İNSANIN İÇSEL GÜCÜNÜ FARK ETMESİ: KUR’AN’IN HATIRLATTIĞI
UNUTULMUŞ GERÇEK
İnsanın hayatında en çok tökezlediği noktalardan biri, çoğu
zaman sahip olduğu imkânları görememesidir. İnsan kendisine verilen aklı,
iradeyi, düşünme ve değerlendirme yeteneğini, olayları doğru okuyabilme
imkânını yeterince kullanmadığında, karşılaştığı en küçük sıkıntıda bile
kendisini çaresiz hissedebilir.
Bir iş ters gider, bir plan bozulur, beklenen bir sonuç
gerçekleşmez veya insan hiç hesap etmediği bir durumla karşılaşır. O anda
zihninden hemen şu düşünceler geçmeye başlar: “Neden benim başıma geldi? Bundan
sonra ne olacak? Ben bunu nasıl aşacağım?” Bazen sorun olduğundan daha büyük
görünür. Çünkü insanın yaşadığı sıkıntı kadar, o sıkıntıya nasıl baktığı da
önemlidir. İşte Kur’an tam burada insana başka bir pencere açar.
Kur’an, insanı sürekli düşünmeye, akletmeye,
değerlendirmeye, öğüt almaya ve gördüklerinden sonuç çıkarmaya çağırır. Bu
çağrıların tamamında dikkat çeken bir şey vardır: İnsan, kendisini edilgen bir
varlık olarak görmeye değil, bilinçli bir özne olarak yaşamaya davet edilir.
“Andolsun, insanı en güzel biçimde yarattık.”
(Tîn, 95/4)
Bu ayet üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü insanın kendisini nasıl gördüğü,
hayata nasıl baktığını doğrudan etkiler. Kendisini değersiz, çaresiz ve hiçbir
şeyi değiştiremeyecek durumda gören insan, sahip olduğu imkânları da
kullanamaz. Oysa Rabb’imiz insanı küçümseyerek değil, ona yaratılışındaki
değeri hatırlatarak konuşur.
Fakat burada önemli bir ayrım var. İnsanın değerli olması,
her şeyi kendi gücüyle yapabileceği anlamına gelmez. İnsan güçlüdür ama
sınırsız değildir. İrade sahibidir ama geleceğin tamamına hâkim değildir.
Akleder ama her şeyi bilemez. Çalışır, tedbir alır, karar verir; fakat sonucu
kendi belirleyemez.
İşte gerçek denge burada başlar. İnsan ne kendisini tamamen
çaresiz görmeli ne de kendisini her şeye gücü yeten bir varlık sanmalıdır. Kur’an’ın
insana kazandırdığı bilinç, tam olarak bu iki uç arasında sağlam bir yerde
durmayı öğretir. İnsan, Rabb’ine muhtaç olduğunu bilirken kendi sorumluluğunu
da başkasına devretmez.
Çünkü Kur’an’a göre insanın hayatındaki değişimin başlangıç
noktalarından biri yine insanın kendisidir.
“Şüphesiz bir toplum, kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların
durumunu değiştirmez.”
(Ra‘d, 13/11)
Bu ayet, insanın kendi hayatındaki sorumluluğunu anlaması açısından son derece
önemlidir. Dikkat ederseniz Rabb’imiz burada insana, “Sen hiçbir şey
yapamazsın, sadece bekle.” demiyor. Tam tersine, insanın kendisinde olanı
değiştirmesi gerektiğini bildiriyor. Demek ki insanın içinde değiştirebileceği
şeyler var.
Düşüncesi değişebilir. Bakışı değişebilir. Kararları değişebilir. Alışkanlıkları
değişebilir. Yanlışlarından vazgeçebilir. Doğruyu tercih edebilir. Kötüye
yönelmekten sakınabilir. Sabredebilir. Çalışabilir. Öğrenebilir. Kendini
sorgulayabilir. İşte insanın içsel gücü dediğimiz şeyin önemli bir kısmı burada
ortaya çıkıyor. Bu güç, insanın kendi kendisine yeterli olması değildir. Bu
güç, Rabb’imizin kendisine verdiği imkânları fark edip onları doğru yönde
kullanabilmesidir.
