DİNİN NEREDEN GELİYOR?

 DİNİN NEREDEN GELİYOR?

Allah’ın Kitabı mı, İnsanların Aktardıkları mı?


“Dinin nereden geliyor?” sorusu ilk bakışta oldukça basit görünebilir. Birçoğumuz hiç düşünmeden “Allah’tan geliyor” diye cevap veririz. Elbette din Allah’ındır. Kur’an bunu açıkça bildirir:
“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.”

(Âl-i İmrân, 3/19)
Fakat asıl mesele burada başlıyor. Din Allah’ınsa, Allah’ın dinini nereden öğreniyoruz? İnandığımız ve yaşadığımız dinin gerçekten Allah’ın Kitabı’ndan mı geldiğini, yoksa zaman içinde insanların aktardığı bilgiler, yorumlar, gelenekler ve kabullerle mi şekillendiğini hiç düşündük mü? İşte bu kitap boyunca üzerinde duracağımız temel soru budur.

İnsan dünyaya geldiğinde hazır bir din anlayışının içine doğuyor. Ailesinden, çevresinden, okulundan, camiden, din görevlilerinden, büyüklerinden ve okuduğu kitaplardan din hakkında bilgiler öğreniyor. Çocuklukta duyduğu sözler zamanla zihninde yerleşiyor ve bir süre sonra bunların hangisinin Allah’ın vahyi, hangisinin insan yorumu olduğunu sorgulamadan hepsini “din” olarak kabul edebiliyor. Böylece insan, çoğu zaman farkında olmadan Allah’ın gönderdiği din ile kendisine öğretilen din arasındaki farkı kaybedebiliyor.

Kur’an, insanın bu konuda dikkatli olması gerektiğini açıkça gösteriyor. İnsanların atalarının uygulamalarını sorgulamadan benimsemeleri eleştiriliyor:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları bir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşayan insanları ilgilendiren bir uyarı değildir. Bugün bizim için de önemli bir soru ortaya koyuyor: Bir inancı neden kabul ediyoruz? Gerçekten Allah’ın Kitabı böyle söylediği için mi, yoksa bize böyle öğretildiği için mi? Çünkü bu ikisi aynı şey değildir. Bir şeyi atalarımızdan, ailemizden veya toplumumuzdan öğrenmiş olmamız onun yanlış olduğunu göstermez; fakat doğru olduğunu da kanıtlamaz. Din söz konusu olduğunda ölçünün ne olduğunu belirlemek zorundayız.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü ise açıktır. Allah’ın gönderdiği vahiy, insanlara yol göstermek üzere indirilmiştir:
“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir...”
(İsrâ, 17/9)
Burada çok önemli bir noktaya geliyoruz. Eğer Allah insanlara yol göstermek için bir Kitap göndermişse, o Kitabın din konusunda temel ölçü olması gerekmez mi? Elbette gerekir. Çünkü Allah insanları sorumlu tutacağı konularda onları başıboş bırakmamıştır. Elçiler göndermiş, vahiy indirmiş ve insanlara doğru ile yanlışı ayırt edebilecekleri bir ölçü vermiştir.

Kur’an, Resulün görevinin kendisine vahyedileni insanlara ulaştırmak olduğunu da açıkça ortaya koyar:
“Ey Resul! Rabb’in tarafından sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Resulün görevi Allah’ın dinine kendi düşüncelerini eklemek değil, kendisine vahyedileni tebliğ etmektir. Dolayısıyla dinin kaynağını araştırırken öncelikle vahye bakmak zorundayız. Çünkü Allah’ın dini ile insanların din adına söyledikleri birbirinden farklı olabilir.

Bir insanın Kur’an hakkında düşünmesi, ayetleri anlamaya çalışması ve yorum yapması elbette mümkündür. Fakat insan yorumunu Allah’ın kesin hükmü haline getirmek başka bir şeydir. Bir âlimin görüşü değerli olabilir, fakat onun görüşü vahiy değildir. Bir toplumun yüzyıllardır sürdürdüğü bir uygulama önemli bir kültürel miras olabilir, fakat sırf yüzyıllardır devam ediyor diye Allah’ın emri haline gelmez. Bir sözün çok kişi tarafından aktarılması da onu Allah’ın sözü yapmaz.

İşte burada çok temel bir ayrım yapmak gerekiyor: Allah ne söyledi, insanlar ne söyledi?

Bu ayrım yapılmadığında insan, zaman içerisinde kendi oluşturduğu din anlayışını Allah’ın dini zannetmeye başlayabilir. Önce bir yorum ortaya çıkar. Sonra bu yorum benimsenir. Daha sonra nesilden nesile aktarılır. Zamanla gelenek haline gelir. Gelenek kutsallaştırılır. Sonunda insanlar, “Bu dinin gereğidir” demeye başlar. Böylece başlangıçta insan sözü olan bir şey, birkaç nesil sonra Allah’ın hükmü gibi algılanabilir.

Kur’an bu konuda son derece çarpıcı bir soru sorar:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyi kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu ayet üzerinde özellikle düşünmek gerekir. Çünkü din adına hüküm koymak sıradan bir konu değildir. Allah’ın izin vermediği bir şeyi din haline getirmek, insanın kendi düşüncesini Allah’ın hükmü seviyesine yükseltmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle din konusunda en büyük hassasiyetlerden biri, Allah’ın söylediği ile insanın söylediğini birbirine karıştırmamaktır.

