İSLAM VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

 İSLAM VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

Din denildiğinde çoğu insanın aklına öncelikle ibadetler, inanç esasları ve bireysel sorumluluklar gelir. Oysa Kur’an’a baktığımızda insanın Rabb’iyle olan ilişkisinin, diğer insanlarla olan ilişkisinden bağımsız olmadığını görürüz. Bir insanın inandığını söylemesi, onun toplumsal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine iman, insanın davranışlarına yansıması gereken bir sorumluluk bilinci oluşturmalıdır. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışında insan yalnızca kendisinden sorumlu bir varlık değildir; aynı zamanda adaletten, emanetten, yoksuldan, yetimden, ölçü ve tartıdan, insanların haklarından ve toplumda meydana gelen zulümden de sorumludur.

Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımını anlamak için önce çok temel bir noktayı görmek gerekir: İslam bir isimden, Müslümanlık ise yalnızca bir kimlikten ibaret değildir. Bir insanın kendisini Müslüman olarak adlandırması, yaptığı her davranışın otomatik olarak İslam’a uygun olduğu anlamına gelmez. Kur’an zaten insanları yalnızca söyledikleri sözlere göre değil, yaptıkları işlere göre değerlendirir. “İman ettik” demekle meselenin tamamlanmadığını açıkça ortaya koyar:
“Bedevîler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; fakat teslim olduk deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.”
(Hucurât, 49/14)
Burada önemli bir ayrım vardır. İnsanların kendilerine verdikleri isim ile Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçeklik aynı şey değildir. Bir insan “Müslümanım” diyebilir; fakat adaletsizlik yapabilir, yetimin hakkını yiyebilir, yoksulu görmezden gelebilir, ölçü ve tartıda hile yapabilir, insanları küçümseyebilir, yalan söyleyebilir, emanete ihanet edebilir. Böyle bir durumda onun davranışlarını İslam’ın kendisiyle özdeşleştirmek doğru değildir. Çünkü Kur’an’ın ölçüsü isim değil, iman ve salih ameldir.

Kur’an, imanı soyut bir kabul olarak bırakmaz. Bakara suresinde gerçek iyiliğin ne olduğunu anlatırken yönelişlerden ve şekillerden önce insanın hayatındaki ahlaki ve toplumsal sorumlulukları sayar:
“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve nebilere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve özgürlüğü kısıtlanmış olanlara veren; salatı ikame eden, zekâtı veren; söz verdiğinde sözünü yerine getiren; sıkıntıda, darlıkta ve savaşın şiddetli zamanında sabreden kimsenin yaptığıdır. İşte doğru olanlar bunlardır ve takva sahipleri de bunlardır.”
(Bakara, 2/177)
Bu ayet son derece dikkat çekicidir. Çünkü Kur’an, iyiliği yalnızca bir ibadet biçimine indirgemiyor. İmanla birlikte toplumsal sorumluluğu da aynı bütünün içine yerleştiriyor. Yakınını gözetmek, yetimi korumak, yoksulu desteklemek, yolda kalmışa yardım etmek, sözünde durmak, zor zamanlarda sabretmek ve sahip olunan imkânı başkalarıyla paylaşmak gerçek iyiliğin parçaları olarak ortaya konuyor. Demek ki Kur’an’ın insan modelinde iman, insanın hayatına dokunmayan yalnızca zihinsel bir kabul değildir.

