NEBİLERİN MUCİZELERİ
“Mucize” kelimesi, İslam toplumlarında zaman içerisinde
Nebilerin kendi nebiliklerini ispat etmek amacıyla gösterdikleri olağanüstü ve
insan gücünü aşan harikulade olaylar anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bu
anlayışa göre Musa Nebi’nin asasıyla denizi yarması, Salih Nebi’ye verilen
devenin olağanüstü biçimde ortaya çıkması, İsa Nebi’nin ölüleri diriltmesi ve
Muhammed’in ayı ikiye bölmesi ya da parmaklarından su akıtması gibi anlatılar,
Nebilerin gösterdiği mucizeler olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış yüzyıllar
boyunca anlatılmış, kitaplara geçirilmiş ve zamanla din anlayışının önemli parçalarından
biri hâline gelmiştir.
Fakat konuya Kur’an’ın kendi kavramları ve anlatım bütünlüğü
içerisinde baktığımızda karşımıza farklı bir tablo çıkmaktadır. Öncelikle
Kur’an’da bugün kullandığımız anlamıyla “mucize” kavramı bulunmaz. Kur’an,
insanların olağanüstü olay beklentilerini anlatırken ayet, beyyine,
burhan gibi kavramları kullanır. Daha da önemlisi, Kur’an ayetlerin
Allah’ın katında olduğunu ve bunları ortaya koyma gücünün Allah’a ait
bulunduğunu açıkça bildirir. Bu durum, Nebilerin kendilerine ait bağımsız bir
olağanüstü güç sahibi olmadıklarını gösteren önemli bir noktadır.
Mekke müşriklerinin Nebiden olağanüstü şeyler istemeleri
bunun en açık örneklerinden biridir. Onlar, inanmak için vahyi yeterli
görmemiş, Nebiden kendi istekleri doğrultusunda olağanüstü işler yapmasını
beklemişlerdir. Kur’an ise bu beklentiye karşı çok açık bir cevap verir:
(O zalimler:) "Ona Rabbinden (başka) ayetler (mucizeler) indirilmeli
değil miydi?" demişlerdi. De ki: "Ayetler (mucizeler) ancak
Allah katındandır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.
(Ankebût, 29/50)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Nebi kendisine ait bir mucize
üretme gücünden söz etmiyor. “Ayetler yalnızca Allah’ın katındadır” deniliyor.
Ardından da Nebinin kendi görevini açıklaması geliyor: “Ben ancak apaçık bir
uyarıcıyım.”
Bu cevap, Nebilik makamını doğru anlamak açısından son
derece önemlidir. Çünkü Nebiyi diğer insanlardan ayıran temel özellik, onun
kendi iradesiyle olağanüstü işler yapabilmesi değildir. Onu diğer insanlardan
ayıran temel özellik, Allah’tan vahiy alması ve aldığı vahyi insanlara
ulaştırmasıdır.
Kur’an’da Nebilerin insan oldukları da özellikle vurgulanır.
İnsanlar, Nebilerden kendi istedikleri olağanüstü şeyleri gerçekleştirmelerini
isterken Kur’an, onların insan oluşunu tekrar tekrar hatırlatır. İsra
Suresi’nde bu istekler ayrıntılı biçimde sıralanır:
“Dediler ki: ‘Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla
inanmayacağız.’”
(İsrâ, 17/90)
“Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen
olmalı; aralarından gürül gürül ırmaklar akıtmalısın.”
(İsrâ, 17/91)
“Veya iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça
düşürmeli yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.”
(İsrâ, 17/92)
Bütün bu taleplerin ardından gelen cevap son derece dikkat çekicidir:
“Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Bize
okuyacağımız bir kitap getirmedikçe senin yükselişine de inanmayacağız. De ki:
‘Rabb’imi yüceltirim. Ben elçi olan bir beşerden başka bir şey miyim?’”
(İsrâ, 17/93)
Burada insanların Nebiden ne beklediği açıkça görülmektedir. Onlar, onun elçi
oluşunu vahiy ile değil, olağanüstü olaylarla kanıtlamasını istemektedir. Fakat
Nebinin verdiği cevap da aynı derecede açıktır: “Ben elçi olan bir beşerden
başka bir şey miyim?”
Bu ifade, Nebilik anlayışının merkezine yerleştirilmesi
gereken bir ifadedir.
Nebi insanüstü bir varlık değildir. Allah’ın ortağı
değildir. Kendi başına kanun koyan bir varlık değildir. Allah’ın helal
kıldığını haram, haram kıldığını helal hâle getiren bağımsız bir otorite
değildir. Onun görevi, kendisine verilen vahyi insanlara ulaştırmak, insanları
uyarmak ve Allah’ın gösterdiği yolda yürümektir.
