HAKKIN VE BATILIN BELİRLENMESİ: ALLAH’IN KELAMI

 HAKKIN VE BATILIN BELİRLENMESİ: ALLAH’IN KELAMI

Hak ile batılı birbirinden ayırmak isteyen insanın önünde temel bir soru vardır: Hak nedir ve hakikati kim belirler? Bu sorunun cevabı Kur’an açısından son derece açıktır. Hak, insanların çoğunluğunun kabul ettiği, geleneklerin doğru saydığı veya bir din adamının söylediği şey değildir. Hak, Rabb’imizin bildirdiğidir. Çünkü hüküm yalnız O’na aittir. İnsanların inançları, yorumları, mezhepleri, tarikatları, gelenekleri ve kabulleri hakikatin ölçüsü olamaz. Ölçü Allah’ın kelamıdır.
“De ki: ‘Ben Rabb’imden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.’”
(En’âm, 6/57)
Bu ayet, meselenin temelini ortaya koyuyor. Hüküm yalnız Allah’ındır. Dolayısıyla din adına neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar verme yetkisi insanlara bırakılamaz. İnsan, Allah’ın kitabını anlayabilir, üzerinde düşünebilir, öğüt alabilir ve hayatına taşıyabilir; fakat Allah’ın belirlediği bir hükmü değiştirme, ona yeni bir hüküm ekleme veya Allah’ın hükmüymüş gibi başka bir söz ortaya koyma yetkisine sahip değildir.

Kur’an hak ile batılı birbirinden ayıran ölçüdür. Allah’ın kelamı dışında oluşturulan herhangi bir düşünce, eğer Allah’ın sözüymüş gibi sunuluyorsa burada çok ciddi bir problem ortaya çıkar. Çünkü insanın sözü ile Allah’ın sözü aynı seviyeye getirilemez. Allah’ın kitabı bir kenarda dururken başka kaynakları dinin belirleyici ölçüsü haline getirmek, insanı hakikatin ölçüsünden uzaklaştırabilir.
“Hak, Rabb’indendir. Sakın şüphe edenlerden olma.”
(Bakara, 2/147)
Buradaki uyarı son derece önemlidir. Hak, Rabb’imizdendir. İnsanların oluşturduğu kanaatlerden değil. Bu nedenle Kur’an’ın açık hükümleri karşısında “Biz bunu böyle gördük, böyle öğrendik, atalarımızdan böyle duyduk” demek bir delil değildir. Kur’an, insanı sürekli olarak atalarının yolunu sorgulamaya çağırır. Çünkü bir şeyin eskiden beri uygulanıyor olması, onu hakikat haline getirmez.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin’ denildiğinde, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yola da ulaşmamış olsalar da mı?”
(Mâide, 5/104)
İşte burada din adına oluşan geleneklerin nasıl sorgulanması gerektiğini görüyoruz. Bir düşüncenin çok eski olması, milyonlarca insan tarafından kabul edilmesi veya yüzyıllardır uygulanması onun Allah katında hak olduğu anlamına gelmez. Hakikatin ölçüsü insanların sayısı değildir. Çünkü Kur’an, çoğunluğun da insanı Allah’ın yolundan uzaklaştırabileceğini açıkça bildirir.
“Yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar.”
(En’âm, 6/116)
Bu nedenle “Herkes böyle inanıyor” sözü Kur’an açısından bir delil değildir. Hakikat oylamayla belirlenmez. Bir yanlışın milyonlarca kişi tarafından tekrarlanması onu doğruya dönüştürmez. Aynı şekilde bir hakikatin az kişi tarafından savunulması da onu batıl yapmaz. Ölçü, insanların sayısı değil Allah’ın kelamıdır.

