İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

 İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

İslam’da insan ile Rabb’i arasına giren bir ruhban sınıfı yoktur. Allah’ın mesajını anlamak için özel bir din adamları sınıfına, kutsal bir ruhban makamına veya Allah adına konuşma yetkisi verilmiş bir zümreye ihtiyaç bulunmaz. Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışında herkes Rabb’ine karşı kendi sorumluluğunu taşır. İnsan, neye inanacağını, nasıl yaşayacağını ve hangi ölçülere göre hareket edeceğini Allah’ın kitabından öğrenmekle yükümlüdür. Başkasının din anlayışını sorgulamadan benimsemek ise insanın kendi sorumluluğunu başkasına devretmesi anlamına gelir.

Bu nedenle din öğrenmek, yalnızca belirli kişilerin veya din görevlilerinin işi değildir. Kur’an bütün insanlara hitap eder. İman edenlerden düşünmelerini, anlamalarını, öğüt almalarını, doğruyu yanlıştan ayırmalarını ve öğrendikleri hakikati yaşamalarını ister. İnsan önce kendisini düzeltmek, ardından da güzel bir yöntemle çevresine hakikati hatırlatmak durumundadır. Burada önemli olan, insanları zorlamak değil; Allah’ın mesajını açıkça ortaya koymak, iyiliği desteklemek, kötülüğe karşı uyarmak ve insanlara doğruyu düşünme imkânı vermektir.

Kur’an’da bu sorumluluğun yalnızca elçilere ait olmadığı açıkça görülür. Elçilerin görevi mesajı insanlara ulaştırmak, uyarmak ve açıklamaktır. Fakat iman edenler de kendi imkânları ölçüsünde Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmaktan sorumludur. Fussilet suresindeki şu ayet bunun en güzel ifadelerinden biridir:
“Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”
(Fussilet, 41/33)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Ayet, Allah’a çağırmayı yalnızca belli bir meslek grubunun görevi olarak göstermemektedir. Allah’a çağıran, aynı zamanda salih amel işleyen ve Müslüman olduğunu ortaya koyan kişi övülmektedir. Demek ki iman yalnızca kişinin kendi içinde sakladığı bir düşünce değildir. İman, insanın hayatına yansıdığı gibi sözlerine ve davranışlarına da yansır.

Bu noktada günümüzde sıkça karşılaşılan “Sen neden dini anlatıyorsun, kendi işine bak!” anlayışının Kur’an açısından yeniden düşünülmesi gerekir. Elbette hiç kimsenin başkasını zorla inandırma, baskı altına alma veya kendisini Allah’ın yerine koyarak hüküm verme hakkı yoktur. Fakat “İyiliği hatırlatma, insanlara Allah’ın kitabını anlatma, yanlış gördüğün şey konusunda uyarma” şeklindeki bir anlayış da Kur’an’ın öğretisiyle bağdaşmaz. Çünkü Kur’an, iman edenlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmelerini ister.
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.”
(Asr, 103/1-3)
Buradaki “birbirlerine hakkı tavsiye etmek” ifadesi oldukça önemlidir. Bir insan yalnızca kendisi doğruyu bilmekle yetinmemeli; bildiği hakikati güzel bir üslupla başkalarına da hatırlatmalıdır. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Bir toplumda yanlış yaygınlaşıyorsa, doğruları bilenlerin susması o yanlışın güçlenmesine neden olabilir.

Kur’an’ın başka bir ayetinde de şöyle buyurulur:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
(Âl-i İmrân, 3/104)
Bu ayet, toplumsal sorumluluğun önemini açıkça ortaya koyar. Burada amaç insanları yönetmek, onların üzerinde dinî bir otorite kurmak veya kendisini üstün görmek değildir. Amaç hayra çağırmak, iyiliğin yayılmasına katkıda bulunmak ve kötülüğün karşısında durmaktır. Dolayısıyla tebliğ, bir üstünlük aracı değil, sorumluluk bilincidir.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kur’an’ın “çağrı” anlayışı ile insanların oluşturduğu “dini otorite” anlayışı aynı şey değildir. Bir insan Allah’ın ayetlerini anlatabilir; fakat Allah adına kendi sözlerini din haline getiremez. Bir insan Kur’an’ı okuyup anlayabilir ve başkalarına aktarabilir; fakat “Ben söyledim, artık buna inanmak zorundasınız” diyemez. Çünkü Allah’ın dininde hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir.
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle din anlatan kişinin sorumluluğu, kendi düşüncelerini Allah’ın hükmü gibi sunmamak; Allah’ın kitabında olanla kendi yorumunu birbirinden ayırmaktır. Din adına konuşmak ciddi bir sorumluluktur. İnsanların Allah adına uydurulmuş sözlere değil, Allah’ın mesajına yöneltilmesi gerekir. Çünkü din adına söylenen her söz delil ister.

