KUR’AN’DA ELÇİYE İTAATİN GERÇEK ANLAMI
Geleneksel kabullerin, yüzyıllardır süregelen
alışkanlıkların dışına çıkıp zihnini sadece vahyin duru iklimine açmaya hazır
mısın? Gel, seninle İslam düşüncesinin en çok tartışılan, zaman zaman da en çok
çarpıtılan konularından birini, yani elçiye itaat meselesini doğrudan Kur’an
masasına yatıralım. Genelde zihinlerde şöyle bir algı vardır: Allah bir kural
koyar, Nebi de onun yanına başka bir kural ekler. Peki, gerçekten öyle mi?
Kur’an’ın inşa ettiği din tasavvurunda Resül’e itaat etmek, Allah’ın yanına ikinci
bir hüküm koyucu ortak etmek anlamına mı gelir?
Şimdi zihnindeki tüm arka plan gürültülerini sustur ve şu
sarsıcı ayet üzerinde derinlemesine düşün.
“Kim elçiye itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş
olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine bir bekçi olarak
göndermedik.”
(Nisâ, 4/80)
Bu ayet bize çok net bir formül sunuyor. Ayet, elçiye itaati
kendi başına bağımsız bir eylem olarak değil, doğrudan Allah’a itaatin tezahürü
olarak tanımlıyor. Fark ettin mi? Resül, kendi adına yeni bir din üretmediği,
yepyeni helaller ve haramlar icat etmediği için ona uymak, aslında o mesajı
gönderen asıl makama uymak demektir.
Bir elçinin değerini ve yetki sınırını belirleyen şey, kendi
şahsı değil, taşıdığı mesajın ta kendisidir. Şöyle bir durumla karşılaşsan ne
düşünürdün? Bir devlet başkanı sana resmi mühürlü bir mektupla elçi gönderse ve
o mektupta yazan emirleri uygulatmak istese, sen o elçiye itaat ettiğinde
devlet başkanına mı itaat etmiş olursun yoksa elçinin şahsına mı? İşte
Kur'an’ın "Resül" tanımı tam olarak budur. Elçi, mesajı getirendir ve
elçinin hükmü, sırtındaki vahyin hükmüdür.
Peki, uyuşmazlık anlarında ne yapılması gerekiyor? Kur’an bu
konuda nasıl bir hakemlik mekanizması öngörüyor?
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin
ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz,
Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah’a ve elçisine götürün. Bu,
hem hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisâ, 4/59)
Ayetin rehberliğinde ilerleyelim. Dikkat edersen,
anlaşmazlık durumunda merci olarak yine "Allah ve elçisi"
gösteriliyor. Kur’an bize yaşayan, hayatın içinde pratik çözümler üreten bir
model sunar. Elçi, hayattayken toplumun lideri, hakemi ve adalet dağıtıcısıdır.
Onun Kur’an’dan çıkardığı ve pratik hayata uyguladığı kararlara uymamak,
doğrudan vahyin otoritesini reddetmek anlamına gelir. Çünkü o, kafasına göre
değil, sadece ve sadece kendisine indirilene göre hükmetmektedir.
Burada çok ince bir detay daha var. Kur’an’da "Allah ve
elçisi" kalıbıyla verilen kararların bağlayıcılığı, müminler için
tartışmasız bir teslimiyet gerektirir.
“Allah ve elçisi bir işe hükmettiği zaman, mümin bir
erkek ve mümin bir kadın için o işlerinde kendi isteklerine göre seçme hakkı
yoktur. Kim Allah’a ve elçisine isyan ederse, artık o apaçık bir sapıklıkla
sapıtmıştır.”
(Ahzâb, 33/36)
Bu ayeti okuduğunda sakın elçinin Allah’tan bağımsız,
Kur’an’ın dışına taşan kararlar aldığını düşünme. Aksine, elçinin hükmü,
Allah’ın kitabını hayata geçirme biçimidir. O, toplumsal bir davada, bir savaş
stratejisinde veya hukuki bir ihtilafta karar verdiğinde, müminlerin
"Benim canım böyle istiyor" deme lüksü kalmaz. Teslimiyet, vahyin
kontrolündeki o otoriteye saygı duymayı gerektirir.
İşte tam bu noktada, kalbimizi ve zihnimizi tam bir
teslimiyete çağıran şu sarsıcı uyarıyla karşılaşıyoruz.