Kur’an’ın Nebiler hakkında anlattığı temel farklılık budur.
Bu noktada “mucize” anlayışının neden yeniden ele alınması gerektiği ortaya
çıkmaktadır. Çünkü Nebilere insanüstü güçler verilmesi, zaman içerisinde
onların konumunun Allah’ın konumuna yaklaştırılmasına da zemin hazırlamıştır.
Nebiler, Allah’ın mesajını taşıyan insanlar olmaktan çıkarılmış; görünmeyeni
bilen, doğa kanunlarını değiştiren, dilediğinde olağanüstü olaylar
gerçekleştiren varlıklar gibi düşünülmeye başlanmıştır. Böyle bir anlayış ise nebilerin
gerçek görevini gölgelediği gibi, onları Allah’ın koyduğu sınırların dışına
çıkarma tehlikesi taşımaktadır.
Oysa Kur’an, Nebilerin Allah’ın gözetimi altında olduğunu ve
vahiy aracılığıyla yönlendirildiğini anlatır. Nebinin büyüklüğü, kendi başına
sahip olduğu olağanüstü güçte değil; Allah’tan gelen vahye bağlılığındadır. Onu
değerli kılan, Allah’ın mesajını kendi düşüncesiyle değiştirmemesi ve insanlara
ulaştırmasıdır.
Asıl büyük ayet de burada ortaya çıkmaktadır.
Kur’an, insanların “Neden ona mucizeler verilmedi?”
şeklindeki itirazlarına karşı hemen ardından çok düşündürücü bir soru yöneltir:
“Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor
mu? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için rahmet ve öğüt vardır.”
(Ankebût, 29/51)
Bu ayetin hemen önceki ayetle birlikte okunması çok önemlidir. İnsanlar “Neden
ona ayetler (mucizeler) verilmedi?” diye soruyorlar. Cevap ise “Ayetler
Allah’ın katındadır” oluyor. Ardından “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana
indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu?” deniliyor.
Burada Kur’an, insanın dikkatini gösteriden mesaja
çeviriyor.
İnsanların beklediği şey olağanüstü bir gösteridir. Allah
ise onların önüne okunabilen, anlaşılabilen, üzerinde düşünülebilen ve hayatı
yönlendirebilen bir Kitap koymaktadır. Demek ki insanın kurtuluşu, gözünün
önünde gerçekleşen olağanüstü bir gösteriye değil, kendisine ulaşan ilahi
mesaja bağlıdır.
Bu nedenle Kur’an’ın kendisini Allah’ın ayeti olarak
değerlendirmek gerekir. Kur’an, insanın karşısına yalnızca bir kitap olarak
değil, üzerinde düşünülmesi, anlaşılması ve yaşanması gereken ilahi bir mesaj
olarak çıkar.
Kur’an’ın bir başka özelliği de insanlara her konuda
örnekler vermesidir:
“Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği çeşitli
şekillerde açıkladık. Fakat insanların çoğu inkârda direnmektedir.”
(İsrâ, 17/89)
Yine Kur’an şöyle bildirir:
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki
sizin gibi birer topluluk olmasın. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.
Sonra onlar Rabb’lerine toplanacaklardır.”
(En‘âm, 6/38)
Ve insanın hesap vereceği kaynağı da açıkça gösterir:
“Şüphesiz bu Kur’an, senin ve kavmin için bir öğüttür. Ondan sorumlu
tutulacaksınız.”
(Zuhruf, 43/44)
Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde, Nebilerin görevi ile Kur’an’ın görevi
arasındaki ilişki daha anlaşılır hâle gelir. Nebi vahyi alır ve insanlara
ulaştırır. Nebinin ardından ise insanın elinde Allah’ın mesajı vardır. Artık
insan, Allah’ın kendisine gönderdiği Kitap üzerinde düşünmek, onu anlamak ve
hayatını onun gösterdiği doğrultuda düzenlemek durumundadır.
Burada bir başka mesele üzerinde de durmak gerekir.
Kur’an’da Nebilerin hayatları anlatılırken kullanılan anlatım biçimleri, her
zaman modern insanın alıştığı düz anlam anlayışıyla değerlendirilmemelidir.
Kur’an’ın anlatımında benzetmeler, sembolik anlatımlar, temsilî ifadeler ve
insanın düşünmesini sağlayan farklı anlatım biçimleri bulunur. Kur’an, bunların
bir kısmını müteşabih olarak niteler.
