UZUV KESMEK Mİ, SUÇ MEKANİZMASINI ENGELLEMEK Mİ?
Geleneksel fıkıh anlayışının en çok tartışılan ve insan zihnini en fazla
zorlayan konularından biri hiç şüphesiz hırsızlık suçuna öngörülen "el
kesme" cezasıdır. Yüzyıllardır din adına insanlara sunulan kabullere
baktığımızda, maddi bir hırsızlık yapan kişinin elinin bilekten koparılması
gerektiği mutlak bir kural gibi anlatılır. Peki, merhameti ve adaleti her şeyin
üstünde tutan, insanı ıslah etmeyi amaçlayan Kur’an’ın muradı gerçekten bu
mudur? Yoksa bizler asırlardır kelimelerin sadece zahiri ve fiziki anlamlarına
takılıp kalırken, vahyin satır aralarındaki o derin mesajı gözden mi
kaçırıyoruz? Gelin, konuyu tamamen Kur'an merkezli bir bakışla, kelimelerin
Kur'ani bağlamlarını inceleyerek derinlemesine analiz edelim.
Kelime Tercihlerindeki Derin Anlam: Yed (El) Ne Demektir?
Bir konuyu doğru anlamanın ilk adımı, o konuda kullanılan kavramların
Kur'an bütününde hangi anlamlara geldiğini tespit etmektir. Maide suresi 38.
ayette geçen ve geleneksel akıl tarafından doğrudan et ve kemikten oluşan
fiziki organ olarak algılanan "yed" (el) kelimesi, Kur'an'ın birçok
yerinde güç, yetki, imkân, destek ve otorite anlamlarında kullanılır. Hiç
düşündün mü, Kur'an neden bazı mecazi anlatımlarla zihnimizi tek bir kalıba
sıkışmaktan kurtarır? Bak vahy bu kavramı nasıl kullanıyor:
“Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.”
(Fetih, 48/10)
Burada fiziksel bir elden bahsetmediğimiz son derece açıktır; kastedilen
Allah'ın sonsuz kudreti, yardımı ve otoritesidir. Benzer şekilde, hırsızlık
ayetindeki "el" ifadesi de kişinin hırsızlık yapma imkânını, suç
işleme gücünü ve sosyal bağlamdaki o haksız yetkisini sembolize ediyor olamaz
mı? Ayeti fiziki organa indirgemek, Kur'an'ın zengin dil yapısını ve geniş
vizyonunu dar bir kalıba hapsetmek anlamına gelecektir.
Kat'a (Kesmek) Fiilinin Kur'ani Bağlamı
Tartışmanın ikinci ve en kritik düğüm noktası "kat'a" (kesmek)
fiilidir. Bu kelimeyi duyduğumuzda aklımıza hemen bir bıçak veya kesici aletle
bir nesneyi parçalamak gelir. Oysa Kur'an-ı Kerim, bu kelimeyi çoğunlukla
fiziki bir kesme eylemi için değil; bağları koparmak, ilişkiyi sonlandırmak,
engellemek veya irtibatı kesmek anlamında kullanır. Şöyle bir örnekle
düşünelim: Biriyle "bağımı kestim" dediğinde eline bir makas alıp bir
ipi mi kesersin, yoksa o kişiyle olan iletişimini ve ilişkini mi sonlandırırsın?
İşte Kur'an da bu kavramı tam olarak böyle inşa eder:
“Onlar ki Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler.”
(Bakara, 2/27)
Bu ayette geçen kesme eyleminin fiziki bir doğrama olmadığı ortadadır;
burada kastedilen şey akrabalık, insanlık ve inanç bağlarının koparılmasıdır.
Dolayısıyla hırsızın "elinin kesilmesi", onun hırsızlık yapma
imkânının elinden alınması, toplumla olan haksız menfaat ilişkisinin kesilmesi
ve suç işleme yollarının tıkanması şeklinde anlaşılmalıdır.
