İNSANIN İÇSEL GÜCÜNÜ FARK ETMESİ: KUR'AN'IN HATIRLATTIĞI UNUTULMUŞ GERÇEK
İnsan çoğu zaman sahip olduğu gücü değil, eksik olduğunu
düşündüğü yönlerini görür. Yapabileceklerine değil, yapamayacaklarına
odaklanır. Bir problemle karşılaştığında hemen "Ben bunu aşamam."
demeye başlar. Oysa çoğu zaman mesele, gücün olmaması değil; var olan gücün
fark edilmemesidir.
Kur'an tam da burada insanın elinden tutar ve onu yeniden
kendisine döndürür. Çünkü Kur'an'ın amacı, insana dışarıdan yeni bir güç vermek
değildir. Rabb'imiz zaten insana ihtiyaç duyduğu donanımı vermiştir. Kur'an ise
o donanımı hatırlatır, onu harekete geçirir ve doğru yönde kullanmayı öğretir.
İnsan dünyaya boş bir sayfa olarak gönderilmemiştir.
Rabb'imiz ona akıl vermiştir, vicdan vermiştir, irade vermiştir, düşünme
kabiliyeti vermiştir. Doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir fıtrat vermiştir.
Kur'an bunların her birine defalarca dikkat çeker.
"Allah sizi analarınızın karnından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı.
Size işitme, görme ve gönüller verdi ki şükredesiniz."
(Nahl, 16/78)
Dikkat edilirse ayette yalnızca göz ve kulaktan söz edilmiyor. Bunların yanında
"gönül" de zikrediliyor. Çünkü insan sadece gözüyle görmez; aklıyla
değerlendirir, kalbiyle kavrar, vicdanıyla karar verir. İşte insanın gerçek
gücü de burada ortaya çıkar.
Kur'an'ın en dikkat çekici yönlerinden biri, insanı sürekli
düşünmeye çağırmasıdır. Sayfalar boyunca aynı davet tekrar edilir: "Hiç
düşünmez misiniz?" "Akletmez misiniz?" "Öğüt almaz
mısınız?" "İbret almaz mısınız?"
Bu tekrarlar tesadüf değildir. Çünkü Rabb'imiz insanın en
büyük gücünün kaslarında değil, zihninde olduğunu öğretmektedir. Düşünen insan
yönünü bulur. Düşünmeyen ise başkalarının yön verdiği bir hayat yaşamaya
başlar.
Bugün birçok insanın yaşadığı en büyük sorunlardan biri de
budur. Kendi hayatını kendi belirlediğini zannederken aslında çevresinin
beklentileriyle hareket etmektedir. Ailesinin doğruları, toplumun
alışkanlıkları, geleneklerin baskısı, sosyal medyanın yönlendirmeleri,
siyasetin söylemleri, din adına konuşan insanların yorumları... İnsan farkına
varmadan kendi karar mekanizmasını başkalarının eline teslim edebiliyor.
Kur'an ise bütün bu seslerin arasından doğrudan insana
seslenir. Sen... Evet, yalnızca sen... Aklını kullan. Düşün. Araştır. Sorgula. Kararını
kendin ver. Bu yüzden Kur'an'da hiç kimsenin başkasının yükünü taşımayacağı
tekrar tekrar bildirilir.
"Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez."
(En'âm, 6/164)
Bu ayet sadece ahiretle ilgili değildir. Aynı zamanda bireysel sorumluluğun
temelini oluşturur. İnsan kendi tercihinden sorumludur. Başkasının peşinden
gitmiş olması onu sorumluluktan kurtarmaz.
Kur'an'ın insanı özgürleştiren yönü tam da burada ortaya
çıkar. Çünkü Rabb'imiz insana "Ben senin yerine düşünecek bir din adamı
göndermedim." demektedir adeta. Sana akıl verdim, sana kitap verdim, şimdi
tercih senindir. İşte bu yüzden Kur'an sürekli delil ortaya koyar. Körü körüne
teslimiyet istemez.
"Onlar sözü dinlerler; sonra onun en güzeline uyarlar. İşte onlar
Allah'ın hidayet verdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta
kendileridir."
(Zümer, 39/18)
Ne kadar dikkat çekici... Önce dinliyorlar. Sonra düşünüyorlar. Sonra en
doğrusuna uyuyorlar. Demek ki Kur'an'ın istediği insan tipi, araştırmadan kabul
eden biri değildir. Delili tartan, aklını kullanan ve bilinçli tercih yapan
insandır.
Rabb'imizin insana duyduğu güven de burada kendisini
gösterir. Eğer insanın doğruyu bulabilecek kapasitesi olmasaydı, Kur'an sürekli
"düşünün", "akledin", "ibret alın" demezdi.