İşte burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bir toplumda insanlar çok sayıda ibadet yaptıkları hâlde adalet yoksa, yoksul korunmuyorsa, yetimin hakkı yeniyorsa, insanlar birbirlerine güvenmiyorsa, rüşvet ve torpil normalleşmişse, güçlü olan haklı kabul ediliyorsa ve insanlar birbirlerinin hakkını kolayca yiyebiliyorsa o toplumun gerçekten Kur’an’ın istediği toplum olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kur’an’ın cevabı oldukça nettir. Allah adaleti yalnızca tavsiye etmiyor; onu temel bir sorumluluk olarak ortaya koyuyor:
“Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve taşkınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”
(Nahl, 16/90)
Bu ayet, toplumsal hayatın temel taşlarından birini ortaya koyuyor. Adalet ve ihsan toplumun dışında tutulabilecek bireysel erdemler değildir. Bunlar doğrudan toplumsal hayatı düzenleyen ilkelerdir. Adalet yoksa güven yoktur. Güven yoksa toplum çözülmeye başlar. İnsanlar birbirlerinin haklarını gözetmiyorsa, o toplumda ne kadar büyük dini yapılar, ne kadar çok dini söylem ve ne kadar yoğun ibadet görüntüsü olursa olsun, Kur’an’ın ahlaki hedefinin gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir.

Üstelik Kur’an adalet konusunda insanın kendi aleyhine bile olsa doğruyu söylemesini ister:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Bu, kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa; ister zengin ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten sapmamak için nefsin arzusuna uymayın.”
(Nisâ, 4/135)
Burada Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışının ne kadar güçlü olduğunu görüyoruz. İnsan kendi çıkarına dokunduğunda adaletten vazgeçmeyecek. Kendi ailesi söz konusu olduğunda gerçeği eğip bükmeyecek. Zengin olduğu için bir insanı kayırmayacak, fakir olduğu için bir insanı ezmeyecek. Yani adalet, işimize geldiği zaman savunduğumuz bir değer değildir. Gerçek adalet, çıkarımızla çatıştığı zaman da adalet olarak kalabilendir.

Hatta Kur’an, bir topluma duyulan öfkenin bile insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini söyler:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan kimseler ve adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluma duyduğunuz öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha yakındır. Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
(Mâide, 5/8)
Bugün toplumsal hayatımızda en fazla ihtiyaç duyduğumuz ilkelerden biri belki de budur. İnsanlar kendi taraflarına yapılan yanlışı hemen görürken, kendi taraflarının yaptığı yanlışı görmezden gelebiliyor. Kendi grubumuz haksızlık yaptığında gerekçe arıyor, karşı taraf yaptığında ise aynı davranışı büyük bir suç olarak görüyoruz. Oysa Kur’an’ın adalet anlayışı taraftarlık kabul etmez. Yanlış bizim tarafımızdan yapılıyorsa da yanlıştır. Haksızlık sevdiğimiz bir insan tarafından yapılıyorsa da haksızlıktır. Doğru, bize zarar verse bile doğrudur.

Kur’an’ın geçmiş toplumları anlatmasının amacı da yalnızca eski insanların hikâyelerini anlatmak değildir. Kur’an, geçmişte yaşananları bugünün insanına bir ayna olarak gösterir. Bu nedenle Kur’an’da “onlar şöyle yaptılar” şeklindeki anlatımları okurken, “Bizim toplumumuzda böyle bir şey olmaz” diye düşünmek büyük bir yanılgı olabilir. Çünkü insanın zaafları değişmemiştir. Güç karşısında eğilmek, çıkar uğruna gerçeği gizlemek, zenginleri kayırmak, yoksulları küçümsemek, çoğunluğa uymak, ataların dinini sorgulamamak ve Allah’ın ölçülerinin yerine insanların oluşturduğu gelenekleri koymak geçmişte olduğu gibi bugün de mümkündür.

Kur’an bu nedenle geçmiş toplumların başına gelenleri ibret olarak sunar:
“Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar, bunlardan daha güçlüydüler. Yeryüzünü sürüp işlemiş ve onu bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara elçileri apaçık deliller getirmişti. Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.”
(Rûm, 30/9)
Buradaki en önemli cümlelerden biri şudur: “Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” Toplumların çöküşünü yalnızca Allah’ın insanlara gönderdiği bir ceza olarak değerlendirmek doğru değildir. İnsanların kendi tercihleri, adaletsizlikleri, zulümleri, bozulmaları ve sorumsuzlukları da sonuçlar doğurur. Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışında insanın yaptıkları ile toplumun başına gelenler arasında güçlü bir bağ vardır.

