KUR’AN’IN DİLİ VE HAYATIN GERÇEĞİ

 KUR’AN’IN DİLİ VE HAYATIN GERÇEĞİ

Kur’an dediğimiz kitap, sadece okunmak veya belirli zamanlarda tilavet edilmek için gönderilmiş kutsal bir metin değildir. O, insanın hayatını baştan sona inşa eden ilahi bir rehberdir. Kur’an’ın amacı yalnızca bilgi vermek değil; insanın düşüncesini, bakış açısını, davranışlarını ve yaşama biçimini Allah’ın koyduğu ölçülere göre yeniden şekillendirmektir.

Bu sebeple Kur’an’ı sadece ibadet kitabı olarak görmek, onun ortaya koyduğu büyük hayat tasarımını daraltmak olur. Çünkü Kur’an, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu anlattığı kadar; insanın kendisine, ailesine, topluma ve içinde yaşadığı evrene karşı sorumluluklarını da ortaya koyar. Hayatın hiçbir alanını vahyin dışında bırakmaz.

Düşün... Bir mühendis, hazırladığı projeye göre bir bina inşa eder. Eğer proje dikkate alınmazsa bina ya eksik olur ya da zamanla çöker. İnsan hayatı da böyledir. Allah insanı yaratmış, onun nasıl huzurlu yaşayacağını da yine kendisi bildirmiştir. Kur’an işte bu ilahi projenin adıdır.

Kur’an’ın dili yalnızca kelimelerden oluşmaz. Onun dili aynı zamanda ölçüdür, ilkedir, sünnetullahtır, yani Allah’ın değişmeyen yasalarını haber veren bir dildir. Bu dili anlamadan Kur’an’ın anlattığı kıssaları, emirleri, yasakları ve örnekleri doğru değerlendirmek mümkün değildir.

Bugün birçok insan Kur’an’daki kelimeleri sözlük anlamlarıyla anlamaya çalışırken, Kur’an’ın kendi kavram dünyasını gözden kaçırmaktadır. Oysa Kur’an, birçok kelimeye kendi bütünlüğü içerisinde özel anlamlar yükler. Bir kavramın gerçek anlamı yalnızca geçtiği ayetten değil, Kur’an'ın tamamından anlaşılır.

Bir kelimeyi bulunduğu bağlamdan kopardığında nasıl anlam değişiyorsa, bir ayeti de Kur’an bütünlüğünden kopardığında aynı şekilde anlam kaymasına uğrar. İşte Kur’an’ın kendi kendisini açıklayan kitap olması tam da burada ortaya çıkar.
“Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkasının katından olsaydı içinde birçok çelişki bulurlardı.”
(Nisâ, 4/82)
Bu ayet, Kur’an’ın en önemli özelliklerinden birini ortaya koymaktadır: Kendi içinde tam bir uyum.

İnsan ürünü olan her düşünce zamanla değişir. Bilgiler yenilenir, görüşler farklılaşır, hatta aynı kişinin yıllar önce savunduğu düşüncelerle sonradan söyledikleri birbirini çürütebilir. Çünkü insan sınırlıdır.

Fakat Kur’an, yirmi üç yıl boyunca farklı olaylar, farklı insanlar ve farklı şartlar içerisinde indirilmiş olmasına rağmen tek bir ilahi bütünlük ortaya koymaktadır. Bu, onun Allah katından olduğunun en büyük delillerinden biridir.

Aslında aynı uyumu yalnızca Kur’an’da değil, yaratılmış evrende de görürüz.
Gece ile gündüzün dönüşümü… Mevsimlerin düzeni… Canlıların yaratılışı… Gezegenlerin hareketi… Atomdan galaksilere kadar uzanan olağanüstü denge… Bütün bunlar aynı ilahi iradenin eseridir.
“O, biri diğeriyle tam bir uyum içinde yedi göğü yaratandır. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir; herhangi bir bozukluk görüyor musun?”
(Mülk, 67/3)

“Sonra gözünü tekrar tekrar çevir. Göz, bitkin düşmüş ve hiçbir uyumsuzluk bulamamış olarak sana döner.”
(Mülk, 67/4)
Kur’an dikkat çekici bir noktaya işaret eder. Allah gökyüzüne bakmamızı ister. Çünkü insan ne kadar dikkatle incelerse incelesin, ilahi düzen içerisinde rastgele oluşmuş bir karmaşa bulamaz.

Şimdi şu soruyu düşünmek gerekir: Aynı Allah hem evreni yaratmış hem de Kur’an’ı indirmişse, bunların birbirleriyle çelişmesi mümkün olabilir mi? Elbette olamaz. Çünkü vahiy ile yaratılış aynı kaynaktan gelmektedir. İşte bu nedenle Kur’an hiçbir zaman akılla, fıtratla ve yaratılış yasalarıyla çatışmaz. Eğer bir yorum Kur’an ile hayat arasında çatışma oluşturuyorsa, sorun Kur’an’da değil o yorumdadır.