Bazen insanın en büyük problemi, gücünün olmaması değil,
sahip olduğu gücü yanlış yerde aramasıdır. Bir başkasının kendisini
kurtarmasını bekler. Bir liderin onun adına karar vermesini ister. Bir grubun
arkasına sığınır. Atalarının yaptığı şeyleri sorgulamadan tekrar eder. Toplum
ne diyorsa onu doğru kabul eder. Çevresindeki insanların onayını kaybetmemek
için kendi aklını susturur. Sonra da bütün bunların sonucunda ortaya çıkan
hayatın sorumluluğunu başkalarına yükler. Kur’an ise insanı tekrar kendi
merkezine çağırır.
Çünkü Rabb’imiz insana yalnızca “şunu yap, bunu yapma”
demiyor; aynı zamanda nedenini düşünmesini istiyor.
“Hiç akletmez misiniz?”
(Bakara, 2/44)
“Hiç düşünmez misiniz?”
(En‘âm, 6/50)
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı?”
(Muhammed, 47/24)
Kur’an’ın bu soruları aslında insanın zihnine yöneltilmiş sorulardır. Rabb’imiz
insandan körü körüne bir kabul istemiyor. İnsan aklını devre dışı bıraksın,
başkasının söylediklerini sorgulamadan tekrar etsin, kendisine verilen düşünme
yeteneğini bir kenara bıraksın istemiyor. Tam tersine insanın görmesini,
anlamasını ve değerlendirmesini istiyor. Çünkü iman, insanın aklını terk
etmesi değil; aklını doğru kullanarak hakikati kavramasıdır.
Burada “akletmek” kelimesini yalnızca bilgi sahibi olmak
şeklinde anlamamak gerekir. Çok şey bilen bir insan, bildiklerinden doğru sonuç
çıkaramayabilir. Akletmek; bilgiyi değerlendirmek, bağlantıları görmek, doğru
ile yanlışı ayırmak ve ulaştığı sonucun gereğini yerine getirmektir. Bu nedenle
Kur’an’ın akla yaptığı vurgu, insanı sadece düşünmeye değil, düşüncesinin
sorumluluğunu üstlenmeye de çağırır.
Bir insan gerçeği gördüğü hâlde gereğini yapmıyorsa,
yalnızca “biliyorum” demesi yeterli değildir. Çünkü bilgi, davranışa
dönüşmediği zaman insanın hayatını değiştirmeyebilir. İşte burada irade devreye
girer. İnsan bilir ve tercih eder. Görür ve karar verir. Anlar ve sorumluluk
üstlenir. Kur’an’ın insanı muhatap almasının önemli bir tarafı da budur.Rabb’imiz
insana seçim yapabilme imkânı verildiğini bildirir:
“Kim dilerse iman etsin, kim dilerse inkâr etsin.”
(Kehf, 18/29)
Bu ayeti “insan ne yaparsa yapsın fark etmez” şeklinde anlamak mümkün değildir.
Tam tersine ayetin devamında tercihin sonuçlarına dikkat çekilir. Yani insanın
önünde seçeneklerin bulunması, sonuçların ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Özgürlük ile sorumluluk birbirinden ayrı değildir. İnsan
tercih edebildiği için sorumludur. Sorumlu olduğu için de yaptığı tercihlerin
sonuçlarını düşünmek zorundadır. Bu yüzden Kur’an’ın insanı sorumlu tutması,
insanı küçültmek değil, onun iradesini ciddiye almaktır.
Bir çocuğa hiçbir sorumluluk verilmez. Çünkü henüz birçok
şeyi değerlendirecek olgunluğa sahip değildir. Fakat insan akıl, irade ve
bilinç sahibi bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu nedenle yaptıklarından
sorumludur.
“İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Bu ayet, insanın hayat karşısındaki konumunu son derece açık biçimde ortaya
koyar. İnsan başkasının hayatını yaşayamaz. Başkasının iradesiyle kendi
sorumluluğunu yerine getiremez. Başkasının yaptığı iyilikle kendi hesabını
kapatamaz. Başkasının düşüncesini kendi düşüncesi yerine koyarak hakikate
ulaşamaz. Çünkü hesap günü herkes kendi yaptıklarıyla karşılaşacaktır.
