KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER

 KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER

Kur’an’ın korunması konusu üzerinde düşünürken önce çok temel bir gerçeği yerine oturtmak gerekir: Kur’an, insanların meydana getirdiği sıradan bir din kitabı değildir. O, Allah’ın insanlığa gönderdiği vahiydir. Bu nedenle Kur’an’ın varlığını, doğruluğunu ve insanlığa ulaştırılmasını yalnızca insanların gayretine bağlamak doğru değildir. İnsanlar onu yazabilir, ezberleyebilir, okuyabilir, öğretebilir ve sonraki nesillere aktarabilirler; fakat bütün bunların üzerinde Allah’ın açık bir vaadi vardır. Kur’an’ın korunmasını Allah kendi üzerine almıştır.
“Şüphesiz zikri biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz.”
(Hicr, 15/9)
Bu ayet son derece açıktır. Kur’an’ın sahibi Allah’tır ve onu koruyacağını bildiren de Allah’tır. Burada “insanlar onu koruyacak” denilmemekte, doğrudan doğruya “onun koruyucusu biziz” denilmektedir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğunu sadece tarih boyunca insanların gösterdiği çabalarla açıklamak eksik olur. İnsanların Kur’an’ı yazması, ezberlemesi, okuması ve sonraki nesillere aktarması elbette önemlidir; ancak bunlar Allah’ın korumasının yerine geçirilemez. İnsan bir araçtır, korumanın asıl sahibi Allah’tır.

Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır. Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olması ile insanların Kur’an hakkındaki düşüncelerinin korunmuş olması aynı şey değildir. Allah’ın koruduğu şey vahyin kendisidir. İnsanların Kur’an’a yüklediği anlamlar, yaptıkları yorumlar, oluşturdukları mezhepler, tarikatlar, gelenekler veya din adına söyledikleri her söz Allah tarafından korunmuş değildir. Bu ayrım yapılmadığında Kur’an’ın korunmuşluğu ile insanların din anlayışının doğruluğu birbirine karıştırılmaktadır.

Bir insan Kur’an’ı okuyup yanlış anlayabilir. Bir başka insan kendi yorumunu Allah’ın kesin hükmü gibi sunabilir. Bir topluluk yüzyıllar boyunca taşıdığı bir geleneği din zannedebilir. Bir mezhep kendi yorumunu vazgeçilmez bir ölçü haline getirebilir. Bir tarikat liderinin sözleri Kur’an’ın önüne geçirilebilir. Bir rivayet ayetin açık anlamına tercih edilebilir. Bütün bunlar Kur’an’ın korunmuş olmasıyla çelişmez. Çünkü korunmuş olan Allah’ın sözüdür; insanların Allah’ın sözü hakkında söyledikleri değildir.

Kur’an’ın indirilişine karşı çıkanların en temel itirazlarından biri de Allah’ın insanlara vahiy göndermesini kabul etmemeleriydi. Onlar, Allah’ın insana kitap göndermesini küçümsüyor ve böyle bir vahyin varlığını reddediyorlardı.
“Onlar, ‘Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi’ demekle Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”
(En’am, 6/91)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşamış bazı insanların sözünü aktaran tarihsel bir bilgi olarak görülmemelidir. Çünkü Allah’ın insanlara rehberlik etmek üzere vahiy göndermesini gereksiz gören her anlayış, aynı düşüncenin farklı bir biçimini taşır. Allah insanı yaratmışsa onu kendi başına bırakmamıştır. İnsan akıl sahibidir; fakat aklın varlığı vahye olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. İnsan birçok konuda düşünerek doğruya ulaşabilir, fakat hangi davranışın Allah’ın rızasına uygun olduğu, insanın yaratılış amacının ne olduğu, sorumluluğunun sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği gibi konularda vahiy yol gösterir.