Yusuf Suresindeki Kadınlar Örneği
Fiilin anlam dünyasını daha iyi kavramak için Yusuf suresindeki meşhur
sahneyi hatırlayalım. Saraydaki kadınlar Nebi Yusuf'un güzelliği karşısında
şaşkınlığa düşmüş ve ayetin ifadesiyle "ellerini kesmişlerdir."
“Onu görünce gözlerinde büyüttüler ve ellerini kestiler.”
(Yusuf, 12/31)
Eğer buradaki "kat'a" fiili geleneksel fıkhın iddia ettiği gibi
uzuv koparmak anlamına gelseydi, o kadınların hepsinin ellerinin bileklerinden
salkım salkım yere düşmüş olması gerekirdi. Oysa orada yaşanan şey, şaşkınlıkla
ellerin bıçakla çizilmesi, yaralanmasıdır. Bu da bize "kesmek"
fiilinin bağlama göre ne kadar esnek ve farklı anlamlara gelebildiğini gösteren
en net Kur'ani delillerden biridir.
Suç ve Ceza Arasındaki Denklik İlkesi
Kur'an'ın ortaya koyduğu hukuk sisteminin en temel sütunlarından biri
adalet ve denklik ilkesidir. Yüce Allah, işlenen bir suçun karşılığında
verilecek cezanın, o suçun sınırlarını aşmaması ve onun dengi olması
gerektiğini açıkça emreder:
“Bir kötülüğün cezası, onun dengi olan bir kötülüktür.”
(Şûrâ, 42/40)
Şimdi bu ilke ışığında derinlemesine düşünelim: Maddi, geri
döndürülebilir ve telafi edilebilir bir suç olan hırsızlık karşılığında, bir
insanın biyolojik organını ömür boyu geri dönülemez şekilde yok etmek ve onu
sakat bırakmak bu denklik ilkesine ne kadar uygundur? Mal yerine mal
konulabilir, çalınan şey tazmin edilebilir; fakat kesilen bir el yerine geri
getirilemez. Kur'an kendi koyduğu denklik ilkesiyle çelişmeyeceğine göre,
buradaki cezanın fiziksel bir vahşet değil, hırsızlık mekanizmasını ortadan kaldıracak
caydırıcı, ekonomik ve sosyal bir yaptırım olması gerekir.
Cezanın Hemen Ardından Gelen Tevbe ve Islah
Maide suresinde hırsızlık cezasının anlatıldığı ayetin hemen bir sonraki
maddesinde karşımıza çıkan vurgu, Kur'an'ın asıl amacını ortaya koymaktadır. Resül
diliyle bize aktarılan bu mesaj, cezanın insanı yok etmek için değil, kazanmak
için olduğunu söyler:
“Kim bu zulmünden sonra tevbe eder ve kendini ıslah ederse, şüphesiz Allah onun
tevbesini kabul eder.”
(Maide, 5/39)
Fiziksel olarak eli kesilen, toplum dışına itilen ve ömür boyu damgalanarak
sakat bırakılan bir insanın "kendini ıslah etmesi" ve topluma
sağlıklı bir birey olarak geri dönmesi ne kadar mümkündür? Kur'an insanı
kaybetmeyi değil, onu topluma yeniden kazandırmayı hedefler. Ayetteki tevbe ve
ıslah vurgusu, uygulanan yaptırımın kişiyi hayattan koparan değil, hatalarını
düzeltmesine imkân tanıyan bir yapıya sahip olması gerektiğinin en açık
kanıtıdır.
Sonuç olarak, Kur'an'ın bütünsel mesajına, adalet, merhamet
ve ıslah ilkelerine baktığımızda, hırsızlık eylemine verilecek cezanın
muhatabın fiziki organını kesmek olmadığı; onun hırsızlık yapma gücünü,
imkânını ve ağını ortadan kaldırmak, suç yolunu kesmek olduğu açıkça
anlaşılmaktadır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com