“Her insanın yaptığını kendi boynuna doladık. Kıyamet günü onun için açılmış
olarak önüne konacak bir kitap çıkaracağız.”
(İsrâ, 17/13)
Bu gerçek, insanın neden kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini
açıklar. Dolayısıyla Kur’an’ın insana kazandırdığı içsel güç, “Ben her şeyi
başarırım.” düşüncesi değildir. Daha gerçekçi ve daha derin bir şeydir: “Ben
bana verilen imkânları kullanmakla sorumluyum.”
İnsan bazen sonucu kontrol edemediği için kendisini güçsüz
hisseder. Oysa insanın görevi her sonucu kontrol etmek değildir. Onun görevi
doğru olanı seçmek, elinden geleni yapmak ve sonucu Rabb’ine bırakabilmektir. İşte
tevekkül burada anlam kazanır. Tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.
Tedbir almadan “Rabb’im halleder” demek değildir. Çalışmayı bırakıp sonucu
beklemek değildir. Tevekkül, insanın yapabileceğini yaptıktan sonra gücünün
sınırını bilmesi ve Rabb’ine güvenmesidir. Bu nedenle insanın içsel gücünü fark
etmesi, aynı zamanda kendi sınırlarını fark etmesidir. Çünkü insan ne kadar
güçlü olduğunu bilmelidir ama ne kadar sınırlı olduğunu da unutmamalıdır. Bu
denge insanı kibirden korur. Aynı zamanda çaresizlikten de çıkarır.
Bazen hayatımızda öyle dönemler olur ki, yaşadığımız bir
problem bütün hayatımızı kaplamış gibi görünür. Bir mesele zihnimizde o kadar
büyür ki, onun dışında hiçbir şey göremez hâle geliriz. Oysa sorun hayatımızın
tamamı değildir. Bir problem, bütün hayatın kendisi değildir. Bir başarısızlık,
insanın tamamının başarısız olduğu anlamına gelmez. Bir yanlış karar, insanın
bir daha doğru karar veremeyeceği anlamına gelmez. Bir kayıp, hayatın bütün
anlamını yok etmez. İnsan bazen yaşadığı bir anı, bütün geleceğinin kaderi
zanneder. Kur’an ise insana sabrı öğretir.
“Ey iman edenler! Sabır ve salat ile yardım isteyin. Şüphesiz Allah
sabredenlerle beraberdir.”
(Bakara, 2/153)
Sabır burada pasif bir bekleyiş değildir. Sabır, doğru olanı yapma
kararlılığını sürdürebilmektir. İnsan zorlandığında hemen vazgeçmemektir. Yanlış
bir yola sapmamak için kendisini tutabilmektir. Öfkelendiğinde kendisine hâkim
olabilmektir. Bir sıkıntıyla karşılaştığında bütün doğrularını terk etmemektir.
İşte gerçek güç biraz da budur. Çünkü herkes rahat zamanda güçlü görünür. Asıl
mesele, insanın zor zamanda kim olduğunu koruyabilmesidir. Kur’an’ın sabır
anlayışı insana tam da bunu kazandırır.
Fakat burada bir başka önemli nokta daha var: İnsan
kendisini tanımadan kendi gücünü doğru kullanamaz. Kendi nefsini tanıması
gerekir. Kendisini hangi şeylerin etkilediğini bilmelidir. Neye öfkelendiğini,
neden korktuğunu, hangi zaaflara sahip olduğunu, hangi düşüncelerin kendisini
yanlış yönlendirdiğini fark etmelidir. Çünkü insanın en büyük mücadelesi çoğu
zaman dışarıdaki insanlarla değil, kendi içindeki eğilimlerle ilgilidir. Kur’an
şöyle bildirir:
“Nefsini arındıran gerçekten kurtulmuştur. Onu kirletip örten ise hüsrana
uğramıştır.”