Peki bunu nasıl yapacağız? Öncelikle duyduğumuz her bilgiyi araştıracağız. Kur’an bize hakkında bilgi sahibi olmadığımız şeylerin peşine düşmememizi emrediyor:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.”
(İsrâ, 17/36)
Demek ki iman, araştırmayı bırakmak değildir. Tam tersine, iman insanı araştırmaya, düşünmeye ve delil aramaya yöneltir. Bir sözün din adına söylenmiş olması, o sözün Allah tarafından söylenmiş olduğunu göstermez. Bir bilginin çok eski olması, çok kişi tarafından kabul edilmesi veya toplumda yaygın olması da onun ilahî olduğunu kanıtlamaz.

Kur’an, çoğunluğun da hakikatin ölçüsü olmadığını bildiriyor:
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar.”
(En‘âm, 6/116)
Bu nedenle “Herkes böyle inanıyor” cümlesi din konusunda bir delil değildir. “Bizim büyüklerimiz böyle söylemiş”, “Yüzyıllardır böyle uygulanıyor”, “Bütün âlimler böyle kabul etmiş” gibi ifadeler araştırmanın başlangıç noktası olabilir ama son noktası olamaz. Son noktada sorulması gereken soru şudur: Allah böyle söylüyor mu?

Çünkü din konusunda asıl mesele insanların ne kadar çok konuştuğu değil, Allah’ın ne söylediğidir.

Kur’an, anlaşmazlıkların çözümünde de Allah’a ve Resule başvurulmasını ister:
“Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve Resule götürün. Bu, hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.”
(Nisâ, 4/59)
Buradaki temel ilke açıktır: Anlaşmazlık ortaya çıktığında ölçümüz kişilerin kanaatleri değil, Allah’ın vahyi olmalıdır. Resulün görevi de kendisine vahyedilene uymak ve onu insanlara ulaştırmaktır:
“De ki: Ben sizi yalnızca vahiy ile uyarıyorum.”
(Enbiyâ, 21/45)
Öyleyse dinin kaynağını araştırırken ilk yapmamız gereken şey, Allah’ın vahyini insanların yorumlarından ayırmaktır.

Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Bir şey din midir, yoksa din adına söylenmiş bir şey midir?

Aradaki fark çok büyüktür. Allah’ın Kitabı vahiydir. İnsanların Kur’an hakkında yaptıkları açıklamalar, yorumlar ve değerlendirmeler ise insan ürünüdür. Bunlar doğru olabilir, yanlış olabilir, eksik olabilir. Fakat hiçbir insanın sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Kur’an kendisini insanlara gönderilmiş bir öğüt, rehber ve rahmet olarak tanımlar:
“Ey insanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa, müminler için bir rehber ve rahmet gelmiştir.”
(Yûnus, 10/57)
O halde yapılması gereken bellidir. Dinimizi önce Allah’ın Kitabı’na götürmek, sonra bize öğretilenlerle karşılaştırmaktır. Yani önce “Bize ne anlatıldı?” diye değil, “Allah ne söylüyor?” diye sormalıyız.

Çünkü bize öğretilen her şey yanlış değildir. Fakat bize öğretilen her şeyi doğru kabul etmek de doğru değildir. İnsanların sözleri araştırılabilir; Allah’ın sözü ise ölçü alınır. İnsanların yorumları değerlendirilebilir; vahiy ise belirleyici ölçüdür.

Asıl mesele de tam burada başlıyor. Din Allah’ınsa, Allah’ın dinini insanların sözlerinden ayırmak zorundayız. Çünkü Allah’ın Kitabı ile insanların din adına aktardıkları aynı şey olmayabilir.

Belki yıllardır doğru kabul ettiğimiz bazı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kalacağız. Belki “din” zannettiğimiz bazı uygulamaların Kur’an’da bulunmadığını göreceğiz. Belki de bize din diye aktarılan bazı anlayışların aslında gelenek, kültür veya insan yorumu olduğunu fark edeceğiz. Fakat hakikati arıyorsak bundan korkmamalıyız.

Çünkü gerçek iman, sorgulamaktan korkan bir iman değildir. Gerçek iman, hakikati bulduğunda ona teslim olabilen imandır.

Öyleyse kitabın başındaki soruya yeniden dönelim:
Dinin nereden geliyor?
“Allah’tan geliyor” diyorsak, bir sonraki sorumuz da şu olmalıdır:
Allah’ın dinini nerede bulacağız?
İşte bu kitap, bu sorunun peşinden gidecek. Allah’ın Kitabı ile insanların aktardıklarını birbirinden ayırmaya, din adına söylenenlerle Allah’ın vahyini karşılaştırmaya ve sonunda şu temel ölçüyü yeniden hatırlamaya çalışacak:

Din Allah’ındır. Öyleyse din konusunda son söz de Allah’ın olmalıdır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER Kur’an’ın korunması konusu üzerinde düşünürken önce çok temel bir gerçeği yerine oturtmak ...