Kur’an bu konuda bir başka temel ölçü daha verir: Allah’tan başka hakem aranamaz.
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size kitabı ayrıntılı olarak indiren O’dur.”
(En’âm, 6/114)
Bu ayet, din konusunda insanın hangi noktada durması gerektiğini gösterir. Allah’ın kitabı ayrıntılı biçimde ortaya konulmuşken, dinin temel hakikatlerini Allah’ın kitabının dışında aramak doğru değildir. İnsanların açıklamaları, yorumları ve değerlendirmeleri elbette konuşulabilir; fakat bunlar Allah’ın kelamının yerine geçirilemez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçeklerden biri de Allah’ın sözünün hak olduğudur. Allah, hakikati kelimeleriyle ortaya koyar ve batılı etkisiz hale getirir.
“Yoksa onlar, ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer onu uydurduysam, benim suçum bana aittir. Ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.’ Yoksa onlar, Allah’ın senin kalbini mühürlemesini mi söylüyorlar? Allah batılı yok eder ve kendi kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz O, kalplerde olanı bilendir.”
(Şûrâ, 42/24)

Kur’an’ın başka bir yerinde de şöyle bildirilir:
“Allah, hakkı kendi kelimeleriyle gerçekleştirir; suçlular hoşlanmasa da.”
(Yûnus, 10/82)
Buradan çok önemli bir sonuç çıkar. Hakikatin sahibi Allah’tır ve hakikatin kaynağı O’nun kelamıdır. Elçilerin görevi de kendi adlarına yeni bir din oluşturmak değil, Allah’ın vahyini insanlara ulaştırmaktır.
“O, Elçisi’ni hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün din anlayışlarının üzerine çıkarsın; müşrikler hoşlanmasa da.”
(Tevbe, 9/33)

Aynı ifade Saff suresinde de tekrarlanır:
“O, Elçisi’ni hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün din anlayışlarının üzerine çıkarsın; müşrikler hoşlanmasa da.”
(Saff, 61/9)
Buradaki “din anlayışları” meselesini doğru anlamak gerekir. Allah’ın gönderdiği din bir tarafta, insanların zaman içinde oluşturduğu din anlayışları başka tarafta durur. İnsanlar Allah’ın dinini kabul ettiklerini söyleyebilirler; fakat Allah’ın kitabının yanına kendi sözlerini koyduklarında, Allah’ın açık hükümlerini geleneklerle değiştirdiklerinde veya beşerî sözleri dinin vazgeçilmez hükümleri haline getirdiklerinde ortaya başka bir din anlayışı çıkabilir.

Kur’an bu tehlikeyi özellikle “Allah’tan başka rabler edinmek” ifadesiyle anlatır.
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve din adamlarını rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa tek bir ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından uzaktır.”
(Tevbe, 9/31)
Buradaki mesele, insanların din adamlarına insan olarak saygı göstermesi değildir. Asıl mesele, onların Allah’ın helal ve haram belirleme yetkisini paylaşacak bir konuma yükseltilmesidir. Bir insanın sözünü Allah’ın sözü gibi kabul etmek, onun hükmünü Allah’ın hükmü yerine geçirmek, işte asıl tehlike budur.

Allah, hakikatin tek sahibi olduğu gibi insanlara seçim hakkı da vermiştir. Kur’an, insanın zorla iman ettirilemeyeceğini açıkça bildirir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)

Yine şöyle buyurur:
“De ki: ‘Hak, Rabb’inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.’”
(Kehf, 18/29)
Buradaki özgürlük, hak ile batılın birbirine eşit olduğu anlamına gelmez. İnsan seçiminde özgürdür; fakat seçimin sonucundan da sorumludur. Hak bellidir, batıl bellidir. İnsan bunlardan hangisini seçeceğine karar verir.

Bu nedenle “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” ayetini “Her inanç doğrudur” şeklinde anlamak doğru değildir. Kur’an, bütün inançları doğru kabul etmez. Aksine hak ile batılı açıkça birbirinden ayırır ve insanı hakikati kabul etmeye çağırır. İnsan seçiminde özgürdür; ancak hakikatin ne olduğu insanların düşüncelerine göre değişmez. Hakikati belirleyen Allah’tır.

Kur’an’ın anlattığı mümin, Allah’ın ayetleri karşısında kendi düşüncesini ölçü kabul eden kişi değildir. Ayet kendisine ulaştığında onu anlamaya, düşünmeye ve hayatına taşımaya çalışır.
“Müminler ancak Allah’a ve Elçisi’ne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele eden kimselerdir. İşte onlar doğru olanlardır.”
(Hucurât, 49/15)

Onların tavrı başka bir ayette çok daha açık biçimde anlatılır:
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Elçisi’ne çağrıldıklarında, müminlerin sözü ancak ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.”
(Nûr, 24/51)
Buna karşılık batılın en önemli özelliklerinden biri, hakikatin üstünü örtmeye çalışmasıdır. Kur’an’ın ayetlerini kendi çıkarlarına göre seçmek, bazılarını kabul edip bazılarını görmezden gelmek, açık bir hükmü başka sözlerle etkisiz hale getirmek hakikate karşı ciddi bir tavırdır.

