ÖZÜNE İNEREK ELÇİYE İTAATİN MATEMATİĞİ
Giriş
seviyesindeki kabulleri bir kenara bırakıp, Kur’an’ın kavramsal dil mimarisine
daha derin bir tahlille inelim. Bu konuyu gerçekten derinleştirmek istiyorsak,
kelimelerin seçiliş amacına bakmak zorundayız. Kur’an’da Hz. Muhammed için iki
ana sıfat kullanılır: "Nebi" (haber getiren/nebe kökünden) ve
"Resül" (elçi/risalet taşıyan). Fark ettin mi, Kur’an helal-haram,
itaat ve hüküm konularında hiçbir zaman "Nebi’ye itaat edin" demez;
istisnasız her yerde “Resül’e itaat edin” buyurur.
Bu kelime
tercihi tesadüf değildir. İtaat, şahsın kendisine değil, onun taşıdığı
"risalet" sıfatınadır. Yani makama ve o makamın getirdiği mesaja
yöneliktir.
“Ey iman
edenler! Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine
de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe
inanıyorsanız, onu Allah’a ve elçisine götürün. Bu, hem hayırlı hem de sonuç
bakımından daha güzeldir.” (Nisâ, 4/59)
Bu ayetteki
dil yapısını dilbilimsel olarak incelediğimizde çok çarpıcı bir ayrıntıyla
karşılaşırız. Ayette "itaat edin" (Atîû) fiili hem Allah için hem de
Resül için ayrı ayrı tekrar edilirken, "emir sahipleri" için yeni bir
fiil kullanılmaz, doğrudan Resül’e bağlanır. Bu demektir ki, emir sahiplerinin
(idarecilerin) otoritesi mutlak değildir, elçinin getirdiği ölçüye uyduğu
sürece geçerlidir.
Peki,
uyuşmazlık çıktığında konu neden "Allah’a ve elçisine" götürülüyor?
Allah aramızda olmadığına göre O’na götürmek Kur’an’a başvurmaktır. Elçiye
götürmek ise, o hayattayken onun canlı hakemliğine, o vefat ettikten sonra ise
Kur’an’ın pratik hayattaki ilk, en saf ve hatasız uygulamasına başvurmaktır.
Yani itaat, dinde iki ayrı baş yaratmak için değil, dinin teorisi (Kur'an) ile
pratiği (Resül) arasında tam bir bütünlük sağlamak içindir.
“Allah ve
elçisi bir işe hükmettiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için o
işlerinde kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve elçisine
isyan ederse, artık o apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.”
(Ahzâb, 33/36)
Bu ayette
geçen "hükmettiği zaman" ifadesi tekil bir fiille (قَضَى) gelir. Yani
"Allah ve Resulü hükmettikleri zaman" denmez, "hükmettiği
zaman" denir. İki özneye tekil fiil yüklenmesi, karar mekanizmasının tek
bir kaynaktan beslendiğini gösterir. Resül, Allah'ın vahyettiği adalet
ilkelerini toplumsal hayata aktarırken bağımsız bir iradeyle yeni bir din
yasası koymaz; tam aksine, Allah'ın yasasını yürürlüğe koyar. Onun hükmü,
Allah'ın hükmünün görünür kılınmış halidir. Dolayısıyla onun pratik
uygulamasına karşı çıkmak, arkasındaki ilahi iradeye isyan etmekle eşdeğer
tutulmuştur.
Hayır,
Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp, sonra
da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle
boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”
(Nisâ, 4/65) “
Buradaki
derinlik ise psikolojik ve hukuki teslimiyetin sınırını çizer. Ayet, elçinin
yönetimsel kararlarına karşı kalpte oluşabilecek en ufak bir burkulmayı,
hoşnutsuzluğu bile imanın önünde bir engel olarak tanımlıyor. Bir uyuşmazlıkta
hakem olan kişi, elindeki kanun kitabını yorumlayarak somut bir olaya tatbik
eder. Resül’ün yaptığı da budur: Önüne gelen davalarda, toplumsal meselelerde
Kur’an’ın genel ilkelerini somut kararlara dönüştürür. İşte bu uygulama
süreçleri, toplumsal düzenin ve İslam adaletinin sarsılmaması için vahiy
tarafından mutlak bir koruma ve dokunulmazlık kalkanı altına alınmıştır.
“Kim
elçiye itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse,
Biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik.”
(Nisâ, 4/80)
Kur'an bu
ayetle asıl kaynağın yerini tekrar hatırlatarak dengeyi kurar. Elçiye itaat,
Allah’a itaatin ta kendisidir çünkü elçinin tek misyonu vahyi eksiksiz aktarmak
ve yaşamaktır. Nitekim Kur’an’ın diğer ayetleriyle birlikte düşündüğümüzde,
elçiye "kendi hevasından haram kılma" yetkisi verilmediği gibi, o
vahyin dışına çıkacak olsaydı şah damarının kesileceği (Hakka Suresi 44-46)
açıkça ihtar edilmiştir.
Sonuç olarak
Kur'an, Resül'e "bağımsız yasa koyucu" (Şâri) olarak değil;
"mutlak uygulayıcı, tebliğ edici, açıklayıcı ve adil devlet başkanı"
olarak itaat edilmesini emreder. Elçiyi devre dışı bırakmaya çalışmak Allah’ın
murat ettiği pratik modeli reddetmektir; elçiyi bağımsız bir helal-haram koyucu
yapmak ise vahyin tevhidi ilkeleriyle çelişmektir.
Gerçek olan
Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve
esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com