçmezlerse… Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar
vardır. Medine halkından da nifakta direnenler vardır. Sen onları bilmezsin,
biz onları biliriz.”
(Tevbe, 9/101)
“De ki:
‘Ben, Allah’ın dilemesi dışında kendime ne bir fayda sağlayabilirim ne de bir
zarar verebilirim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır elde ederdim ve
bana kötülük dokunmazdı. Ben, inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve
müjdeleyiciyim.’”
(Araf, 7/188)
Yüce Rabbimiz, elçisinin konumunu tüm insanlıkla eşit bir zemine oturtarak onun
beşeriyetini her fırsatta vurgular. Onun gerçek mucizesi parlayan eller veya
gökten inen ziyafet sofraları değildir; onun tek ve en büyük mucizesi akılları
aydınlatan, kalpleri dirilten Kur’an’dır.
“De ki: ‘Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilahınızın tek bir ilah
olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih bir amel
işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.’”
(Kehf, 18/110)
İşte tam bu noktada çok önemli bir gerçeği görmemiz gerekiyor: Allah, indirdiği
kitabını biz kullarına yeterli kılmıştır. Ancak zamanla insanlar, Allah’ın
kelamını doğrudan anlamaya çalışmak yerine, başkalarının rivayet ettiği sözleri
dinin aslı haline getirdiler. “Şöyle bir hadis var” diyerek apaçık ayetlerin
önüne set çeken cümleler kuruldu ve maalesef Allah’ın kelamı ikinci plana
itildi.
“Allah’a
dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerde olanı da yerde olanı da bilir.
Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Hucurat, 49/16)
Nebi’nin asıl ve yegane görevi vahyi tebliğ etmektir; kendi kafasından dini
tamamlamak veya yeni helal-haram sınırları çizmek değil, ilahi mesajı
ulaştırmaktır. Çünkü din, bizzat Allah tarafından nihayete erdirilmiştir.
“Bugün
sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin
için din olarak İslam’dan razı oldum.”
(Maide, 5/3)
Düşün bir kere, din tamamlanmışsa, bu noktadan sonra dine ekleme yapmaya kalkan
herkes, aslında eksiksiz olan ilahi yapıya kendi kusurlu sözünü katmaya
çalışmıyor mu? Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali gibi ilk nesil sahabeler Kur’an’ı
hayatları için bütünüyle yeterli görüyorlardı. Onlar ciltler dolusu hadis
derlemediler; çünkü vahiy ellerindeydi ve ona sarılıyorlardı. Eğer Kur’an tek
başına yetmeseydi, Allah o dönemde hadisleri de vahiy gibi koruma altına alır
ve yazdırırdı. Oysa hadislerin kitaplaşması Nebi’den yaklaşık iki yüz yıl sonra
gerçekleşti. O halde şu soruyu sormak gerekmez mi: İlk nesil Müslümanlar dini
anlamadı mı da yüzyıllar sonra gelen insanlar dini tamamladı?
Bugün bazı
çevreler “Buhari ve Müslim çökerse İslam çöker” gibi iddialı ve tehlikeli
sözler sarf edebiliyor. Bir insan kitabını, Allah’ın dininin ayakta kalma şartı
olarak görmek ne kadar büyük bir yanılgıdır. Bu anlayış, Kur’an’ın asırlar önce
dikkat çektiği ve eleştirdiği sapmanın ta kendisidir.
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabb’ler edindiler…”
(Tevbe, 9/31)
İslam, fani insanların yazdığı kitaplara asla bağımlı değildir; onun yegane
dayanağı Allah’tır. Elbette dinin daha iyi kavranması için alimlerin çabaları
kıymetlidir, ancak hiçbir insan ve hiçbir beşeri kaynak hatasız ve mutlak
değildir. Kur’an’ın süzgecinden geçmeyen, onun ilkelerine ters düşen bir
rivayet, üzerine ne kadar “sahih” etiketi yapıştırılırsa yapıştırılsın dinin
kaynağı olamaz. İnsan sözünün değeri ancak Allah’ın kelamıyla ölçülür.
Kur’an’a göre
hata yapmaktan uzak olan yalnızca Allah’tır. Ayetlerde Adem’in, Yunus’un,
Musa’nın insani hatalar yaptığı ve Allah’a yönelerek bağışlanma diledikleri
açıkça anlatılır. Bu durum onların nebiliğine zarar vermemişken, günümüz
insanının bazı hadis alimlerini tamamen hatasız ilan etmesi büyük bir çelişki
değil midir?
“Artık
onlar bu Kur’an’dan sonra hangi söze inanacaklar?”
(Mürselat, 77/50)
Sonuç olarak,
hayatımızda Allah’ın kelamına verdiğimiz önem azaldıkça, din insani yorumların
ve geleneklerin boyunduruğu altına girer. Din, Allah’tan gelen saf bir hidayet
rehberi olmaktan çıkıp, insanların uydurduğu kurallar bütününe dönüşür. Bu
karanlıktan kurtulup aydınlığa çıkmanın tek yolu, aramıza sokulan tüm aracıları
ve beşeri kutsalları bir kenara bırakarak yeniden, sadece Kur’an’a dönmektir.
Bizim gerçek rehberimiz ve tek mucizemiz vahiydir.
Gerçek olan
Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve
esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com