MÜŞRİKLERİN KEYFİ VE HEVÂLARINI DİN EDİNMELERİ

 MÜŞRİKLERİN KEYFİ VE HEVÂLARINI DİN EDİNMELERİ

Kur’an müşrikleri yalnızca Allah’a ortak koşan insanlar olarak tanıtmaz. Onların ortak özelliği, Allah’ın indirdiği ölçüyü bırakıp kendi isteklerini ölçü hâline getirmeleridir. İşte şirkin en belirgin yönlerinden biri de budur.

Düşün... Bir insan "Ben Allah'a inanıyorum." diyebilir. Fakat hayatını Allah'ın belirlediği ölçüler yerine kendi arzularına göre şekillendiriyorsa, gerçekten kimi ölçü kabul etmiş olur? Kur’an tam da bu noktaya dikkat çeker. Şirk yalnızca putların önünde eğilmek değildir. Şirk, Allah'ın hükmünün yerine insanın hevasını koymaktır. Şirk, Allah'ın ölçüsünün yerine toplumun ölçüsünü koymaktır. Şirk, hakikatin yerine çıkarı tercih etmektir. İşte müşriklerin temel problemi de burada başlar.

Onlar Allah'ın varlığını bütünüyle inkâr etmiyorlardı. Birçoğu Allah'ın gökleri ve yeri yarattığını kabul ediyordu. Fakat hayatı düzenleme yetkisini Allah'a vermiyor, kendi geleneklerini, atalarının anlayışlarını ve kişisel çıkarlarını Allah'ın hükümlerinin önüne geçiriyorlardı. Kur’an onların bu tavrını sürekli eleştirir. Çünkü insanın hevası ölçü hâline geldiğinde artık hakikat geri planda kalır. Doğru, çıkarına uyduğu sürece doğru kabul edilir. Yanlış ise menfaatine dokunduğu anda reddedilir. İşte Kur’an'ın mücadele ettiği anlayış tam olarak budur.
“Biz sana bu Kur’an’ı da Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına uyacak olursan, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir koruyucu vardır.”
(Ra‘d, 13/37)
Bu ayette dikkat çeken ifade "hevâlarına uymama" emridir. Allah, Nebi'ye vahyin ölçüsünü bırakıp insanların arzularına göre hareket etmemesini bildirmektedir. Çünkü hakikat, insanların beklentilerine göre değişmez. Toplumun çoğunluğu bir şeyi doğru kabul ediyor diye o doğru olmaz. Bir düşüncenin eski olması da onu doğru yapmaz. Kalabalıkların peşinden gidilmesi de hakikatin ölçüsü değildir. Ölçü yalnızca Allah'ın indirdiği vahiydir.

Kur’an'ın birçok yerinde müşriklerin temel karakteri olarak hevâlarına uymaları gösterilir. Hevâ, insanın aklıyla ve vahyin ölçüsüyle denetlenmeyen arzularıdır. İnsan bazen doğruyu bilir; fakat işine gelmediği için onu terk eder. İşte bu noktada karar veren artık vahiy değil, hevadır. Kur’an böyle bir hayatın insanı hakikatten uzaklaştıracağını bildirir.
“De ki: Ben Allah’ı bırakıp da sizin çağırdıklarınıza kulluk etmekten yasaklandım. De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam. Aksi hâlde sapmış olurum ve doğru yolu bulanlardan olamam.”
(En‘âm, 6/56)
Bu ayet yalnızca Nebi'ye ait değildir. Kur’an onu okuyan herkese aynı ilkeyi öğretmektedir. Hakikatin ölçüsü insanların istekleri değildir. Eğer ölçü heva olsaydı, herkes kendi doğrusunu üretirdi. Böyle bir dünyada ortak bir adalet kurulabilir miydi? Herkes kendi çıkarını hak olarak görseydi güven kalır mıydı?

İşte Kur’an bu yüzden ölçüyü insanın elinden alıp Allah'a verir. Çünkü insan değişir. Arzular değişir. Toplumlar değişir. Fakat Allah'ın ölçüsü değişmez. Kur’an müşriklerin başka bir özelliğini daha anlatır. Onlar delille değil, alışkanlıkla hareket ederler. Atalarından gördüklerini sorgulamadan devam ettirirler. Hakikat karşılarına çıktığında ise onu değerlendirmek yerine geleneklerini savunurlar. Bugün de aynı durum yaşanmıyor mu?

Bir düşüncenin doğru olup olmadığına bakmak yerine, "Biz bunu yıllardır böyle biliyoruz." denildiği çok olur. Oysa Kur’an insana sürekli düşünmesini emreder. Çünkü Allah, aklı taklit etmek için değil, gerçeği araştırmak için vermiştir. Kur’an'da müşriklerin bir başka özelliği de menfaatlerini hakikatin önüne koymalarıdır. Hakikat çıkarlarına dokunduğu anda onu reddederler. İşlerine geldiğinde Allah'ın adını anarlar. İşlerine gelmediğinde ise kendi kurallarını uygularlar. Bu durum yalnızca geçmiş toplumlara ait değildir. Kur’an kıssaları bize sürekli şunu öğretmektedir:

Müşriklik, belli bir çağın insan tipi değildir. Allah'ın ölçüsünü bırakıp kendi arzusunu ölçü edinen her anlayış aynı tehlikeyi taşır. Bu nedenle Kur’an okunurken müşrikleri yalnızca tarihte yaşamış insanlar olarak görmek büyük bir eksiklik olur.

Asıl soru şudur: Ben hayatımda karar verirken Allah'ın ölçüsünü mü esas alıyorum, yoksa kendi arzularımı mı? İşte Kur’an'ın okuyucusundan istediği hesaplaşma budur. Çünkü şirk önce insanın zihninde başlar. Allah'ın hükmü ikinci plana düştüğünde, insan farkına varmadan kendi hevasını ilahlaştırmaya başlar.

Kur’an bu gerçeği çok çarpıcı bir ifadeyle ortaya koyar.
“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Sen şimdi ona vekil mi olacaksın?”
(Furkân, 25/43)
Bu ayet, şirkin en derin boyutlarından birini açıklar. İnsan bazen taştan yapılmış bir puta secde etmez; fakat kendi arzularına secde eder. Kimisi makamını kaybetmemek için hakikati terk eder. Kimisi malını korumak için adaletten vazgeçer. Kimisi çevresinin baskısından korktuğu için Allah'ın ölçüsünü ikinci plana iter. Bunların ortak noktası aynıdır. Kararı veren vahiy değildir. Kararı veren hevâdır. Kur’an ise insanı tam bunun karşısında durmaya çağırır. Mümin olmanın anlamı, Allah'ın hükmünü kendi arzusunun üzerine çıkarmaktır. İşte gerçek teslimiyet budur. Kur’an'ın inşa etmek istediği insan, keyfine göre yaşayan değil; Allah'ın ölçüsüne göre yaşayan insandır.

Çünkü huzur, insanın arzularının peşinden gitmesinde değil, kendisini yaratan Rabb’in koyduğu ölçülere güvenmesindedir. Kur’an'ın daveti de budur: Hevânın peşinden değil, vahyin rehberliğinde yürüyen bir hayat...

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

  MÜŞRİKLERİN KEYFİ VE HEVÂLARINI DİN EDİNMELERİ Kur’an müşrikleri yalnızca Allah’a ortak koşan insanlar olarak tanıtmaz. Onların ortak öz...