Bu noktada çok önemli bir yanlış anlayışla karşılaşıyoruz. Toplumda ekonomik sıkıntı, yoksulluk, adaletsizlik veya çeşitli afetler yaşandığında hemen “Allah böyle istedi” diyerek insan sorumluluğunu ortadan kaldırmak doğru değildir. Elbette Allah’ın bilgisi ve iradesi dışında hiçbir şey düşünülemez. Fakat Kur’an insana akıl, irade ve sorumluluk vermiştir. İnsanların yaptıkları birçok şeyin sonucunu yine insanlar yaşar:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı. Böylece yaptıklarının bir kısmını onlara tattırıyor ki belki vazgeçerler.”
(Rûm, 30/41)
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü veriyor. Toplumdaki bozulmayı yalnızca metafizik bir sebebe bağlayarak insanın sorumluluğunu ortadan kaldıramayız. Yolsuzluk varsa insan eylemi vardır. Haksızlık varsa insan tercihi vardır. Yoksulun hakkı gasp ediliyorsa insan sorumluluğu vardır. Çevre tahrip ediliyorsa insan davranışı vardır. Savaş çıkarılıyorsa insan kararı vardır. Bir toplumda adaletsizlik sistemleşmişse bunun sorumluluğunu yalnızca Allah’a yüklemek, Kur’an’ın insan anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışında yoksul ve ihtiyaç sahibi de önemli bir yere sahiptir. Kur’an, insanın malını yalnızca kendi mülkü gibi görmesini eleştirir ve paylaşmayı iman ahlakının bir parçası hâline getirir. Maûn suresinde dini yalanlayan kişinin davranışları anlatılırken dikkat çekici olarak ibadet biçimlerinden önce yetime kötü davranmak ve yoksulu doyurmaya teşvik etmemek zikredilir:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar ve yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o salat edenlere! Onlar salatlarından habersizdirler. Onlar gösteriş yaparlar ve en küçük yardımı bile engellerler.”
(Mâûn, 107/1-7)
Bu sure üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü Kur’an burada çok çarpıcı bir ilişki kuruyor. İnsan kendisini dindar olarak görebilir, ibadet edebilir, fakat yetimi dışlıyor ve yoksulun ihtiyacını önemsemiyorsa Kur’an onun din anlayışını sorguluyor. Demek ki ibadet ile ahlak arasında kopukluk olduğunda ortaya ciddi bir problem çıkıyor. Allah’a yöneldiğini söyleyen insanın Allah’ın kullarına karşı merhametsiz olması büyük bir çelişkidir.

Bu nedenle “Ben kendi ibadetimi yaparım, başkasının ne yaptığı beni ilgilendirmez” anlayışı Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışıyla örtüşmez. İnsan elbette başkasının günahından sorumlu değildir; fakat başkasının hakkı çiğnenirken, zulüm yapılırken, yoksul ezilirken, yetim sahipsiz bırakılırken ve toplumda kötülük yayılırken tamamen ilgisiz kalmak da Kur’an’ın istediği bir insan modeli değildir.

Kur’an müminleri birbirlerinin sorumluluğunu taşıyan bir toplum olarak tanımlar:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar; salatı ikame eder, zekâtı verir ve Allah’a ve Elçisi’ne itaat ederler. İşte Allah bunlara merhamet edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Tevbe, 9/71)
Buradaki “veli” anlayışı, insanın diğer insanlara karşı sorumluluk taşıdığını gösterir. Bir toplumun iyi olması, herkesin yalnızca kendi hayatını kurtarmaya çalışmasıyla mümkün değildir. İnsanlar birbirlerinin hakkını gözetmek, iyiliği çoğaltmak ve kötülüğün yayılmasına engel olmak zorundadır.