(Şems, 91/9-10)
Buradaki mesele insanın kendisinden nefret etmesi değildir. Tam tersine
kendisini tanıması ve temizlemesidir. İnsan kendi iç dünyasına bakmayı
öğrenmelidir. “Ben neden böyle düşünüyorum?” “Bu kararı neden veriyorum?” “Bunu
gerçekten doğru olduğu için mi yapıyorum, yoksa insanların beni onaylamasını
istediğim için mi?” “Ben hakikati mi arıyorum, yoksa kendi düşüncemi haklı
çıkarmaya mı çalışıyorum?” “Bir şeyi sırf atalarım yaptığı için mi doğru kabul
ediyorum?” “Bir topluluğun içinde olduğum için mi kendimi güvende
hissediyorum?” “Yanlış yaptığımı kabul etmek neden bana bu kadar zor geliyor?” İşte
insanın kendisiyle konuşmaya başladığı yer burasıdır.
Kur’an’ın insanı düşünmeye çağırması, biraz da bu iç
muhasebeye yöneliktir. Çünkü insan dış dünyayı çok kolay sorgular ama kendisini
sorgulamakta zorlanır. Başkalarının hatalarını hemen görür. Kendi hatasına ise
mazeret bulur. Başkalarının yanlışını eleştirir. Kendi yanlışını savunur. Başkalarının
körü körüne inandığını söyler ama kendisinin neye dayanarak inandığını
araştırmaz. İşte insanın içsel özgürlüğü, kendisine karşı dürüst olmaya
başladığı anda güçlenir. Bunun için Kur’an’ın önemli çağrılarından biri de
insanın kendisine bakmasıdır:
“İnsan, neden yaratıldığına bir baksın.”
(Târık, 86/5)
Bu bakış yalnızca insanın biyolojik yaratılışına değil, kendi varlığı üzerinde
düşünmesine de kapı açar. Ben kimim? Nereden geldim? Bana ne verildi? Neden
sorumluyum? Nereye gidiyorum? Hayatımı hangi ölçüye göre yaşamalıyım?
Bu sorular insanın hayatını sıradan bir yaşamaktan çıkarıp
bilinçli bir yürüyüşe dönüştürür. İşte hidayet de burada yalnızca bir bilgi
meselesi olmaktan çıkar. Hidayet, doğruyu görüp o doğruya yönelmektir. İnsan
doğruyu bulduğu hâlde yanlışta ısrar ediyorsa, bilgi tek başına yeterli
değildir. Bu nedenle Kur’an insanın hem zihnine hem vicdanına hem de iradesine
hitap eder. İnsanın içsel gücünü fark etmesi, aynı zamanda kendi hayatının
seyircisi olmaktan çıkmasıdır. Çünkü bazı insanlar hayatlarını sanki kendileri
yaşamıyormuş gibi yaşarlar. Aile ne diyorsa onu yaparlar. Çevre ne diyorsa ona
inanırlar. Çoğunluk ne yapıyorsa onu tekrar ederler. Gelenek ne söylüyorsa onu
sorgulamadan kabul ederler. Birileri “böyledir” dediğinde, “Neden?” diye
sormazlar. Kur’an ise insanı tam bu noktada uyarır.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları bir şey akletmemiş ve doğru
yolu bulamamışlarsa?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet, insanın başkalarının düşüncesine teslim olmasının ne kadar ciddi bir
problem olduğunu gösterir. Ataya saygı başka şeydir, atanın yanlışını doğru
kabul etmek başka şeydir. Geleneğe değer vermek başka şeydir, geleneği
hakikatin ölçüsü hâline getirmek başka şeydir. Bir topluluğa ait olmak başka
şeydir, o topluluğun düşüncesini sorgulanamaz kabul etmek başka şeydir. İşte
Kur’an insanı bu bağımlılıklardan kurtarıp kendi aklıyla düşünmeye çağırır.
Bu nedenle Kur’an’ın insanı muhatap alması gerçekten çok
dikkat çekicidir. Kur’an sana “başkasının aklıyla yaşa” demiyor. “Benden
duyduğunu sorgulama” demiyor. Tam tersine seni düşünmeye çağırıyor. Çünkü
Rabb’imizin kitabı, insanın aklını yok etmek için değil, aklını doğru
kullanmasını sağlamak için vardır. İşte burada “içsel güç” dediğimiz kavram
daha anlamlı bir hâle geliyor.