Kur’an’ın üzerinde özellikle durduğu bir başka konu da insanların iyiliğe yöneltilmesidir. Bu görev, yalnızca belirli kişilere verilmiş bir ayrıcalık değildir. İman eden insanlar birbirlerinin iyiliğini istemeli, birbirlerini doğruluğa çağırmalı ve yanlışlardan sakındırmalıdır. Fakat bunu yaparken baskı, tehdit, aşağılama ve zorbalık kullanılmamalıdır. Çünkü iman, zorlamayla meydana getirilebilecek bir şey değildir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)
Bu ayet, tebliğin sınırını da ortaya koymaktadır. İnsan doğruyu anlatabilir; fakat karşısındaki insanın iradesini elinden alamaz. İnsanları Allah’a çağırabilir; fakat onların yerine iman edemez. Uyarabilir; fakat zorlayamaz. Öğüt verebilir; fakat insanları kendi iradeleri dışında bir inanca sokamaz.

Kur’an’ın tebliğ anlayışı yalnızca sözden de ibaret değildir. İnsan, söylediğini kendi hayatında göstermelidir. Allah’a çağıran kişinin salih amel sahibi olması boşuna birlikte zikredilmemiştir. İnsanların davranışları üzerinde en güçlü etkiyi çoğu zaman söyledikleri değil, yaşadıkları oluşturur. Dürüstlükten söz eden kişi dürüst davranmıyorsa, adaletten söz eden kişi adaletsizlik yapıyorsa, merhametten söz eden kişi merhametsiz davranıyorsa sözlerinin etkisi azalır. Kur’an’ın istediği insan, söylediği ile yaptığı arasında uyum bulunan insandır.

Bu nedenle din öğrenmek ile din yaşamak birbirinden koparılamaz. Kur’an’ı okumak, ayetleri ezberlemek veya din hakkında konuşmak tek başına yeterli değildir. Öğrenilen hakikatin hayata taşınması gerekir. Rabb’imiz Kitap’ın insanlara rehber olması için indirildiğini bildirir. İnsan da bu rehberliği hayatında görünür hale getirmekle sorumludur.

Kur’an’ın tebliğ konusunda ortaya koyduğu önemli ölçülerden biri de mücadele yöntemidir. Furkan suresinde Elçi’ye şöyle buyurulur:
“Öyleyse inkârcılara boyun eğme ve bununla onlara karşı büyük bir mücadele ver.”
(Furkan, 25/52)
Buradaki “bununla” ifadesi, ayetin bağlamı içinde Kur’an’a işaret eder. Dolayısıyla mücadele, insanlara zor kullanmak veya fiziksel baskı uygulamak şeklinde anlaşılmamalıdır. Kur’an’ın mesajıyla, delille, düşünceyle, açıklamayla ve hakikati ortaya koymakla yapılan bir mücadeleden söz edilmektedir. Allah’ın kitabını insanlara ulaştırmak, onun anlamını açıklamak ve yanlış anlayışlara karşı Kur’an’ın delilleriyle cevap vermek bu mücadelenin önemli bir parçasıdır.

Allah’ın yardımına gelince, Kur’an’da çok dikkat çekici bir ifade kullanılır:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.”
(Muhammed, 47/7)
Elbette Allah’ın insanların yardımına ihtiyacı yoktur. Buradaki ifade, Allah’ın dininin ve mesajının yanında durmayı, O’nun belirlediği doğruları yaşatmayı ve insanlara ulaştırmayı anlatır. İnsan Allah’a yardım etmez; Allah’ın davasına, yani hakikatin ortaya çıkmasına destek olur. Allah ise bu çabayı karşılıksız bırakmayacağını bildirir.

