UYDURULMUŞ DİN VE MUCİZE MASALLARI: KUR’AN’IN ORTAYA KOYDUĞU GERÇEK
İnsanlar tarih boyunca elçilerden olağanüstü işler bekledi.
Gökyüzünden sofralar inmeli, dağlar yerinden oynamalı, taşlar konuşmalı, ölüler
dirilmeli, doğa kuralları sürekli askıya alınmalıydı. Çünkü insanların önemli
bir kısmı hakikati düşünerek değil, etkilenerek kabul etmeye meyilliydi.
Bugün de benzer bir durum yaşanıyor. Nebi hakkında anlatılan
rivayetlere baktığında, sanki hayatının büyük bölümü mucize gösterileriyle
geçmiş gibi bir tabloyla karşılaşıyorsun. Ağaçların selam vermesi, taşların
konuşması, parmaklarından su akması, kütüğün ağlaması, ayın ikiye bölünmesi ve
daha niceleri...
Fakat önemli olan şu sorudur: Kur’an gerçekten böyle bir Nebi mi anlatıyor? Yoksa
zamanla insanların zihinlerinde oluşturulan farklı bir Nebi portresi mi ortaya
çıktı?
Kur’an’a döndüğümüzde son derece net ve şaşırtıcı bir
tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü Allah'ın kitabı, müşriklerin mucize
beklentilerini tekrar tekrar gündeme getirirken aynı zamanda bu beklentilere
verilen cevapları da açıkça bildiriyor.
Bu cevapların ortak noktası ise dikkat çekicidir: Nebi’nin görevi mucize
göstermek değil, vahyi duyurmaktır.
Müşriklerin Mucize Talebi Ve Allah’ın Cevabı
Kur’an, müşriklerin Nebi’den sürekli mucize istediklerini haber verir. Onlar,
elçiliğin doğruluğunu anlamak için mesajı değerlendirmek yerine olağanüstü
olaylar görmek istiyorlardı.
Bu beklentiye verilen cevap son derece açıktır:
“Ona Rabb’inden mucizeler indirilmeli değil miydi? dediler. De ki: Mucizeler
ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
(Ankebut, 29/50)
Dikkat edersen ayette Nebi’nin verdiği cevap çok nettir. "Ben size mucize
göstereyim" demiyor. "İşte şu mucizeleri yaptım" da demiyor. Tam
tersine, kendisini yalnızca apaçık bir uyarıcı olarak tanımlıyor.
Bu ifade, uydurulmuş din anlayışının çizdiği mucize merkezli
Nebi portresiyle ciddi şekilde çelişmektedir.
Kur’an: Yeterli Mucize
Bir sonraki ayet konunun merkezine ışık tutuyor. Allah, mucize beklentisi
içinde olanlara şu soruyu yöneltiyor:
“Kendilerine okunan bu Kitap onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bunda iman eden
bir toplum için rahmet ve öğüt vardır.”
(Ankebut, 29/51)
Düşün... Eğer Nebi'nin hayatı boyunca herkesin gördüğü
sayısız olağanüstü olay yaşanmış olsaydı, Allah burada neden onları örnek
göstermiyor? Neden ayın yarılmasından, taşların konuşmasından, Nebi Muhammed’in
gölgesinin olmadığından veya başka bir olaydan söz etmiyor? Neden doğrudan
Kur’an’a işaret ediyor? Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu delil, geçici bir
gösteri değil; her çağda yaşayan insanların inceleyebileceği kalıcı bir
vahiydir.
Bir insan bir mucizeyi görür ve o an etkilenebilir. Fakat onu görmeyen nesiller
ne yapacaktır?
Kur’an ise her neslin önünde duran sürekli bir delildir. Bu yüzden Allah
insanları gösterilere değil, vahye yönlendiriyor.
Nebi’nin Görevi Nedir?
Kur’an boyunca Nebi’nin görevi sürekli aynı şekilde tanımlanır. Tebliğ etmek. Uyarmak.
Mesajı duyurmak. Bunun dışında ona ilahlık özellikleri verilmez. Bunun dışında
ona doğaüstü güçler de yüklenmez.
Allah şöyle buyurur:
“Sen ancak bir uyarıcısın.”
(Ra’d, 13/7)
Bu kısa ayet aslında birçok tartışmayı sona erdirecek kadar açıktır. Çünkü
Allah, Nebi’nin görev tanımını bizzat kendisi yapmaktadır. İnsanların sonradan
eklediği sıfatlar değil, Allah’ın yaptığı tanım belirleyicidir.
İnanmak İçin Mucize İsteyenler
İnsan psikolojisinde ilginç bir durum vardır. Hakikati kabul etmek istemeyen
kişi çoğu zaman delil eksikliğinden değil, teslim olmak istemediğinden dolayı
direnç gösterir. Kur’an bunu da haber verir.
“Bütün güçleriyle Allah’a yemin ettiler ki, kendilerine bir mucize gelirse
ona mutlaka inanacaklar. De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.”
(En’am, 6/109)
Allah burada insanların iddialarını ortaya koyuyor. Fakat devam eden ayetlerde
onların aslında samimi olmadıklarını bildiriyor. Çünkü mesele delil değil,
kalpteki niyettir.
