DİNDE ZORLAMA YOKTUR
Din söz konusu olduğunda üzerinde en çok düşünmemiz gereken
konulardan biri, insanın inanç karşısındaki özgürlüğüdür. Bir insan inanmak
istemiyorsa onu zorlayabilir miyiz? Bir başkasının kabul ettiği dini
benimsemesini baskıyla sağlayabilir miyiz? Bir insanı inandığı veya inanmadığı
için zorla değiştirebilir miyiz? Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımı son derece
açıktır: İnanç zorla kabul ettirilemez. Çünkü iman, insanın iç dünyasında
gerçekleşen bir tercihtir. Zorla söyletilen bir söz, zorla yapılan bir davranış
veya baskıyla gösterilen bir bağlılık gerçek iman anlamına gelmez.
Kur’an bu gerçeği çok açık bir cümleyle ortaya koyar:
“Dinde zorlama yoktur. Doğru ile yanlış birbirinden açıkça ayrılmıştır.
Artık kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopması mümkün olmayan en sağlam
kulpa tutunmuştur. Allah işitendir, bilendir.”
(Bakara, 2/256)
Bu ayet üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü “Dinde zorlama yoktur” cümlesi
çoğu zaman yalnızca güzel bir temenni gibi anlaşılabiliyor. Oysa burada çok
daha temel bir ilke ortaya konmaktadır. İnsan, din konusunda baskı altına
alınamaz. Bir kişiye zorla “inanıyorum” dedirtmek, onun kalbinde iman meydana
getirmez. Bir insanı korkutarak, tehdit ederek veya baskı altında tutarak
inandırdığımızı düşünsek bile elde ettiğimiz şey iman değil, görünürdeki
itaattir.
İman ile zorunlu davranış arasındaki farkı burada görmek
gerekir. İnsan bedenine hükmedilebilir, fakat kalbine zorla hükmedilemez. Bir
insanı susturabilirsiniz ama düşüncesini zorla değiştiremezsiniz. Ona belirli
bir sözü söyletebilirsiniz ama o sözü gerçekten inanarak söylemesini
sağlayamazsınız. İşte Kur’an’ın “dinde zorlama yoktur” ilkesi insanın bu iç
özgürlüğüne dikkat çeker.
Kur’an, doğru yolu seçmenin veya sapmanın sonucunun
öncelikle kişinin kendisine ait olduğunu da bildirir:
“Şüphesiz Biz sana Kitabı insanlar için hak olarak indirdik. Kim doğru yolu
bulursa kendi lehine bulmuş olur; kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur.
Sen onların üzerine vekil değilsin.”
(Zümer, 39/41)
Burada sorumluluk ile özgürlük birlikte karşımıza çıkıyor. İnsan tercih eder ve
tercihinin sonucunu da kendisi taşır. Allah insanı seçme yeteneğinden mahrum
bırakmamıştır. Tam tersine, doğru ile yanlışı ortaya koymuş, insanı düşünmeye
ve tercih etmeye bırakmıştır. Dolayısıyla dinin amacı insanları zorla belirli
bir kalıba sokmak değil, doğru yolu göstermek ve insanın kendi iradesiyle karar
vermesine imkân tanımaktır.
Elçinin görevi konusunda da Kur’an son derece açıktır. Elçi,
insanların iman edip etmemesinden sorumlu bir zorba veya insanların kalplerini
kontrol eden bir bekçi değildir. Onun görevi mesajı ulaştırmak, uyarmak ve öğüt
vermektir.
“Eğer Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir
bekçi kılmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin.”
(En‘âm, 6/107)
Aynı gerçek başka bir ayette şöyle ifade edilir:
“De ki: ‘Gerçek, Rabb’inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr
etsin.’ Şüphesiz Biz, zalimler için, duvarları kendilerini çepeçevre kuşatan
bir ateş hazırladık...”
(Kehf, 18/29)
Bu ayetin devamında inkârın sonuçlarının anlatılması, “dileyen inansın, dileyen
inkâr etsin” ifadesinin inkâr ile imanın sonuçlarının aynı olduğu anlamına
gelmediğini gösterir. Burada anlatılan şey, insanın tercih hakkının
bulunduğudur. Tercih özgürlüğü, tercihin sonucundan sorumluluğun kaldırılması
demek değildir. İnsan özgürce seçer; fakat seçiminin sonuçlarını da üstlenir.