“Hayır, Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan
anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”
(Nisâ, 4/65)
İman, sadece soyut bir iddiadan ibaret değildir; hayatın
içindeki pratik uyuşmazlıklarda adalete boyun eğmektir. Nebi’nin hakemliği,
Allah’ın adaletinin yeryüzündeki canlı aynasıdır. Onun hakemliğine direnmek,
aslında Allah’ın murat ettiği adalet nizamına direnmektir.
Son olarak, bu otoritenin sınırını ve haram kılma yetkisinin
kime ait olduğunu gösteren, ezber bozan bir diğer ayete bakalım.
“...Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı
buldukları o elçiye, o ümmi nebiye uyarlar. O, onlara iyiliği emreder, onları
kötülükten alıkoyar, temiz şeyleri onlara helal, pis şeyleri de onlara haram
kılar...” (A'râf, 7/157)
Bu ayette geçen "elçinin haram kılması" ifadesi,
geleneksel algıda sanki Kur’an’da olmayan yepyeni haramlar icat etmek gibi
yorumlanmıştır. Oysa Kur’an’ın bütününe baktığımızda, helal ve haram sınırını
çizme gücü sadece Allah’a aittir. Elçinin bir şeyi haram kılması, Allah’ın
kitabında bildirdiği "pis ve zararlı" şeylerin ne olduğunu topluma
açıklayıp, onları fiilen yasaklaması demektir. Elçi, Allah’ın helal dediğine
haram, haram dediğine helal diyemez. Onun haram kılması, Allah’ın hükmünü
yürürlüğe koymasından ibarettir.
“...Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı
buldukları o elçiye, o ümmi nebiye uyarlar. O, onlara iyiliği emreder, onları
kötülükten alıkoyar, temiz şeyleri onlara helal, pis şeyleri de onlara haram
kılar...”
(A'râf, 7/157)
Bu ayette geçen "elçinin haram kılması" ifadesi,
geleneksel algıda sanki Kur’an’da olmayan yepyeni haramlar icat etmek gibi
yorumlanmıştır. Oysa Kur’an’ın bütününe baktığımızda, helal ve haram sınırını
çizme gücü sadece Allah’a aittir. Elçinin bir şeyi haram kılması, Allah’ın
kitabında bildirdiği "pis ve zararlı" şeylerin ne olduğunu topluma
açıklayıp, onları fiilen yasaklaması demektir. Elçi, Allah’ın helal dediğine
haram, haram dediğine helal diyemez. Onun haram kılması, Allah’ın hükmünü
yürürlüğe koymasından ibarettir.
Düşün ki, bir şirketin genel müdürü, yönetim kurulunun
aldığı yasaklama kararını çalışanlara tebliğ ettiğinde ve "Bunu yapmak
yasaktır" dediğinde, yasağı kendisi mi koymuş olur, yoksa kurulu mu temsil
eder? Elbette kurulu temsil eder. İşte Resül’ün konumu da tam olarak budur. O,
Allah’ın sınırlarını topluma taşıyan ve uygulayan en yüce modeldir. Ona itaat,
dinde iki başlılık yaratmak değil, tek olan Allah’ın otoritesini elçinin
rehberliğinde hayata taşımaktır.
Tüm bu ayetlerin bize gösterdiği nihai gerçek şudur: Resül’e
itaat etmek, onun getirdiği ilahi mesaja ve o mesajın pratik uygulamasına itaat
etmektir; asla elçinin şahsını bağımsız bir kanun koyucu mertebesine yükseltmek
değildir. Kur'an, elçinin yetki sınırını o kadar keskin bir çizgiyle
belirlemiştir ki, eğer o kendi nefsinden din adına bir kural uydurmaya veya
vahye bir şeyler eklemeye kalkışsaydı, bizzat Allah tarafından en ağır şekilde
cezalandırılacağı açıkça ilan edilmiştir. Hakka Suresi 44 ve 46. ayetlerde
belirtildiği gibi, eğer elçi kendi sözlerini Allah’ın ayetiymiş gibi uydurup
sunacak olsaydı, şüphesiz onun şah damarı koparılırdı. Demek ki Resül, dinde
kendi hevasına göre hüküm uyduran bir kaynak değil; Allah’ın mutlak
egemenliğini, koruma altındaki o tertemiz vahiyle yeryüzüne adaletle tatbik
eden en güvenilir rehberdir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com