Rabb'imiz insandan yapamayacağı bir şeyi istemez.
"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez."
(Bakara, 2/286)
Bu ayet yalnızca musibetler karşısında okunacak bir teselli değildir. Aynı
zamanda insanın kapasitesine duyulan ilahi güvenin ifadesidir. Rabb'imiz seni
senden daha iyi bilir. Sana verdiği aklın, iradenin ve vicdanın yeterli
olduğunu bildiği için seni sorumlu tutmaktadır.
İnsan bazen kendisini küçümser. "Ben kimim ki?" "Ben
neyi değiştirebilirim?" "O kadar bilgim yok." "O kadar
güçlü değilim." Fakat Kur'an bu düşünceyi kabul etmez. Çünkü insan
yeryüzünde başıboş bırakılmış bir varlık değildir.
"Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık."
(Tin, 95/4)
Bu güzellik yalnızca beden güzelliği değildir. Aynı zamanda akıl, vicdan,
öğrenme kabiliyeti, muhakeme gücü ve irade gibi bütün manevi donanımı da içine
alır. İnsan kendisini tanımadığında, Rabb'inin verdiği nimetleri de göremez.
Böyle olunca sürekli dışarıdan destek bekler. Birileri gelsin, onu motive
etsin... Birileri gelsin, sorunlarını çözsün... Birileri onun adına düşünsün...
Oysa gerçek değişim içeriden başlar. Kur'an da bunu açıkça ifade eder.
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu
değiştirmez."
(Ra'd, 13/11)
Ne kadar büyük bir ilke... Önce insan değişecek. Önce bakış açısı değişecek. Önce
düşünce değişecek. Sonra hayat değişecek. İşte Kur'an'ın yaptığı en büyük
inkılap budur. İnsanların önce zihinlerini inşa eder. Çünkü zihni değişmeyen
insanın hayatı da değişmez.
Kur'an'ın anlattığı iman da aslında böyle bir dönüşümdür.
İman sadece "inandım" demek değildir. İman; akleden, sorgulayan,
öğrenen, anlayan ve bunun sonucunda bilinçli bir tercihte bulunan insanın
ortaya koyduğu duruştur.
Bu yüzden Kur'an'da iman ile akletme arasında güçlü bir bağ
vardır. Düşünmeyen insan kolayca korkuların, hurafelerin, geleneklerin ve
insanların yönlendirmesine teslim olur. Düşünen insan ise yalnızca Rabb'inin
rehberliğini esas alır.
İşte gerçek özgürlük de burada başlar. İnsan, başkalarının
zihninde yaşamaktan vazgeçip kendi aklıyla düşünmeye başladığında... Korkularının
büyük kısmının aslında zihinlerinde büyüttüğü gölgeler olduğunu fark
ettiğinde... Rabb'inin kendisine verdiği nimetleri keşfettiğinde... Hayat aynı
hayat olsa bile kendisi değişmeye başlar. Artık olaylara farklı bakar. Problemler
aynı olabilir; fakat onları değerlendiren insan artık aynı insan değildir.
Kur'an'ın insana kazandırdığı en büyük güç belki de budur.
İnsanı dış şartların esiri olmaktan çıkarıp kendi iradesinin farkına
vardırmasıdır. Çünkü insan, Rabb'ine güvenerek aklını kullandığında, vahyin
rehberliğinde yürüdüğünde ve sorumluluğunu üstlendiğinde artık savrulan biri
olmaktan çıkar. İçinde sağlam bir denge oluşur. İşte bu denge, ne servetle
satın alınabilir ne de başkalarının övgüsüyle kazanılabilir. Bu denge, ancak
vahyin rehberliğinde olgunlaşan bir bilinçle elde edilir.
Kur'an'ın "düşünün", "akledin",
"ibret alın" çağrıları yalnızca bilgi sahibi olmamız için değildir.
Bu çağrılar, kendi değerimizi, sorumluluğumuzu ve Rabb'imizin bize verdiği
eşsiz donanımı fark etmemiz içindir. İnsan bu gerçeği kavradığında artık
hayatın yükü altında ezilen biri değil; Rabb'inin verdiği imkânları yerinde
kullanan, bilinçle yürüyen ve her adımını sorumlulukla atan bir kul hâline
gelir. Belki de Kur'an'ın insana vermek istediği en büyük mesajlardan biri budur:
Aradığın güç, Rabb'inin sana zaten emanet ettiği fıtratın içinde vardır. Onu
vahyin ışığında keşfet, geliştir ve hayatına yön ver.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com