Ahzâb suresindeki ayet de bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken ayetlerden biridir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebi’ye destek verirler. Ey iman edenler! Siz de ona destek verin ve tam bir teslimiyetle bağlanın.”
(Ahzâb, 33/56)
Bu ayeti yalnızca geleneksel biçimde bir salavat formülüne indirgemek yerine, ayetin bağlamındaki destek ve sahiplenme boyutunu da görmek gerekir. Nebi’nin getirdiği Allah’ın mesajına destek olmak, o mesajın insanlara ulaştırılması ve yaşanması açısından önemlidir. Elbette bu destek, Nebi’yi Allah’ın yanında bağımsız bir otorite haline getirmek değildir. Tam tersine, onun Allah’tan getirdiği mesaja sahip çıkmaktır.

Burada çok önemli bir başka konuya geliyoruz: İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Allah ile insan arasına girerek “Sen Allah’a benim aracılığımla ulaşabilirsin” diyen bir sınıf bulunmaz. Kur’an, insanın Rabb’i ile doğrudan sorumluluk ilişkisi içinde olduğunu bildirir. İnsan yaptığı tercihlerden kendisi sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını veya sorumluluğunu üzerine alamaz.
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
Bu gerçek, dinî sorumluluğun neden kişisel olduğunu da açıklar. Bir insanın dinini bir başkasına teslim etmesi mümkün değildir. “Ben bilmem, benim hocam bilir”, “Ben araştırmam, mezhebim ne diyorsa odur”, “Ben düşünmem, cemaatimin lideri ne söylüyorsa doğrudur” anlayışı insanın kendi sorumluluğunu başkasına devretmesi anlamına gelir. Oysa Allah, insana akıl vermiş, Kitap göndermiş ve düşünmesini istemiştir.

Kur’an’ın bir başka özelliği de insanları kitabın kendisine yönlendirmesidir. Allah’ın kitabı yalnızca belirli kişilerin okuyacağı, halkın ise onların anlattığı kadarını bileceği gizli bir metin değildir. Kur’an bütün insanlığa hitap eden bir rehberdir. Bu nedenle herkes gücü ve imkânı ölçüsünde Kur’an’ı okumalı, anlamaya çalışmalı, ayetleri birbirleriyle birlikte değerlendirmeli ve hayatını onun ölçülerine göre düzenlemelidir.

Fakat burada “Herkes Kur’an’ı istediği gibi yorumlasın” demek de doğru değildir. Kur’an’ı anlamaya çalışmak ile Kur’an’a kendi düşüncesini söyletmek aynı şey değildir. İnsan kendi görüşünü ayet diye sunamaz. Ayetin bağlamını, Kur’an’ın bütünlüğünü ve kullanılan kavramları dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla din öğrenme sorumluluğu, aynı zamanda doğru anlama sorumluluğudur.

Toplumsal sorumluluk konusunda Kur’an’ın uyarılarından biri de insanların din konusunda bölünmeleridir. Rum suresinde şöyle buyurulur:
“Allah’a yönelmiş olarak O’na karşı takvalı olun, namazı kılın ve müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendi elindekiyle övünüp durmaktadır.”
(Rûm, 30/31-32)
Buradaki uyarı son derece açıktır. İnsanların din adına birbirlerinden ayrılmaları, her grubun kendi elindeki anlayışı mutlaklaştırması ve diğerlerini dışlaması Kur’an’ın onayladığı bir durum değildir. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: Bir grubun veya topluluğun varlığı tek başına “şirk” olarak nitelendirilemez. Asıl problem, insanların Allah’ın dinini parçalara ayırması, kendilerine bağımsız dinî otoriteler oluşturması ve bu ayrılıkları hakikatin ölçüsü haline getirmesidir.