Kur’an’ın Allah’tan geldiğini kabul etmek, aynı zamanda onun insanlığın rehberi olduğunu kabul etmektir. Kur’an kendisini yalnızca okunacak, saklanacak veya belli zamanlarda hatırlanacak bir kitap olarak tanıtmaz. O, insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere gönderilmiştir.
“Elif Lâm Râ. Bu, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
(İbrahim, 14/1)
Bu nedenle Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın yaşatılması birbirinden ayrılmalıdır. Kur’an’ın metninin korunması Allah’ın vaadidir. Kur’an’ın hayatımıza taşınması ise insanın sorumluluğudur. Mushafın korunması başka, Kur’an’ın mesajının korunması başkadır. Bir kitap sandıkta, rafta veya kütüphanede yıllarca sağlam biçimde saklanabilir. Fakat onun ortaya koyduğu adalet, dürüstlük, merhamet, emanet, hak ve sorumluluk anlayışı toplumda yoksa, o kitabın mesajının yaşatıldığını söylemek mümkün değildir.

Kur’an’a yönelik inkârların önemli bir bölümü de onun kaynağı hakkında ileri sürülmüştür. Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğini kabul etmek istemeyenler, onun insan sözü olduğunu iddia etmişlerdir. Hatta Kur’an’ın başka insanlar tarafından hazırlandığını ileri sürmüşlerdir.
“İnkâr edenler, ‘Bu, onun uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir; başka bir topluluk da ona bu konuda yardım etmiştir’ dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz ortaya attılar.”
(Furkan, 25/4)

Ardından onların başka bir iddiası daha aktarılır:
“Dediler ki: ‘Bunlar, onun başkalarına yazdırdığı ve sabah akşam kendisine okunan öncekilerin masallarıdır.’”
(Furkan, 25/5)
Görüldüğü gibi Kur’an’ın ilk muhatapları da onun kaynağını insanlara dayandırmaya çalışmışlardır. Bugün de benzer iddialarla karşılaşmak mümkündür. Kur’an’ın başka kültürlerden alındığı, geçmiş toplumların anlatılarından oluşturulduğu veya insan ürünü olduğu ileri sürülebilmektedir. Ancak bu iddialar Kur’an’ın kendi açıklamasıyla uyuşmaz. Kur’an kendisini insan sözü olarak değil, Allah’ın vahyi olarak tanımlar.

Burada bir başka gerçek daha ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olması, insanların Kur’an hakkında yanlış konuşamayacakları anlamına gelmez. İnsan Kur’an’ı inkâr edebilir. Onun hakkında asılsız iddialar ileri sürebilir. Ayetleri yanlış yorumlayabilir. Hatta Kur’an’ın adına konuştuğunu söyleyerek Kur’an’a aykırı hükümler bile üretebilir. Allah bunların hiçbirini engellememektedir. Çünkü insanın imtihanı tam da burada başlamaktadır. Allah doğruyu açıklamış, insanı da tercihleriyle baş başa bırakmıştır.

Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın anlaşılması arasındaki fark da burada önem kazanır. Bir kitabın metninin korunmuş olması, herkesin o kitabı doğru anlayacağı anlamına gelmez. Aynı ayeti okuyan iki insan birbirinden farklı sonuçlara ulaşabilir. Biri ayeti Kur’an’ın bütünü içerisinde değerlendirirken diğeri yalnızca bir bölümünü ele alabilir. Biri Allah’ın sözünü temel ölçü kabul ederken diğeri kendi mezhebini, geleneğini veya önceden kabul ettiği düşünceleri ölçü haline getirebilir.

İşte bu nedenle asıl mesele sadece “Kur’an korunmuş mudur?” sorusu değildir. Asıl mesele, “Korunmuş olan Kur’an’a nasıl yaklaşıyoruz?” sorusudur. Çünkü Allah kitabını korumuş olabilir; fakat insanın kendi anlayışını Kur’an’ın yerine koymasına engel olmamıştır. İnsan, kendi düşüncesini vahiy gibi sunabilir. Fakat onun söylediği söz Allah’ın sözü haline gelmez.