Bu ayrım çok önemlidir. “Dinde zorlama yoktur” demek, “Dinde
hiçbir sorumluluk, hiçbir hesap, hiçbir sonuç yoktur” demek değildir. Kur’an
bir taraftan insanın iman konusunda zorlanamayacağını söylerken diğer taraftan
insanın yaptığı tercihlerden sorumlu tutulacağını açıkça bildirir. Özgürlük ile
sorumluluk birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır.
Nitekim Allah, Nebi Muhammed’e insanların imanını zorla
gerçekleştirme görevi vermediğini şöyle bildirir:
“Eğer Rabb’in dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi topluca iman ederdi. O
hâlde insanları iman etmeleri için sen mi zorlayacaksın?”
(Yûnus, 10/99)
Bu ayet gerçekten çok düşündürücüdür. Eğer Allah insanların tamamının zorunlu
olarak iman etmesini isteseydi, elbette bunu gerçekleştirebilirdi. Fakat
insanları tek tip yaratmamış, onlara tercih ve irade alanı bırakmıştır.
Dolayısıyla elçinin görevi insanları zorla iman ettirmek değildir.
Kur’an bu gerçeği Gâşiye suresinde de tekrarlar:
“Artık öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onların üzerinde bir
zorba değilsin.”
(Gâşiye, 88/21-22)
Burada kullanılan yaklaşım son derece dikkat çekicidir. Elçiye “zorla kabul
ettir” denilmiyor; “öğüt ver” deniliyor. Çünkü hakikatin insanlara
ulaştırılması başka, insanların iradesinin ellerinden alınması başkadır.
Aynı anlayışı Kaf suresinde de görüyoruz:
“Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir
zorlayıcı değilsin. O hâlde tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.”
(Kaf, 50/45)
Dikkat edilirse burada da Kur’an öne çıkarılıyor. Elçinin
görevi insanları zorlamak değil, Kur’an ile öğüt vermektir. Yani ikna etmenin
yolu baskı değil, hakikati ortaya koymaktır.
En‘âm suresinde de insanın kendi tercihi ile karşı karşıya
bırakıldığı görülür:
“Size Rabb’inizden gönül gözleri gelmiştir. Kim hakkı görürse kendi lehine,
kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim.”
(En‘âm, 6/104)
Burada “gönül gözleri” olarak ifade edilen basiret, insana hakikati görme
imkânı verir. Fakat görmek ile görmek istemek aynı şey değildir. İnsan önündeki
gerçeği değerlendirebilir, kabul edebilir veya reddedebilir. Elçinin görevi
insanın iradesini ortadan kaldırmak değil, hakikati açıkça ortaya koymaktır.
Bu noktada “elçiye itaat” konusunun da yanlış anlaşılmaması
gerekir. Kur’an’da elçiye itaatten söz edilir. Fakat bu, insanın başka bir
insana kayıtsız şartsız kulluk etmesi anlamına gelmez. Çünkü elçinin din adına
getirdiği mesaj Allah’ın mesajıdır. Nitekim Kur’an şöyle bildirir:
“Kim Elçi’ye itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse,
bilsin ki Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.”
(Nisâ, 4/80)
Burada da son cümle dikkat çekicidir: “Biz seni onların üzerine bekçi
göndermedik.” Elçinin görevi insanların kalplerini kontrol etmek değildir. O
mesajı ulaştırır; insan ise kendi iradesiyle karşılık verir.
Peki bütün bunlar bize ne söylüyor?
Öncelikle dinin zorla kabul ettirilemeyeceğini söylüyor. İnsanları tehdit
ederek, korkutarak, baskı altına alarak veya özgürlüklerini ellerinden alarak
iman sahibi yapamayız. Çünkü iman, insanın iç dünyasında gerçekleşen bir
kabuldür. Bir insanın ağzından “inanıyorum” sözünü çıkarmak kolay olabilir;
fakat onun kalbine iman yerleştirmek insanın elinde değildir.
Bu nedenle din adına yapılan baskıların Kur’an’ın bu temel
ilkesiyle ne kadar bağdaştığını sorgulamak gerekir. Bir insanı namaz kılmaya
zorlamak, oruç tutmaya zorlamak, belirli bir kıyafeti giymeye zorlamak veya
belirli bir mezhebi benimsemeye mecbur bırakmak ile o insanın gerçekten Allah’a
inanmasını sağlamak aynı şey değildir. Dış davranış zorla değiştirilebilir;
fakat iman zorla oluşturulamaz.