Kur’an’ın çağrısı ise insanları tekrar Allah’ın kitabında birleşmeye yöneltir. Hac suresinin son ayetinde Müslüman kimliğinin temelinde tevhid ve İbrahim’in hanif yolu hatırlatılır:
“Allah uğrunda, O’na yaraşır biçimde mücadele edin. O sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim’in dinine uyun. O, bundan önce de bu Kitap’ta da sizi ‘Müslümanlar’ diye adlandırdı.”
(Hac, 22/78)
Burada “Müslüman” kimliğinin önüne başka dinî kimlikler koymak yerine, Allah’ın verdiği kimliğe bağlı kalmak gerektiği görülmektedir. İnsan kendisini öncelikle bir mezhebin, tarikatın, cemaatin veya dinî liderin mensubu olarak değil, Allah’a teslim olmuş bir Müslüman olarak görmelidir.

Kur’an’da ayrıca kitabın insanlara miras bırakıldığı bildirilir:
“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçer. İşte büyük lütuf budur.”
(Fâtır, 35/32)
Bu ayet, Allah’ın kitabıyla kurulan ilişkinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kitap bize bırakılmış bir emanettir. Onu yalnızca seslendirmek değil, anlamak, yaşamak ve gelecek nesillere doğru biçimde aktarmak gerekir. Buradaki sorumluluk, dini bir sınıfın üzerine bırakılabilecek kadar küçük bir sorumluluk değildir. Her insan kendi gücü ölçüsünde bu sorumluluğun parçasıdır.

Dolayısıyla “Din anlatmak benim işim değil” diyerek tamamen kenara çekilmek de doğru değildir. Fakat “Ben dini anlatıyorum, öyleyse benim söylediğim tartışılmaz” anlayışı da aynı derecede yanlıştır. Kur’an’ın istediği şey, insanların Allah’ın kitabına çağrılmasıdır; kişilere bağlanması değil. Hakikatin ölçüsü kişinin makamı, unvanı, yaşı, cemaati veya takipçi sayısı değildir. Ölçü Allah’ın kitabıdır.

Bu yüzden din öğrenen insan aynı zamanda sorgulayan insan olmalıdır. Duyduğu her sözü doğrudan din olarak kabul etmemeli, “Bu Allah’ın kitabında nerede?” diye sormalıdır. Bir söz Kur’an’a aykırıysa, onu söyleyen kişi ne kadar tanınmış olursa olsun, o söz Allah’ın dini olarak kabul edilemez. Çünkü insanları Allah’ın kitabına çağırmakla insanları kendisine bağlamak arasında çok büyük bir fark vardır.

Gerçek anlamda toplumsal sorumluluk da burada başlar. İnsan çevresindeki yanlışları gördüğünde susmamalı; fakat bunu kırmadan, küçümsemeden, baskı kurmadan ve kendisini üstün görmeden yapmalıdır. Önce kendi hayatında doğruluğu göstermeli, ardından bildiği hakikati paylaşmalıdır. Çünkü Kur’an’ın istediği tebliğ, insanları ezmek değil, onlara düşünme ve doğruyu seçme imkânı sunmaktır.

Sonuç olarak İslam’da din öğrenmek belirli bir sınıfın görevi değildir. Her insan Rabb’ine karşı doğrudan sorumludur. Her Müslüman Kur’an’ı öğrenmeye, anlamaya ve hayatına taşımaya çalışmalıdır. Öğrendiği doğruları da imkânı ölçüsünde başkalarına aktarmalıdır. Fakat bunu yaparken kendisini Allah’ın yerine koymamalı, kendi sözlerini din haline getirmemeli ve insanları kendisine değil Allah’ın kitabına çağırmalıdır.

Din adına konuşmanın en güvenli yolu budur: İnsanlara “Bana bağlanın” demek değil, “Allah’ın kitabına bakalım” demek. Bir kişiyi, mezhebi, cemaati veya geleneği merkeze almak değil, Allah’ın mesajını merkeze almak. İnsanları zorlamak değil, hakikati açıkça ortaya koymak. Çünkü dinin sahibi insan değildir. Din Allah’ındır. İnsanlara düşen ise O’nun kitabını öğrenmek, onunla yaşamak, hakka riayet etmek ve güzellikle hakikati birbirine hatırlatmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

  İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK İslam’da insan ile Rabb’i arasına giren bir ruhban sınıfı yoktur. Allah’ın mesajını anl...