Kur’an kendisini açık ve açıklanmış bir kitap olarak tanıtır:
“Elif Lâm Râ. Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır. Hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan tarafından gönderilmiştir.”
(Hud, 11/1)

Başka bir ayette ise Kur’an’ın rehberlik yönü daha açık biçimde ortaya konur:

“Sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”
(Nahl, 16/89)
Bu ayetler Kur’an’ın yalnızca korunacak bir metin olmadığını gösterir. Kur’an’ın amacı insanın hayatına yön vermektir. Dolayısıyla Kur’an’ın korunmuşluğundan söz ederken onun yalnızca fiziksel varlığını düşünmek yetersizdir. Kur’an’ın mesajının anlaşılması ve hayata geçirilmesi de üzerinde durulması gereken bir sorumluluktur.

Burada “Kur’an’ı korumak” ifadesini biraz daha geniş düşünmek gerekir. Kur’an’ı korumak, elbette onun metnini değiştirmemek, ayetlerini eksiltmemek ve artırmamak anlamında önemlidir. Fakat bunun yanında Kur’an’ın anlamını da kişisel çıkarlarımız uğruna eğip bükmemek gerekir. Bir ayetin söylediğini başka bir şeymiş gibi göstermek, ayetin öncesini ve sonrasını yok saymak, Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate almamak da bir anlamda vahyin mesajına karşı sorumluluğu zedelemektir.

Kur’an’ın korunmuş olması bize büyük bir güvence verir; fakat bu güvence insanı sorumluluktan kurtarmaz. Tam tersine, önümüzde Allah tarafından korunmuş bir kitap bulunduğu için sorumluluğumuz daha da büyür. Artık “Allah’ın kitabı bize ulaşmadı” deme imkânımız yoktur. “Ne yapacağımızı bilmiyorduk” demek de kolay değildir. Çünkü Allah insanlığa rehberini göndermiştir.

Kur’an’ın insan tarafından anlaşılmasına da büyük önem verilmiştir. Kur’an insanları düşünmeye, akletmeye ve üzerinde derinlemesine düşünmeye çağırır:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Bu soru, Kur’an’la ilişkimizin yalnızca okumaktan ibaret olmadığını açıkça ortaya koyar. Okumak başlangıçtır; anlamak gerekir. Anlamak yetmez; düşünmek gerekir. Düşünmek de tek başına yeterli değildir; doğru olanı hayata geçirmek gerekir. Kur’an’ın amacı insanın dilinde kalması değil, hayatında görünmesidir.

Bu noktada çok önemli bir tehlike ortaya çıkar: Kur’an’ın metnini korurken Kur’an’ın mesajını kaybetmek. İnsanlar Kur’an’ı ezberleyebilir, güzel seslerle okuyabilir, mushafları büyük bir titizlikle saklayabilirler. Fakat aynı insanlar adaletsizlik yapıyor, başkalarının hakkını yiyor, yalan söylüyor, emanete ihanet ediyor, yetimin hakkını gözetmiyor ve Allah’ın koyduğu ölçüleri kendi çıkarlarına göre değiştiriyorsa, Kur’an’ın ruhundan uzaklaşılmış demektir.

Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın yaşanması arasındaki farkı burada görmek gerekir. Metin korunabilir ama mesaj terk edilebilir. Ayetler okunabilir ama anlamları dikkate alınmayabilir. Kur’an evlerin en güzel yerlerinde bulunabilir ama hayatın kararlarını başka kaynaklar belirleyebilir. Böyle bir durumda Kur’an ortadan kaldırılmış değildir; fakat hayatın merkezinden çıkarılmıştır.