İnsanın içindeki güç; yalnızca cesaret değildir. Sadece
özgüven değildir. Sadece başarıya ulaşma isteği değildir. İçsel güç; doğruyu
yanlıştan ayırabilme, yanlışını kabul edebilme, gerektiğinde yönünü
değiştirebilme, sıkıntı karşısında dağılmama, nefsinin her isteğine teslim
olmama ve bütün bunları Rabb’imizin ölçüleri içinde yapabilme yeteneğidir. Bu
yüzden Kur’an’ın insanı güçlendirmesi, ona sürekli “Sen güçlüsün.” demekten
ibaret değildir.
Kur’an insanın neden güçlü olması gerektiğini ve bu gücü
nereye yönlendirmesi gerektiğini de gösterir. Bir insan çok güçlü olabilir ama
gücünü zulüm için kullanabilir. Çok zeki olabilir ama zekâsını insanları
kandırmak için kullanabilir. Çok bilgili olabilir ama bilgisini kibirlenmek
için kullanabilir. Çok başarılı olabilir ama başarısını başkalarını küçümsemek
için kullanabilir. Demek ki güç tek başına yeterli değildir. Gücün doğru bir
istikamete ihtiyacı vardır. İşte Kur’an burada devreye girer. İnsanın
kapasitesini artırmak kadar, o kapasiteye yön de verir.
İnsanın iradesini güçlendirmek kadar, iradesini hangi ölçülere göre
kullanacağını da öğretir. Bu nedenle Kur’an’ın rehberliği ile insanın içsel
gücü birbirinden ayrı düşünülemez. Bir tarafta insanın aklı, iradesi ve seçme
gücü vardır. Diğer tarafta bu güce yön veren ilahi ölçü vardır. İnsan kendi
başına her şeyi bilemeyeceğini kabul ettiğinde Rabb’inin rehberliğine ihtiyaç
duyar. Bu, insanın özgürlüğünü azaltmaz. Tam tersine onu yanlış
bağımlılıklardan kurtarır.
İnsan Rabb’ine kul olduğunda başka kulluklardan özgürleşir. İnsan
hakikate bağlandığında insanların onayına bağımlılığı azalır. İnsan Kur’an’ın
ölçüsünü benimsediğinde toplumun her söylediğini doğru kabul etmek zorunda
kalmaz. İnsan kendi aklını kullandığında birilerinin onun adına düşünmesine
ihtiyaç duymaz. İşte gerçek özgürlük budur.
Kur’an’ın insana verdiği özgürlük, “Canın ne istiyorsa yap.”
şeklinde sınırsız bir başıboşluk değildir. Böyle bir anlayış insanı
özgürleştirmek yerine kendi arzularının kölesi hâline getirebilir. Kur’an
insanı nefsinin her isteğine teslim olmaktan da kurtarır.
“Hevasını kendisine ilah edineni gördün mü?”
(Furkân, 25/43)
İnsan bazen başkasının kölesi olduğunu fark eder ama kendi arzularının kölesi
olduğunu fark etmez.
Öfkesinin yönlendirdiği insan özgür değildir. Kibrinin
yönlendirdiği insan özgür değildir. Hırsının yönlendirdiği insan özgür
değildir. İnsanların beğenisinin peşinden sürüklenen insan özgür değildir. Sürekli
başkalarının onayına ihtiyaç duyan insan özgür değildir. Gerçek özgürlük,
insanın nefsinin her isteğini yerine getirmesi değil; gerektiğinde kendi
nefsine “hayır” diyebilmesidir. İşte bu da ciddi bir içsel güç ister.
Bazen insanın en büyük zaferi bir şeyi elde etmek değil, bir
şeyden vazgeçebilmektir. Bazen kazanmak değil, yanlış bir mücadeleyi bırakmak
gerekir. Bazen konuşmak değil, susmak gerekir. Bazen kendini savunmak değil,
hatanı kabul etmek gerekir. Bazen haklı çıkmak değil, doğru olanı tercih etmek
gerekir. Bunların hepsi insanın içsel gücüyle ilgilidir. Kur’an’ın insanı
eğitmesi de tam olarak burada önem kazanır.