Ancak burada “iyiliği emretmek” kavramını da doğru anlamak gerekir. Bu ifade başkalarının hayatını zorla denetlemek, insanları baskı altına almak veya kendisini herkesin üzerinde görmek anlamına gelmez. Kur’an’ın bütünlüğü içinde insanın görevi öncelikle hakkı ortaya koymak, doğruyu hatırlatmak ve kendi davranışıyla örnek olmaktır. Çünkü Kur’an açıkça şöyle der:
“Dinde zorlama yoktur.”
 (Bakara, 2/256)
Dolayısıyla toplumsal sorumluluk adı altında baskıcı bir din anlayışı oluşturmak da doğru değildir. İnsanlara Allah’ın dinini anlatmak başka şeydir, onları zorla dine sokmaya veya kendi anlayışımıza göre yaşamaya mecbur bırakmak başka şeydir. Kur’an’ın istediği toplum, insanların korkuyla değil, bilinçle ve adaletle yaşadığı toplumdur.

Toplumsal sorumluluk sadece yoksula yardım etmekten de ibaret değildir. İnsanların birbirlerine karşı kullandıkları dil bile bu sorumluluğun bir parçasıdır. Hucurât suresinde insanların birbirleriyle alay etmesi, birbirlerini küçümsemesi, kötü lakaplar takması, zan ve gıybet üzerinden ilişkilerini zehirlemesi açıkça eleştirilir:
“Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesin; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tövbe etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
(Hucurât, 49/11)

Ardından şöyle devam eder:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın ve birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, merhamet edendir.” (Hucurât, 49/12)
Bunlar yalnızca bireysel ahlak kuralları değildir. Toplumun huzurunu doğrudan belirleyen kurallardır. Birbirine güvenmeyen, sürekli birbirinden şüphelenen, insanları küçümseyen, dedikodu ile yaşayan ve her farklı düşünce sahibini düşman ilan eden bir toplumda huzurdan söz edilemez.

Kur’an, insanları kabile, soy, millet ve sosyal statü üzerinden üstünlük yarışına da sokmaz:
“Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında sizin en değerliniz, O’na karşı sorumluluğunun en çok bilincinde olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.”
(Hucurât, 49/13)
Demek ki toplumsal sorumluluğun temelinde insanı insan olarak görmek vardır. Irkı, dili, mezhebi, tarikatı, ailesi, ekonomik gücü, makamı veya toplumsal statüsü üzerinden bir insanı diğerinden üstün görmek Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü değildir. Üstünlük iddiasının ölçüsü insanın Allah’a karşı sorumluluk bilincidir. Bu da sözle değil, davranışla ortaya çıkar.

Kur’an’ın toplumsal adalet anlayışı özellikle ekonomik hayatta çok belirgindir. Ölçü ve tartıda hile yapanlar ağır biçimde uyarılır:
“Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay hâline! Onlar insanlardan ölçerek aldıklarında tam alırlar; onlara ölçerek veya tartarak verdiklerinde ise eksiltirler.” (Mutaffifîn, 83/1-3)
Bugün bu ayeti yalnızca eski dönemlerdeki ölçü ve tartı hilesiyle sınırlamak doğru olmaz. Çünkü mesele özünde başkasının hakkını eksiltmektir. Bir işçinin emeğinin karşılığını vermemek, tüketiciyi kandırmak, insanların güvenini kötüye kullanmak, kamu malını kendi malı gibi kullanmak, torpille hak etmeyene imkân sağlamak, bir başkasının emeğini sahiplenmek de aynı ahlaki problemin farklı biçimleri olarak düşünülebilir. Kur’an’ın ölçüsü değişmez: Başkasının hakkını eksiltme.

Nitekim Kur’an yetimlerin malları konusunda da son derece sert bir uyarı yapar:
“Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler, karınlarına ancak ateş dolduruyorlar ve alevli ateşe gireceklerdir.”
(Nisâ, 4/10)
Burada toplumun en savunmasız kesimlerinden birinin korunması emrediliyor. Demek ki Kur’an’ın dindarlık anlayışında güçlü olanın zayıfı koruması, toplumun zayıf durumda olanları yalnız bırakmaması temel bir sorumluluktur.