“Hakkı batılla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.”
(Bakara, 2/42)
İnsan bazen hakikati bütünüyle reddetmez. Bir kısmını kabul eder, işine gelmeyen kısmını görmezden gelir. Böylece kendisini hakikati kabul etmiş zannederken aslında kendi arzusuna göre seçilmiş bir din anlayışı oluşturur. Kur’an’ın uyarısı tam da bu noktada önem kazanır.
“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
(Bakara, 2/85)
Kur’an’ın ayetlerini parçalayarak anlamak, bir ayeti başka bir ayetin önüne koyup Kur’an’ın bütünlüğünü göz ardı etmek de hakikatin üzerini örtmenin yollarından biridir. Allah’ın kitabı bir bütündür. Bir ayetin anlamı, diğer ayetlerle birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle Kur’an’ı anlamaya çalışan insanın sadece kendi düşüncesini destekleyen ayetleri araması değil, konuyla ilgili bütün ayetleri birlikte değerlendirmesi gerekir.

Kur’an, insanların vahiy karşısındaki tutumlarının bazen açıkça reddetme, bazen de alay etme şeklinde ortaya çıktığını bildirir.
“Onlara Rabb’lerinin ayetlerinden herhangi bir ayet geldiğinde, ondan yüz çevirirler.”
(En’âm, 6/4)

“Onlara gerçeği getirdiğimiz zaman, ‘Bu bir sihirdir ve biz onu inkâr ediyoruz’ dediler.”
(Zuhruf, 43/30)
Hakikatten hoşlanmayan insan, çoğu zaman hakikatin kendisiyle uğraşmak yerine onu söyleyen kişiyi hedef alır. “Sapık”, “bozuk”, “dinsiz”, “mezhepsiz” gibi etiketlerle insanları susturmaya çalışmak, ortaya konulan delili çürütmez. Bir sözün doğru veya yanlış olduğunu belirleyen, o sözü söyleyen kişinin toplumdaki itibarı değil, Allah’ın kitabıyla olan uyumudur.

Kur’an, insanların dinlerini parçalayıp gruplara ayrılmasını da açıkça eleştirir.
“Dinlerini parçalayan ve grup grup olan kimselerden olma. Her grup kendi yanında bulunanla sevinmektedir.”
(Rûm, 30/32)
Bu ayet, farklı isimler altında oluşan dinî grupların kendi ellerindeki anlayışı mutlaklaştırmalarına karşı ciddi bir uyarıdır. Her grup “Doğru biziz” diyebilir. Her cemaat kendi liderini, kendi yorumunu, kendi geleneğini ve kendi kitaplarını merkeze koyabilir. Fakat hakikatin ölçüsü grubun kendisi değildir. Allah’ın kitabıdır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah’ın ipine sarılmak, Allah’ın vahyine bağlanmak demektir. İnsanların oluşturduğu gruplara, şahıslara ve geleneklere mutlak bağlılık ise Kur’an’ın istediği birlik anlayışı değildir. Çünkü insanı kurtaracak olan bir grubun adı değil, Allah’ın hidayetine tabi olmaktır.

Nitekim Allah, insanı doğru yola kimin yönelteceği konusunda da açık bir ölçü verir:
“De ki: ‘Ortak koştuklarınızdan hakka ileten var mı?’ De ki: ‘Allah hakka iletir. Öyleyse hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisi doğru yola yöneltilmedikçe doğru yolu bulamayan mı? Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?’”
(Yûnus, 10/35)
Bu ayet, din adına ortaya çıkan bütün iddialar karşısında sorulması gereken soruyu da öğretir: Beni hakka kim yöneltiyor? İnsan mı, cemaat mi, mezhep mi, tarikat mı, lider mi, gelenek mi; yoksa Allah’ın kelamı mı?