Kur’an insanın yalnızca dış görünüşünü değil, iç dünyasını
da dönüştürür. İnsan önce düşünür. Sonra fark eder. Sonra değerlendirir. Sonra
tercih eder. Sonra davranışını değiştirir. Sonra alışkanlıkları değişir. Sonra
hayatı değişmeye başlar. Bu yüzden
Kur’an’ın rehberliği insanın hayatında bir anda ortaya çıkan sihirli bir
değişim değildir. İnsan, öğrendiğini hayata geçirerek adım adım değişir. Ve
belki de burada en önemli noktalardan biri şudur: İnsan kendisini değiştirmeye
başladığında, dış dünyanın bütün problemlerinin ortadan kalkacağını
düşünmemelidir.
Kur’an insana problemsiz bir hayat vaat etmiyor. Tam tersine
hayatın bir imtihan olduğunu bildiriyor:
“Andolsun, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden
eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele.”
(Bakara, 2/155)
Demek ki güçlü olmak, hiç sıkıntı yaşamamak değildir. Güçlü olmak, sıkıntı
geldiğinde doğruyu kaybetmemektir. Korku geldiğinde tamamen dağılmamaktır. Kayıp
yaşadığında Rabb’ini unutmamaktır. Başarısız olduğunda yeniden ayağa
kalkabilmektir. Bir kapı kapandığında bütün kapıların kapandığını
düşünmemektir. İşte Kur’an’ın insanı güçlendiren tarafı burada ortaya çıkar.
Kur’an sana “Hayatında hiçbir sorun olmayacak.” demez. Sana
“Sorunlarla karşılaştığında nasıl bir insan olman gerektiğini unutma.” der. Bu
çok daha değerlidir. Çünkü hayatın bütün şartlarını kontrol edemeyiz. Ama o
şartlar karşısındaki tavrımız üzerinde çalışabiliriz. Her şeyi değiştiremeyiz. Ama
kendimizde olanı değiştirebiliriz. Her insanı ikna edemeyiz. Ama kendi sözümüzü
ve davranışımızı düzeltebiliriz.
Geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişten ders çıkarabiliriz. Geleceği
bütünüyle bilemeyiz.
Ama bugün doğru bir adım atabiliriz. İşte insanın elindeki gerçek güç budur. Kur’an
insanı sürekli bugünün sorumluluğuna çağırır. Çünkü insan bazen geçmişin
pişmanlığıyla, bazen geleceğin korkusuyla bugünü yaşamayı unutur.
Oysa insanın yapabileceği şey bugün başlar. Bir yanlışından
dönmek bugün başlayabilir. Bir kötülüğü terk etmek bugün başlayabilir. Bir
insanı affetmek bugün başlayabilir. Bir hakkı teslim etmek bugün başlayabilir. Bir
yanlışı kabul etmemek bugün başlayabilir. Kur’an’ı anlamaya çalışmak bugün
başlayabilir. Kısacası insanın değişimi için her zaman yeni bir başlangıç
mümkündür.
Rabb’imiz de insanın umudunu kesmemesini ister:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
(Zümer, 39/53)
Bu ayet, insanın geçmişte yaptığı yanlışların onu sonsuza kadar mahkûm
etmediğini gösteren çok güçlü bir çağrıdır.
İnsan hata yapabilir. Düşebilir. Yanlış karar verebilir. Yolunu
şaşırabilir. Ama düştüğü yerde kalmak zorunda değildir. İnsan yeniden
doğrulabilir. Yeniden düşünebilir. Yeniden yönünü belirleyebilir. İşte insanın
içsel gücünü fark etmesi biraz da bunu anlamasıdır. “Ben artık böyleyim.” demek
yerine, “Ben değişebilirim.” diyebilmektir. “Benim yapabileceğim bir şey yok.”
demek yerine, “Ben üzerime düşeni yapmalıyım.” diyebilmektir. “Her şey bitti.”
demek yerine, “Bugün doğru bir adım atabilirim.” diyebilmektir.
Bu, insanın kendisine gereğinden fazla güvenmesi değil;
Rabb’inin kendisine verdiği imkânları küçümsememesidir. Çünkü insanın
yaratılışında gerçekten büyük bir kapasite vardır.