Kur’an’ın sosyal adalet anlayışı yalnızca bireylerin yardımseverliğine de bırakılmaz. Toplumun düzeni adalet üzerine kurulmalıdır. Emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi emredilir:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”
(Nisâ, 4/58)
Bu ayeti yalnızca mahkemelerdeki hâkimler için düşünmek eksik olur. Çünkü emanet kavramı geniştir. Makam bir emanettir. Yetki bir emanettir. Kamu malı bir emanettir. Bir topluluğun yönetimi emanettir. Bir insanın bize verdiği bilgi emanettir. Bir başkasının bize duyduğu güven emanettir. Emanetin ehline verilmemesi, liyakat yerine yakınlığın, akrabalığın veya çıkarın tercih edilmesi toplumsal adaletin bozulmasına yol açar.

İşte burada İslam’ın toplumsal sorumluluk anlayışı ile siyasal ve ekonomik hayat arasında da doğrudan bir bağ kurulur. Bir toplumda insanlar yalnızca ibadet alanında dindar olup kamu hayatında adaleti önemsemiyorsa ortaya parçalanmış bir din anlayışı çıkar. Kur’an böyle bir bölünmeyi kabul etmez. İnsan camide başka, ticarette başka, siyasette başka, aile içinde başka bir ahlak taşıyamaz. Çünkü Allah’ın ölçüsü hayatın tamamını kapsar.

Kur’an’ın insanlara yönelttiği en çarpıcı sorulardan biri de budur:
“Siz insanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Oysa kitabı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
(Bakara, 2/44)
Bu ayet aslında toplumsal sorumluluğun en büyük problemlerinden birine işaret eder. İnsan başkalarını düzeltmekle meşgul olurken kendisini unutabilir. Başkasının inancını, ibadetini, ahlakını sorgular; fakat kendi davranışlarına bakmaz. Toplumu kurtarmak isterken kendi evindeki adaletsizliği görmez. Başkasının yanlışını büyütürken kendi yanlışını küçültür. Kur’an ise önce insanın kendisini sorgulamasını ister.

Aynı uyarı Saf suresinde de vardır:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir öfkeye sebep olur.”
(Saff, 61/2-3)
Bu iki ayeti birlikte düşündüğümüzde ortaya çok önemli bir sonuç çıkıyor: Toplumsal dönüşüm, önce söz ile davranış arasındaki mesafenin kapatılmasıyla başlar. İnsan adaletten söz ediyorsa adaletli davranmalıdır. Merhametten söz ediyorsa merhametli olmalıdır. Birilerinin hakkından söz ediyorsa başkasının hakkına girmemelidir. Allah’tan söz ediyorsa Allah’ın koyduğu ölçülere göre yaşamaya çalışmalıdır.

İşte bu nedenle Kur’an, geçmiş toplumların hatalarını anlatırken aslında bize “Siz de aynı hataya düşebilirsiniz” diye seslenmektedir. Yahudiler ve Hristiyanlar hakkında anlatılan eleştiriler, yalnızca tarihsel bir suçlama olarak okunmamalıdır. Aynı yanlışları yapan herkes, aynı uyarının muhatabı olabilir. Örneğin Allah’ın kitabını okuyup onun hükümlerini hayatında uygulamamak yalnızca geçmiş bir topluluğun problemi değildir. Kur’an’ı elinde taşıyıp adaleti terk eden bir insan da aynı çelişkinin içine düşebilir.

Kur’an bunu çok açık biçimde ortaya koyar:
“Kitap taşıyan, sonra onun gereğini yerine getirmeyenlerin durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan toplumun durumu ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.”
(Cuma, 62/5)
Buradaki mesajı başkalarına yöneltmeden önce kendimize yöneltmemiz gerekir. Kur’an’ı okumak, onu evin en yüksek yerine koymak, ezberlemek veya sürekli ondan söz etmek tek başına yeterli değildir. Asıl mesele onun hayatımıza ne kadar girdiğidir. Kur’an adalet diyorsa adalet, emanet diyorsa emanet, merhamet diyorsa merhamet, doğruluk diyorsa doğruluk hayatımızda görünmelidir.