Bugün de aynı durum yaşanıyor. Hakikati araştırmak istemeyen
kişi önüne yüzlerce delil konsa da başka delil istemeye devam eder. Çünkü sorun
delilin azlığı değil, yönelme isteğinin olmayışıdır.
Geçmiş Kavimlerin Delil/Ayet Tecrübesi
Kur’an’da önemli bir ilke daha açıklanır. İnsan, kendisine gösterilen ayetleri
yalnızca görmesiyle zorunlu olarak iman eden bir varlığa dönüşmez. Çünkü iman,
bir görme tepkisi değil; bilinçli bir yöneliş meselesidir.
Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifade edilir:
“Bizi ayetler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin onları yalanlamış
olmasıdır.”
(İsrâ, 17/59)
Burada geçen “ayet” kavramı, sadece olağanüstü bir olay
anlamına değil; Allah’ın insanlara sunduğu her türlü delil ve işaret sistemini
gösterir. Bu sistemin içinde evrenin düzeni, insanın yaratılışı ve vahyin
kendisi vardır.
Kur’an’ın yaklaşımında delil, insanı zorlayan bir gösteri
değil; insanın üzerinde düşünmesi için sunulan bir açıklıktır. Ancak insan,
çoğu zaman gördüğü hakikati farklı yorumlayabilir ya da inkârını sürdürmek için
yeni gerekçeler üretebilir.
Bu nedenle insanlık, sürekli artan dış gösterilere değil,
sürekliliği olan bir delil düzenine yönlendirilir. Bu düzen, evrenin
işleyişinde ve vahyin rehberliğinde kendini gösterir.
Böylece mesele, olağanüstü bir “gösteri” beklemekten çok,
insanın kendisine sunulan ayetleri nasıl okuduğu meselesine dönüşür.
Müşriklerin Bitmeyen Talepleri
İsra suresinde müşriklerin talepleri ayrıntılı biçimde anlatılır. Onlar yerden
pınarlar fışkırmasını, göğe çıkılmasını, gökten parçalar düşürülmesini ve daha
birçok olağanüstü olay görmek istiyorlardı.
Allah Nebi’ye şu cevabı vermesini emreder:
“De ki: Rabb’imi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim.”
(İsra, 17/93)
Bu ayet son derece önemlidir. Çünkü Nebi’nin kendi ağzından yapılan bir
tanımdır. "Ben sadece beşer bir elçiyim." Ne yarı ilah. Ne doğaüstü
güçlere sahip biri. Ne de insanların hayal ettiği gibi olağanüstü gösteriler
yapan bir figür. Allah’ın vahyini taşıyan bir insan. Kur’an’ın çizdiği resim
budur.
Kur’an’ın Çizdiği Nebi İle Rivayetlerin Çizdiği Nebi
Kur’an’ın anlattığı Nebi; yemek yiyen, çarşıda dolaşan, insanlarla yaşayan, vahiy
alan, mesajı duyuran bir insandır. Müşrikler de tam olarak bunu
eleştiriyorlardı.
“Bu nasıl elçi ki yemek yiyor ve çarşılarda geziyor?”
(Furkan, 25/7)
Düşün... Eğer herkesin önünde sürekli mucizeler gerçekleştiren bir Nebi
olsaydı, müşriklerin bu sözleri ne kadar anlamlı olurdu? Kur’an bize onların
Nebi’yi normal bir insan olarak gördüklerini bildiriyor. Çünkü o da zaten
Allah’ın tanımladığı gibi beşer bir elçiydi. Sorun müşriklerin bunu kabul etmek
istememesiydi.
Hakikati Gösteriyle Mi, Vahiyle Mi Arıyoruz?
Burada her insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru var. Ben hakikati
neye göre arıyorum? Gösterilere göre mi? Anlatılan olağanüstü hikâyelere göre
mi? Yoksa Allah’ın indirdiği vahye göre mi? Kur’an insanı sürekli düşünmeye
çağırır. Delilleri incelemeye çağırır. Akletmeye çağırır. Gösterilere hayran
olmaya değil. Çünkü gösteri geçicidir.Vahiy ise kalıcıdır. Mucizeyi gördüğünü
iddia eden nesiller gelir geçer. Fakat Kur’an bütün insanlığın önünde durmaya
devam eder.
Sonuç
Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo son derece açıktır. Nebi’nin temel görevi mucize
göstermek değildir. Onun görevi Allah’ın vahyini insanlara ulaştırmaktır. Kur’an,
müşriklerin mucize taleplerini defalarca aktarırken aynı zamanda bu taleplerin
reddedildiğini de bildirir. Allah insanları olağanüstü hikâyelere değil,
indirdiği kitaba yönlendirir.
Bu yüzden Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü şudur:
“Kendilerine okunan bu Kitap onlara yetmiyor mu?”
(Ankebut, 29/51)
Asıl soru budur.
Eğer Allah’ın kitabı yeterliyse, insanların sonradan ürettiği mucize
hikâyelerine ihtiyaç kalır mı? Kur’an’ın daveti açıktır. Gösterilere değil,
vahye yönel. Anlatılara değil, Allah’ın kelamına yönel.
Çünkü hakikatin ölçüsü insanların anlattıkları değil, Allah’ın indirdiğidir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com