Düşünebilir. Öğrenebilir. Unutabilir ama hatırlayabilir. Yanlış
yapabilir ama yanlıştan dönebilir. Kötülüğe yönelebilir ama iyiliği tercih
edebilir. Düşebilir ama kalkabilir. Karanlıkta kalabilir ama hidayeti
arayabilir. İşte bütün bunlar insanın sorumluluğunun da temelini oluşturur.
Kur’an’ın insana yaptığı çağrıyı bu açıdan okuduğumuzda,
“akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?”, “öğüt almaz mısınız?” gibi ifadelerin
ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlarız.
Rabb’imiz insana sürekli kendisini hatırlatıyor. Sanki
insanın omzuna dokunup şöyle diyor: “Bak. Gör. Düşün. Kendini bırakma. Sana
verilen aklı kullan. Önüne konan her sözü doğru kabul etme. İçinde bulunduğun
hâli sorgula. Yanlışsan dön. Doğruysan sabret. Bana güven ama kendi
sorumluluğunu da unutma.”
İşte Kur’an’ın insanı yeniden kendisine döndürmesi budur. İnsan
başkalarının çizdiği hayatın içinde kaybolmuşsa, Kur’an onu kendi
sorumluluğuyla yeniden buluşturur. İnsan kendisini değersiz görüyorsa,
yaratılışını hatırlatır. İnsan kendisini her şeye gücü yeten biri sanıyorsa,
kulluğunu hatırlatır. İnsan tamamen çaresiz hissediyorsa, iradesini ve
sorumluluğunu hatırlatır. İnsan nefsinin peşinden sürükleniyorsa, kendisini
sorgulamaya çağırır. İnsan toplumun, geleneğin veya bir grubun baskısı altında
eziliyorsa, onu düşünmeye ve hakikati bizzat araştırmaya yönlendirir.İnsan
geleceğin korkusuyla bugünü kaybediyorsa, sabrı ve Rabb’ine güvenmeyi öğretir. İnsan
geçmişinin altında eziliyorsa, tevbe ve dönüş kapısını gösterir. Bütün bunların
sonunda ortaya nasıl bir insan çıkar?
Kendi aklıyla düşünebilen. Kendi iradesiyle karar verebilen.
Yaptığının sorumluluğunu üstlenebilen. Yanlışını kabul edebilen.Doğruyu
gördüğünde ona yönelebilen.Sıkıntı karşısında sabredebilen. Başarı karşısında
şımarmayan. Kaybettiğinde yıkılmayan. İnsanlara kulluk etmeyen. Nefsinin her
isteğine teslim olmayan. Rabb’ine güvenen. İşte Kur’an’ın inşa etmek istediği
insan budur.
Bu nedenle insanın içsel gücünü fark etmesi, aslında
kendisini keşfetmesinden daha büyük bir meseledir. Çünkü insan yalnızca “Ben
kimim?” sorusunu değil, “Bana verilen bu hayatı nasıl yaşayacağım?” sorusunu da
sormaya başlar. Ve belki de asıl dönüşüm tam burada gerçekleşir.
İnsan artık hayatın başına gelenleri sadece seyretmez. Onlardan
ders çıkarır. Sıkıntılarını sadece şikâyet konusu yapmaz. Onları kendisini
geliştiren bir imkâna dönüştürür. Hatalarını gizlemek yerine onlarla yüzleşir. Korkularının
arkasına saklanmak yerine doğru olanı yapmaya çalışır. Başkasının kendisi adına
karar vermesini beklemek yerine düşünür, araştırır ve karar verir. Böylece
insanın içindeki dağınıklık yavaş yavaş toparlanmaya başlar.
Zihni berraklaşır. Bakışı değişir. Öncelikleri değişir. Kendisini
ve çevresini daha doğru okumaya başlar. İşte Kur’an’ın “hidayet” dediği şeyin
insan hayatındaki karşılığı da budur: İnsanın karanlıkta yolunu kaybetmekten
kurtulup doğru istikameti bulması.