Bugün birçok konuda yaşanan problemlerin temelinde de bu bulunmaktadır. İnsanlar çoğu zaman Kur’an’ı değil, Kur’an üzerine oluşturulmuş yorumları din olarak kabul etmektedir. Yorumlar değişebilir; fakat Allah’ın kelamı değişmez.

Kur’an'ın ortaya koyduğu din, insanın yaratılışına uygundur. Çünkü insanı yaratan da onu yönlendiren de aynı Rabb’dir.
“Yüzünü dosdoğru dine çevir; Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata... Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez.”
(Rûm, 30/30)
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli kavram "fıtrat"tır. Fıtrat, Allah’ın yaratılışa koyduğu temel düzendir. Nasıl suyun kaldırma kuvveti insanın isteğine göre değişmiyorsa… Nasıl yerçekimi inananla inanmayan arasında ayrım yapmıyorsa… Nasıl ateş herkesi aynı şekilde yakıyorsa… Allah’ın dini de aynı şekilde yaratılışın değişmeyen yasalarıyla uyumludur. İşte dosdoğru din budur.

Din yalnızca ibadetlerden ibaret değildir. Din, Allah'ın koyduğu yaşam düzenidir. İnsan o düzen içerisinde yaşadığı ölçüde huzur bulur. Kur’an kendisini sürekli "ölçü" kavramıyla birlikte anlatır. Çünkü ölçünün olmadığı yerde adalet olmaz. Ölçünün olmadığı yerde doğruluk olmaz. Ölçünün olmadığı yerde güven olmaz. Hayatın her alanında ölçü vardır.Uzunluğu metreyle ölçeriz. Ağırlığı teraziyle ölçeriz.  Basıncı barometreyle ölçeriz. Sıcaklığı termometreyle ölçeriz. Peki doğru ile yanlışı neyle ölçeceğiz? Kur’an işte bunun ölçüsüdür.

İnsan kendi heveslerini ölçü kabul ettiğinde doğrular kişiden kişiye değişmeye başlar. Toplumları ölçü kabul ettiğinde doğrular çağlara göre değişir. Gücü ölçü kabul ettiğinde haklı olan değil, güçlü olan kazanır. Fakat Allah'ın ölçüsü değişmez. Bu nedenle Kur’an, hayatın mihenk taşıdır. Kur’an kıssalarını da bu bakış açısıyla okumak gerekir. Çünkü Kur’an kıssalarının amacı geçmişi hikâye etmek değildir. Kur’an geçmişi anlatırken geleceğe ışık tutar.

Bir kavmin başına gelen olay anlatılır; fakat asıl hedef o kavim değil, aynı davranışı tekrar edecek bütün insanlardır. İşte burada "mucize" ve "helak" kavramları büyük önem taşır. Bu iki kavram tarih boyunca çoğu zaman yalnızca olağanüstü olaylar şeklinde anlaşılmıştır. Oysa Kur’an'da Allah'ın ayetleri yalnızca tabiatüstü olaylar değildir. Evrenin tamamı ayettir. İnsanın yaratılışı ayettir. Yağmur ayettir. Gece ve gündüz ayettir. Vicdan ayettir. Tarih ayettir. Toplumların yükselişi ve çöküşü de ayettir. Kur’an kıssaları işte bu ayetlerin nasıl işlediğini gösteren canlı örneklerdir.

Helak da gökten taş yağması değildir. Bir toplumun adaletini kaybetmesi… Güven duygusunun yok olması… Ahlakın çökmesi… Ekonomik dengenin bozulması…İnsanların birbirine güvenemez hâle gelmesi… Bunların tamamı ilahi yasaların sonuçlarıdır.

Kur’an kıssalarını yalnızca geçmişte yaşanmış olağanüstü olaylar olarak okuyan kişi, onların bugüne bakan yönünü göremez. Oysa Allah geçmişi anlatırken bugünü eğitmektedir. Kur’an’ın dili tam da burada ortaya çıkar. O, olay anlatmaz; yasa öğretir. Kişileri anlatmaz; ilkeleri gösterir. Tarihi anlatmaz; hayatı inşa eder.

Bu yüzden Kur’an okunurken sürekli şu soru sorulmalıdır: "Allah burada bana neyi öğretmek istiyor?" İşte bu soru sorulmaya başlandığında Kur’an sadece okunan bir kitap olmaktan çıkar; yaşayan bir rehbere dönüşür. İnsan artık ayetleri yalnızca sayfalarda değil, kendi hayatında da görmeye başlar. İşte Kur’an’ın dili budur. O dil, insanı bilgiyle değil, hakikatle buluşturur. O dil, insanı ezberle değil, düşünmeyle eğitir. O dil, insanı korkuyla değil, bilinçle olgunlaştırır.

Kur’an’ın çağrısı da tam olarak budur: Düşünen, sorgulayan, akleden ve Allah’ın koyduğu ölçüler doğrultusunda yaşayan bir insan olmak.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  MÜŞRİKLERİN KEYFİ VE HEVÂLARINI DİN EDİNMELERİ Kur’an müşrikleri yalnızca Allah’a ortak koşan insanlar olarak tanıtmaz. Onların ortak öz...