Hesap günü geldiğinde insan, kendi tercihinin sonucuyla karşılaşacaktır. Dünyada başkalarının peşinden gitmek, sorumluluğu ortadan kaldırmayacaktır. İnsan, “Büyüklerimiz böyle söyledi”, “Biz sadece onları takip ettik”, “Bize böyle öğretildi” diyerek Allah’ın huzurunda sorumluluktan kurtulamaz.
“Rabb’imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabb’imiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle lanetle!”
(Ahzâb, 33/67-68)

Furkan suresindeki sahne ise insanın yanlış kişilere bağlanmasının pişmanlığını çok daha çarpıcı biçimde gösterir:
“O gün zalim, ellerini ısırıp, ‘Keşke Elçi ile birlikte bir yol tutsaydım! Vay başıma! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Andolsun, bana gelen öğütten beni o uzaklaştırdı’ der. Şeytan insanı yüzüstü bırakandır.”
(Furkan, 25/27-29)
Dünyada insanın önünde seçim vardır. Ahirette ise sonuç vardır. Dünyada insan “Bana böyle öğretildi” diyebilir; fakat Allah’ın kitabı önündeyken onu araştırmamak, anlamaya çalışmamak ve başkalarının sözünü sorgulamadan din kabul etmek insanın kendi tercihidir.

Kur’an’ın amacı insanı bir şahsa, bir mezhebe, bir tarikata veya bir dinî otoriteye bağlamak değildir. Kur’an insanı doğrudan Rabb’ine bağlar. Yol gösteren Allah’tır. Kitabı gönderen Allah’tır. Hakkı belirleyen Allah’tır. Hesaba çekecek olan Allah’tır.
“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir ve salih işler yapan müminlere kendileri için büyük bir ödül olduğunu müjdeler.”
(İsrâ, 17/9)

Kur’an’ın gönderiliş amacı yalnızca okunmak değildir. İnsan onu anlamalı, üzerinde düşünmeli ve hayatını onun gösterdiği doğrultuda şekillendirmelidir.

“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Kur’an kendisini bir rehber, bir öğüt, bir açıklama ve hak ile batılı birbirinden ayıran bir ölçü olarak ortaya koyar. Bu nedenle Kur’an’ı anlamadan yalnızca sevap kazanmak amacıyla okumak, kitabın asıl hedefini eksik bırakır. Asıl mesele, Allah’ın ne söylediğini anlamaktır. Çünkü anlamadığımız bir sözün gereğini hayatımıza taşımamız da mümkün değildir.

Kur’an’ın mesajı aslında çok sade bir noktada birleşir: Allah’a kulluk et, O’na hiçbir şeyi ortak koşma, O’nun kitabına tabi ol, hak ile batılı birbirinden ayır, adaletten ayrılma, zulmetme, yalan söyleme, emanete ihanet etme, insanlara karşı güzel davran ve hesabın Rabb’imizin huzurunda olduğunu unutma.

Bu nedenle hakikati arayan insanın yapacağı ilk şey, insanların ne söylediğini Allah’ın kitabına arz etmektir. “Bu geleneksel mi?”, “Bu mezhepte var mı?”, “Bu âlim böyle söylemiş mi?”, “Çoğunluk bunu kabul ediyor mu?” sorularından önce “Allah bu konuda ne söylüyor?” sorusunu sormak gerekir.

Çünkü hakikatin sahibi insanoğlu değildir. Hakikatin sahibi Allah’tır.
“De ki: ‘Hak geldi, batıl yok olup gitti. Şüphesiz batıl yok olup gitmeye mahkûmdur.’”
(İsrâ, 17/81)
Öyleyse yapılması gereken bellidir: Kur’an’ı yalnızca Arapça sesleri tekrarlayarak değil, anlayarak okumak; ayetleri bütünlük içinde değerlendirmek; Allah’ın söylediklerini insanların söylediklerinden ayırmak ve öğrendiğimiz hakikati hayatımıza taşımak.

Kur’an bir rafta duran kitap değildir. Kur’an, insanın hayatına yön vermek için gönderilmiş Allah’ın kelamıdır. Hak ile batılı ayırmak isteyen insanın elindeki en sağlam ölçü de budur.

Daha fazlası için Kur’an’ı anlayarak okuyun. Anladığınızı hayatınıza taşıyın. Çünkü mesele yalnızca neye inandığımız değil, inandığımız hakikatin hayatımızda neye dönüştüğüdür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  DİN ADINA SÖYLENEN HER SÖZ DELİL İSTER Kur’an ölçülerinde bir şeyler yazmaya veya konuşmaya başladığımızda karşımıza sık sık aynı türden...