Sonuçta şunu anlamamız gerekir: İnsanın gücü, her şeyi
değiştirebilmesinde değildir. İnsanın gücü, değiştirebileceği şeyleri fark edip
bunun için harekete geçebilmesindedir. Gücü yetmediği yerde sınırını
bilmesindedir. Yanlış yaptığında geri dönebilmesindedir. Sıkıntı karşısında
sabredebilmesindedir. Doğruyu gördüğünde bedeli olsa bile onu tercih
edebilmesindedir. Ve bütün bunları yaparken Rabb’ine güvenebilmesindedir.
İşte bu yüzden Kur’an’ın insanı düşünmeye çağırması basit
bir zihinsel faaliyet çağrısı değildir. Bu, insanın kendi hayatına uyanmasıdır.
Çünkü insan düşünmeye başladığında sorgular. Sorguladığında
fark eder. Fark ettiğinde tercih eder. Tercih ettiğinde sorumluluk üstlenir. Sorumluluk
üstlendiğinde değişmeye başlar. Değişmeye başladığında da hayatının yönü
değişir. Uzun lafın kısası, insanın en büyük kaybı bazen sahip olduğu imkânları
kaybetmesi değil, sahip olduğu imkânların farkında olmamasıdır.
Rabb’imiz insana akıl vermiştir. İrade vermiştir. Düşünme
yeteneği vermiştir. Doğruyu arama imkânı vermiştir. Yanlışından dönme imkânı
vermiştir. Kendini düzeltme imkânı vermiştir. Ve bütün bunların üzerine yolunu
aydınlatacak vahyi göndermiştir.
“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir.”
(İsrâ, 17/9)
Öyleyse mesele yalnızca Kur’an’ı okumak değildir. Mesele, Kur’an’ın insana ne
söylediğini fark etmektir. Mesele yalnızca ayetleri bilmek değildir. Mesele, o
ayetlerin insanın düşüncesini, davranışını ve hayatını değiştirmesine izin
vermektir. Çünkü Kur’an insanın elinden iradesini almak için değil, iradesini
doğru kullanmasını öğretmek için vardır. İnsanı küçültmek için değil,
sorumluluğunun farkına vardırmak için vardır. Onu başkalarına bağımlı hâle
getirmek için değil, yalnızca Rabb’ine kul olmanın özgürlüğünü yaşatmak için
vardır.
İnsana “Sen hiçbir şey değilsin.” demek için değil, “Sana
verilen imkânların farkına var ve onları doğru kullan.” demek için vardır. Belki
de insanın unuttuğu en önemli gerçek budur:
İçinde taşıdığın imkânları küçümseme.
Aklını küçümseme. İradeni küçümseme. Sorgulama yeteneğini
küçümseme. Yanlıştan dönebilme gücünü küçümseme. Sabretme gücünü küçümseme. Doğruyu
tercih edebilme imkânını küçümseme. Ve en önemlisi, bütün bunları sana veren
Rabb’ini unutma.
Çünkü insan kendisini tanımaya başladığında Rabb’inin
kendisine verdiği nimetleri de daha iyi fark eder. Kendisine verilen aklı
kullanır, iradesini doğru yönde işletir ve vahyin rehberliğinde yürümeye
başlar. O zaman hayatın bütün yükleri ortadan kalkmaz belki ama insanın o
yükleri taşıma biçimi değişir. Sorunlar bitmeyebilir ama insan sorunların
içinde kaybolmamayı öğrenir. Korkular tamamen yok olmayabilir ama insan
korkularının yönettiği bir hayat yaşamamayı öğrenir. Yollar her zaman açık
olmayabilir ama insan hangi yoldan yürümesi gerektiğini daha iyi fark eder.Ve
insanın gerçek gücü tam da burada ortaya çıkar: Kendi sorumluluğunu bilmek,
Rabb’ine güvenmek ve doğru bildiği yolda yürümeye devam etmek.
Kur’an’ın insana hatırlattığı unutulmuş gerçek belki de budur: Sen hayatın karşısında çaresiz bir seyirci değilsin. Sana akıl verildi, irade verildi, düşünme ve seçme imkânı verildi. Şimdi sıra sende: Düşün, fark et, doğruyu seç ve sorumluluğunu yerine getir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com