İşte toplumsal sorumluluk burada başlıyor. İnsan “Ben Müslümanım” dediği için toplum otomatik olarak düzelmez. Toplum, Müslüman olduğunu söyleyen insanların davranışlarıyla düzelir. Eğer insanlar Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet anlayışını hayatlarına taşırlarsa toplum değişmeye başlar. Eğer dini yalnızca kimlik, gelenek ve ibadet biçimlerine indirgerlerse toplumsal sorunlar devam eder.

Bu nedenle bugün Müslüman toplumlarda gördüğümüz her olumsuzluğu doğrudan İslam’a mal etmek ne kadar yanlışsa, İslam adına yapılan her yanlışı savunmak da o kadar yanlıştır. Bir insanın Müslüman olduğunu söylemesi, onun yaptığı her davranışın İslam olduğu anlamına gelmez. Bir toplumun çoğunluğunun Müslüman olması da o toplumda adaletin mutlaka hâkim olduğu anlamına gelmez. Ölçümüz insanların isimleri değil, Allah’ın kitabında ortaya koyduğu değerler olmalıdır.

Kur’an’ın istediği toplum, insanların birbirinden korktuğu değil, birbirine güvendiği toplumdur. Güçlünün zayıfı ezdiği değil, güçlünün zayıfın hakkını koruduğu toplumdur. Zenginliğin insanı üstün kılmadığı, makamın insanı dokunulmaz hâle getirmediği toplumdur. Yoksulun hor görülmediği, yetimin unutulmadığı, kadınların ve erkeklerin birbirlerini değersizleştirmediği, farklılıkların düşmanlığa dönüştürülmediği, adaletin taraflara göre değişmediği bir toplumdur.

Kur’an’ın bu hedefi açıkça görülür:
“Allah, sizden iman eden ve salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri nasıl hükümran kıldıysa onları da yeryüzünde hükümran kılacağını, onlar için seçip beğendiği dini kendileri için sağlamlaştıracağını ve korkularının ardından kendilerini güvene çevireceğini vaat etti. Bana kulluk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar.”
(Nûr, 24/55)
Buradaki toplumsal hedef yalnızca güç sahibi olmak değildir. Güven, adalet, sorumluluk ve Allah’a kullukla birlikte düşünülmelidir. Yeryüzünde güç sahibi olmak, insanın diğer insanları ezme hakkı anlamına gelmez. Tam tersine güç bir emanettir ve hesabı vardır.

Bu yüzden Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışını yalnızca “insanlara yardım etmek” şeklinde daraltmak doğru değildir. Toplumsal sorumluluk; adaletli olmaktır, doğruyu söylemektir, emanete sahip çıkmaktır, başkalarının hakkından sakınmaktır, yoksulu gözetmektir, yetimi korumaktır, ölçüyü ve tartıyı doğru tutmaktır, insanları küçümsememektir, iftira ve gıybetten uzak durmaktır, kamu hakkını korumaktır, görevleri ehline vermektir, güç sahibinin yanlışına sessiz kalmamaktır ve bütün bunları yaparken kendi nefsimizi de aynı ölçüyle sorgulamaktır.

Bütün bunların merkezinde ise takva vardır. Takva yalnızca çok ibadet etmek değildir. Takva, Allah’ın huzurunda olduğunun farkında olarak yaşamaktır. Bir insan kimsenin görmediği yerde bile başkasının hakkını yemiyorsa, işte orada takva vardır. Kimse kendisini denetlemezken emanete sahip çıkıyorsa orada takva vardır. Gücü yettiği hâlde haksızlık yapmıyorsa orada takva vardır. Kendi aleyhine bile olsa doğruyu söylüyorsa orada takva vardır.