Asıl tehlike de budur. Bugün Kur’an’ın yok edilmesi gibi bir tehlikeden söz etmek yerine, Kur’an’ın insanların hayatından uzaklaştırılmasından söz etmek daha anlamlıdır. Çünkü bir toplumda Kur’an’ın mushafları bulunabilir, milyonlarca insan onu ezberleyebilir, camilerde sürekli okunabilir; fakat insanlar onun ortaya koyduğu adalet ve ahlak ilkelerinden uzaklaşabilir. Bu durumda Kur’an vardır fakat Kur’an’ın rehberliği yoktur.

Kur’an’ın korunmuş olması, din adına söylenen her sözün de doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, din adına söylenen her sözün Kur’an’a göre değerlendirilmesi gerekir. Çünkü Allah’ın sözü ile insanların sözü aynı seviyede değildir. İnsanların sözleri ne kadar eski, yaygın veya kabul görmüş olursa olsun, Allah’ın kitabının önüne geçirilemez.

İşte burada Kur’an’ın korunmuşluğu ile dinin sonradan oluşturulmuş biçimleri arasındaki ayrım önem kazanır. Kur’an Allah’ın vahyidir. Mezhepler insanların yorumlarıdır. Tarikatlar insanların oluşturduğu yapılardır. Gelenekler toplumların taşıdığı miraslardır. Rivayetler insanların aktardığı sözlerdir. Bunların her biri kendi alanında ayrıca değerlendirilebilir; fakat hiçbiri Allah’ın doğrudan koruma altına aldığını bildirdiği Kur’an ile aynı konuma yükseltilemez.

Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olduğunu kabul eden bir insanın en büyük sorumluluklarından biri, Allah’ın sözü ile insan sözünü birbirinden ayırmaktır. Çünkü tarih boyunca din adına yapılan en büyük hatalardan biri, insan sözlerini kutsallaştırarak Allah’ın sözüyle aynı seviyeye taşımaktır. Böyle yapıldığında Kur’an’ın korunmuş olması anlamını yitirmez; fakat insanların Kur’an’la ilişkisi bozulur.

Kur’an’ın korunmuşluğu bize aynı zamanda bir ölçü verir. Önümüzde Allah’ın kitabı varsa, din adına söylenen her düşünce bu kitapla karşılaştırılabilir. Kur’an’a uygun olan düşünülür, araştırılır ve değerlendirilir. Kur’an’a aykırı olan ise kim söylemiş olursa olsun yeniden gözden geçirilir. Çünkü Allah’ın kitabının üzerinde insan sözüne mutlak otorite verme hakkımız yoktur.

Kur’an’ın korunması konusunda bir başka önemli nokta da onun önceki vahiylerle ilişkisidir. Kur’an, kendisinden önce Allah tarafından gönderilmiş kitapların da bulunduğunu bildirir. Ancak insanların zaman içerisinde vahiylerle ilişkilerinde tahrif, gizleme, unutma ve yanlış yorumlama gibi sorunların ortaya çıktığını haber verir. Bu bize çok önemli bir ders verir: İlahi kitabın varlığı başka şeydir, insanların o kitaba sadakati başka şeydir.

Bugün elimizde Kur’an’ın bulunması da bizi otomatik olarak doğru insan yapmaz. Kur’an’a sahip olmak ile Kur’an’a tabi olmak aynı değildir. Kur’an’ı okumak ile Kur’an’ın istediği gibi yaşamak aynı değildir. Kur’an’dan söz etmek ile Kur’an’ın ahlakını taşımak aynı değildir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğu konusunda konuşurken kendimize şu soruyu da sormamız gerekir: Allah’ın koruduğu kitabı biz ne kadar koruyoruz?

Buradaki “korumak” yalnızca mushafı korumak değildir. Onun adalet anlayışını korumaktır. Onun doğruluk anlayışını korumaktır. Onun tevhid mesajını korumaktır. Onun insanın sorumluluğuna yaptığı vurguyu korumaktır. Onun zulme karşı duruşunu korumaktır. Onun başkalarının hakkına verdiği önemi korumaktır. Onun insanı akletmeye ve düşünmeye çağırmasını korumaktır. Kur’an’ın gerçek anlamda yaşatılması, onun bu temel değerlerinin hayatın içinde görünür hale gelmesiyle mümkündür.