Üstelik baskı, çoğu zaman inancı güçlendirmek yerine
samimiyeti ortadan kaldırır. İnsan yalnızca cezalandırılmaktan korktuğu için
bir davranışı yerine getiriyorsa, bunun Allah için yapılmış samimi bir ibadet
olduğunu söylemek kolay değildir. Kur’an’ın istediği şey ise insanın bilinçli,
gönüllü ve samimi bir yöneliş içinde olmasıdır.
Burada bir başka önemli noktayı da gözden kaçırmamak
gerekir. “Dinde zorlama yoktur” ilkesi, toplumda hiçbir kuralın veya hukuki
sorumluluğun bulunmadığı anlamına gelmez. İnsanların birbirlerine zarar
vermesi, haksızlık yapması, cana ve mala saldırması gibi konular yalnızca
“kişisel inanç özgürlüğü” başlığı altında değerlendirilemez. Bir insanın inanç
tercihi ile başkasının hakkına saldırması aynı şey değildir. Kur’an’ın adalet,
hak, hukuk ve toplumsal sorumlulukla ilgili hükümleri vardır. Dolayısıyla bu ayeti
“İnsan ne yaparsa yapsın hiçbir sorumluluğu yoktur” şeklinde yorumlamak doğru
olmaz.
Asıl mesele, inanç konusunda zorlamanın olmamasıdır. Bir
insanın Allah’a inanıp inanmaması, hangi dini kabul edeceği veya hangi inancı
benimseyeceği konusunda baskı kurarak onun iç dünyasını değiştiremeyiz.
Kur’an’ın ortaya koyduğu yöntem, hakikati açıklamak ve insanı düşünmeye
çağırmaktır.
Nitekim Kur’an kendisini de bir zorlama aracı olarak değil,
insanlara yol gösteren bir öğüt ve uyarı olarak ortaya koyar. Elçinin görevi
insanları kendisine bağlamak değil, Allah’ın mesajını ulaştırmaktır. Bu nedenle
din anlatılırken baskının yerini bilgi, korkutmanın yerini bilinç, zorlamanın
yerini ikna ve tehdit etmenin yerini öğüt almalıdır.
Bir insan inanmıyorsa onu zorla “mümin” yapamayız. Bir insan
yanlış düşünüyorsa onu düşünmeye davet edebiliriz. Bir insan Kur’an’ı
bilmiyorsa ona Kur’an’ı anlatabiliriz. Bir insan bir konuda yanılıyorsa
delilimizi ortaya koyabiliriz. Fakat bütün bunların sonunda tercih yine insana
aittir.
Çünkü Allah, insanı tercih edebilen bir varlık olarak
yaratmıştır. Eğer herkes zorunlu olarak aynı şeye inansaydı imtihanın,
sorumluluğun ve tercihin anlamı kalmazdı. Yûnus 10/99 ayeti tam da bu noktaya
dikkat çekmektedir: Allah dileseydi insanların tamamı iman ederdi. Demek ki
insanın tercih alanı Allah’ın bilgisi ve iradesi içinde vardır.
Bu nedenle din adına insanları zorlamak, Kur’an’ın tebliğ
yöntemini de yanlış anlamaktır. Hakikati anlatmak başka, insanı zorlamak
başkadır. Uyarmak başka, tehdit ederek boyun eğdirmek başkadır. Delil sunmak
başka, düşünme hakkını elinden almak başkadır.
Kur’an’ın yöntemi insanı düşünmeye çağırmaktır.
“De ki: ‘Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur.’”
(İsrâ, 17/81)
Hakikatin gücü, insanları zorlamasında değil, hakikat olmasındadır. Bu nedenle
Kur’an’ın mesajını insanlara ulaştırırken ona baskı aracı olarak değil, rehber
olarak yaklaşmak gerekir.
Sonuçta “Dinde zorlama yoktur” yalnızca bir ayetin kısa bir
cümlesi değildir. İnsan onurunu, iradesini ve sorumluluğunu birlikte ele alan
önemli bir Kur’an ilkesidir. İnsan tercih eder; elçi tebliğ eder; Kur’an yol
gösterir; sonuç ise insanın kendi tercihine göre şekillenir.
Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak bizim görevimiz
olabilir; fakat insanların kalplerine hükmetmek bizim görevimiz değildir.
İnandırmak için zorlamak, hakikati güçlendirmez. Tam tersine, hakikatin yanında
duran insanın önce kendi davranışıyla onu göstermesi gerekir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü açık: İnsanları zorla dine
sokmak değil, doğruyu açıkça ortaya koymak. Çünkü gerçek iman, baskı altında
verilmiş bir söz değil, insanın kendi iradesiyle Allah’a yönelmesidir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com