Âl-i İmrân Suresi’nde bu konuya dikkat çekilir:
“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısım ayetleri muhkemdir; bunlar
Kitab’ın temelidir. Diğer bir kısmı ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik
bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu kendi arzularına göre yorumlamak için onun
müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa onun gerçek anlamını Allah bilir. İlimde
derinleşmiş olanlar ise, ‘Biz ona iman ettik; hepsi Rabb’imiz katındandır’
derler.”
(Âl-i İmrân, 3/7)
Bu nedenle Kur’an kıssalarını anlamaya çalışırken yalnızca anlatının yüzeyinde
kalan görüntüye bakmak yerine, verilmek istenen mesaja da bakmak gerekir. Musa
Nebi’nin asası, Salih Nebi’nin devesi, Süleyman Nebi’nin Sebe melikesiyle
ilgili kıssası ve İsa Nebi’nin ölüleri diriltmesi şeklinde yorumlanan
anlatımların her birini, Kur’an’ın bütünü içerisinde değerlendirmek gerekir.
Buradaki temel mesele şudur: Bir anlatımı nasıl
yorumladığımızdan önce, o anlatımın bize ne öğrettiğini ortaya koymalıyız.
Çünkü Kur’an bir tarih kitabı değildir. İnsanlara geçmişte olmuş olayları
yalnızca meraklarını gidermek için anlatmaz. Kıssalar üzerinden düşünmeye,
ibret almaya ve Allah’ın mesajını kavramaya yönlendirir.
Bu bakış açısıyla Musa Nebi’nin asasının denizi yarması
şeklindeki anlatımına, Salih Nebi’nin devesine veya İsa Nebi’nin ölüleri
diriltmesine ilişkin anlatımlara yalnızca “olağanüstü olaylar” gözüyle bakmak,
kıssaların taşıdığı mesajı ikinci plana itebilir. Asıl mesele, bu anlatımların
Allah’ın kudretini, insanın sınırlarını, inkârın sonuçlarını ve vahyin insan
hayatındaki yerini nasıl ortaya koyduğudur.
Üstelik Nebilerin olağanüstü güçlere sahip oldukları
düşüncesiyle onların yaşadıkları hayat arasında ciddi bir soru ortaya
çıkmaktadır. Eğer Nebiler istedikleri zaman doğa düzenini değiştirebilen,
kendilerini ve kendilerine inananları olağanüstü güçlerle koruyabilen kişiler
olsalardı, neden ağır baskılar altında kaldılar? Neden eziyet gördüler? Neden
toplumları tarafından dışlandılar? Neden mücadele etmek zorunda kaldılar?
Son Nebi Muhammed’in Mekke dönemine baktığımızda da aynı
gerçekle karşılaşırız. Uzun yıllar boyunca inkârcıların baskısı altında
yaşamış, kendisine inananlarla birlikte ağır sıkıntılar yaşamıştır. Eğer elinde
istediği zaman kullanabileceği bağımsız bir mucize gücü olsaydı, bu kadar uzun
süre baskı altında kalmasına gerek kalmazdı. Fakat Kur’an’ın anlattığı Nebi,
kendisini insanüstü bir varlık olarak ortaya koymaz. O da Allah’ın belirlediği
sınırlar içinde yaşayan bir beşerdir.
Kur’an, hatta olağanüstü şartların bile insanların imanını
zorunlu olarak sağlamayacağını açıkça bildirir:
“Gerçek şu ki, biz onlara melekleri indirseydik, ölüler
de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah’ın dilemesi
dışında yine iman etmeyeceklerdi. Fakat onların çoğu cahillik etmektedir.”
(En‘âm, 6/111)
Bu ayet üzerinde gerçekten düşünmek gerekir. İnsanların önüne melekler
getirilse, ölülerle konuşturulsalar, istedikleri bütün olağanüstü şeyler
gerçekleşse bile iman etmeleri garanti değildir. Demek ki mesele mucize görmek
değildir. Mesele, insanın kendisine ulaşan hakikati kabul edip etmemesidir.
Bu durumda bugün sıkça sorulan “Neden Allah artık mucize
göndermiyor?” sorusu da başka bir anlam kazanır. Belki de doğru soru bu
değildir. Doğru soru şudur: Allah’ın bize gönderdiği Kitap bize yetmiyor mu?