Kur’an’ın korunmuş olması, insanın artık hiçbir şey yapmasına gerek olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, Allah kitabını korumuş ve bize ulaştırmıştır; şimdi sıra bizdedir. Onu okumak, anlamak, düşünmek ve yaşamak bizim sorumluluğumuzdur. Allah’ın koruduğu bir kitabı insanların ürettiği din anlayışlarının altında ezmek yerine doğrudan Kur’an’ın rehberliğine başvurmak gerekir.

Sonuç olarak Kur’an’ın korunması konusunda üç gerçeği birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, Kur’an Allah tarafından indirilmiş vahiydir. İkincisi, Allah Kur’an’ı koruyacağını açıkça bildirmiştir. Üçüncüsü ise insanların Kur’an hakkındaki yorumları ve din adına oluşturdukları anlayışlar bu ilahi korumanın kapsamında değildir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğu, insanların söyledikleri her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, insanların söylediklerinin Allah’ın kitabına göre değerlendirilmesi gerekir.

Kur’an’ın korunmuşluğu, insanlık için büyük bir rahmettir. Çünkü Allah’ın insanlara gönderdiği rehber bugün hâlâ elimizdedir. Fakat bu kitabın elimizde bulunması tek başına yeterli değildir. Onu hayatımızın dışına çıkarırsak, korunmuş bir kitaba sahip olup onun rehberliğinden mahrum kalabiliriz. Kur’an’ın sayfalarını korumak kolaydır; asıl mesele onun ortaya koyduğu hakikati korumaktır.

Bu nedenle Kur’an’ın korunması hakkında konuşurken yalnızca “Allah Kur’an’ı korudu” demekle yetinmemek gerekir. Bunun hemen arkasından şu soruyu sormak gerekir: “Peki biz Kur’an’la ne yaptık?” Onu gerçekten rehberimiz yaptık mı? Ayetlerini anlamaya çalıştık mı? Yoksa onun yerine başkalarının oluşturduğu din anlayışlarını mı koyduk? Allah’ın kitabını okurken kendi kabullerimizi mi aradık, yoksa Allah’ın ne söylediğini mi anlamaya çalıştık?

Kur’an’ın korunmuşluğu bize bir güvence verir; fakat aynı zamanda ağır bir sorumluluk yükler. Çünkü Allah’ın vahyi elimizdedir. Artık görevimiz onu yalnızca okumak değil, anlamaktır; yalnızca anlamak değil, yaşamaktır; yalnızca yaşamak değil, onu hiçbir insan sözünü Allah’ın sözü seviyesine çıkarmadan gelecek nesillere doğru biçimde aktarmaktır.
“Bu Kur’an, kendisiyle uyarılmaları, Allah’ın tek ilah olduğunu bilmeleri ve akıl sahiplerinin düşünüp öğüt almaları için insanlara bir bildiridir.”
(İbrahim, 14/52)
Öyleyse Kur’an’ın korunmuşluğu yalnızca geçmişe ait bir mucize veya tarihsel bir gerçek değildir. Bugün elimizde bulunan vahyin Allah tarafından korunmuş olması, insanın doğruyu bulabilmesi için büyük bir imkândır. Fakat bu imkânı değerlendirmek insanın iradesine bırakılmıştır. Kur’an korunmuştur; şimdi yapılması gereken, onun anlamını başka sözlerin arasında kaybetmemek, onu din adına oluşturulmuş insan merkezli anlayışların gölgesinden çıkarmak ve Allah’ın kitabını yeniden hayatın merkezine koymaktır. Çünkü Allah’ın koruduğu Kur’an’ın en büyük değeri, yalnızca değişmeden kalması değil, insanı değiştirebilmesidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER Kur’an’ın korunması konusu üzerinde düşünürken önce çok temel bir gerçeği yerine oturtmak ...