Sonuçta Kur’an’ın bize anlattığı gerçek şudur: Bir toplumun bozulması yalnızca yöneticilerin, zenginlerin, din adamlarının veya başka bir grubun sorumluluğu değildir. Her insan kendi bulunduğu yerde sorumludur. Aile içinde adaletsizlik yapan da, ticarette insanları kandıran da, yetimin hakkını yiyen de, rüşvete bulaşan da, emanete ihanet eden de, yalan haber yayan da, iftira atan da, haksızlık karşısında susan da toplumun bozulmasına katkıda bulunur. Aynı şekilde bir insanın yaptığı küçük bir iyilik de toplumun iyileşmesine katkı sağlayabilir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta toplum gökten hazır olarak inmez. Toplum, insanların tercihlerinin toplamından oluşur. İnsanlar değişirse toplum değişir. İnsanlar adaleti önemserse adalet güçlenir. İnsanlar kul hakkından sakınırsa güven oluşur. İnsanlar yoksulu gözetirse dayanışma gelişir. İnsanlar doğruluğu savunursa yalanın alanı daralır. İnsanlar emanete sahip çıkarsa toplum sağlamlaşır.

Bu yüzden artık “Müslüman bir toplumda neden bu kadar adaletsizlik var?” sorusunu sorarken yalnızca başkalarını suçlamak yerine kendimize de şu soruyu sormalıyız: Kur’an’ın istediği insan olmayı ne kadar başardık?

Çünkü Kur’an’ın çağrısı önce başkasını değiştirmek için değil, insanın kendisini değiştirmesi içindir. Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah, bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”
(Ra‘d, 13/11)
İşte toplumsal sorumluluğun özü burada yatıyor. Değişim, başkasından beklenmeye başladığında toplum yerinde sayar. Her insan kendi sorumluluğunu üstlendiğinde ise gerçek değişim başlar. İslam’ın toplumsal hedefi yalnızca çok sayıda insanın aynı dini ismi taşıması değildir. Asıl hedef; iman eden, adaleti ayakta tutan, emanete sahip çıkan, yoksulu gözeten, yetimi koruyan, hakkı savunan, zulme ortak olmayan ve Allah’ın ölçülerini hayatına taşıyan insanlardan oluşan bir toplumdur.

Bu nedenle Kur’an’ın eleştirdiği geçmiş toplumları okurken parmağımızı onlara doğrultmak yerine aynayı kendimize çevirmeliyiz. Çünkü Kur’an yalnızca “Onlar neden böyle yaptılar?” diye sormamızı istemiyor; aynı hataları bizim yapıp yapmadığımızı da sorgulatıyor. Bir toplumun adı Müslüman olabilir ama davranışları Kur’an’ın adaletinden, merhametinden ve ahlakından uzaklaşmış olabilir. Bunun farkına varmak dini küçültmek değil, tam tersine dini insan davranışlarının oluşturduğu yanlışlardan ayırarak onun gerçek ölçüsünü yeniden hatırlamaktır.

Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: İslam’ın toplumsal sorumluluk anlayışı, insanın yalnızca Allah’a karşı değil, Allah’ın yarattığı insanlara karşı da sorumluluk bilinci taşımasını gerektirir. İman, insanı bencillikten çıkarmalı; adalete, merhamete, doğruluğa ve paylaşmaya yöneltmelidir. Çünkü Allah’ın istediği toplum, insanların yalnızca “Müslümanım” dediği toplum değil, Müslümanlığın ahlakını ve adaletini hayatında gösterdiği toplumdur. Kur’an’ın ölçüsü isim değil, ameldir; iddia değil, hakikattir; görünüş değil, sorumluluktur. Bu ölçüyle kendimize baktığımızda, toplumun düzelmesini beklemeden önce kendi bulunduğumuz yerde adaleti, doğruluğu ve iyiliği yaşatmanın ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER Kur’an’ın korunması konusu üzerinde düşünürken önce çok temel bir gerçeği yerine oturtmak ...