(29/51) Kur’an’ın verdiği cevap zaten açıktır:
Bugün bir Nebi ortaya çıkıp “Ben Allah’ın elçisiyim” deseydi
ve insanlar ondan gökyüzünü değiştirmesini, yerden pınarlar çıkarmasını,
ölüleri diriltmesini veya başka olağanüstü gösteriler yapmasını isteseydi,
Kur’an’ın anlattığı Nebi anlayışına göre onun vereceği cevap farklı
olmayacaktı. Çünkü Nebi kendi gücüyle ayet meydana getiren bir varlık değildir.
O, Allah’ın mesajını taşıyan bir beşerdir.
Ancak bugün artık yeni bir Nebi beklemek de doğru değildir.
Allah’ın insanlara gönderdiği son mesajın elimizde bulunması, insanın
sorumluluğunu ortadan kaldırmamış; tam tersine onu doğrudan vahiy karşısında
sorumlu hâle getirmiştir.
Kur’an’ın korunacağına ilişkin ilahi güvence de bu açıdan
önemlidir:
“Şüphesiz Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz.”
(Hicr, 15/9)
Dolayısıyla insanın önünde olağanüstü gösteriler arayacağı bir din değil,
anlayacağı ve yaşayacağı bir vahiy vardır. Nebilik dönemi sona ermiştir; fakat
Allah’ın insanlara gönderdiği mesaj ortadan kalkmamıştır. Tam tersine Kur’an,
insanlığın önünde canlılığını koruyan bir rehber olarak durmaktadır.
İlim ilerledikçe, insanın evren hakkındaki bilgisi arttıkça
ve toplumların şartları değiştikçe Kur’an’ın mesajı yeniden okunabilir. Çünkü
Allah’ın sözü belirli bir çağın insanına hapsedilmiş değildir. İnsan değiştikçe
soruları değişir; fakat hakikat değişmez.
Burada “mucize” kelimesini yeniden düşünmek gerekiyor. Eğer
mucize denildiğinde Allah’ın yaratmasıyla ortaya çıkan ve insanın benzerini
meydana getiremeyeceği ayetler kastediliyorsa, bunların sahibi Allah’tır.
İnsanların ve Nebilerin kendilerine ait bağımsız bir mucize gücü yoktur.
Kur’an’ın ifadesiyle ayetler Allah’ın katındadır.
Bu nedenle Nebiyi mucizenin sahibi hâline getirmek yerine,
onu vahyin taşıyıcısı olarak görmek gerekir. Nebinin büyüklüğü, kendi başına
doğa kanunlarını değiştirebilmesinde değil; Allah’tan aldığı vahye bağlı
kalmasındadır. Onun üstünlüğü, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmasıdır.
Asıl büyük ayet ise insanın önünde hâlâ durmaktadır: Kur’an.
İnsanların ve cinlerin bir araya gelip onun benzerini ortaya
koyamayacağını bildiren meydan okuma da bu noktada önem kazanır:
“De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere
bir araya gelseler, birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini ortaya
koyamazlar.”
(İsrâ, 17/88) Buradaki mucize anlayışını yalnızca geçmişte yaşanmış
olağanüstü olayların peşinden gitmek şeklinde düşünmek yerine, Allah’ın
insanlığa gönderdiği mesajın kendisi üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü geçmişte
anlatılan olağanüstü olayları görmemiş olan bugünün insanı için asıl delil,
elinde bulunan vahiydir.
Bu yüzden “mucize” kelimesinin din anlayışımızda taşıdığı
anlamı yeniden sorgulamak zorundayız. Nebileri insanüstü varlıklar hâline
getiren, onların Allah’ın yetkilerine ortak edilmesine kapı aralayan ve vahyin
önüne olağanüstü gösterileri geçiren bir anlayış, Kur’an’ın ortaya koyduğu Nebi
anlayışıyla yeniden karşılaştırılmalıdır.
Nebiler Allah değildi. Allah’ın ortağı değildi. Kendi
başlarına hüküm koyan varlıklar değildi. Onlar Allah’ın vahyine tabi olan
beşerlerdi. Onları diğer insanlardan ayıran temel özellik, Allah’tan vahiy
almaları ve bu vahyi insanlara ulaştırmalarıydı.
Bugün ise elimizde Nebilerin getirdiği vahyin son halkası
olan Kur’an bulunmaktadır. Bu nedenle insanın yapması gereken yeni bir mucize
beklemek değil, elindeki Kitab’ın ne söylediğini anlamaya çalışmaktır.
Belki de asıl soru şudur: Allah’ın gönderdiği Kitap
önümüzde dururken hâlâ başka mucizeler aramamız, aslında Kur’an’ı yeterince
önemsemediğimizi göstermiyor mu?
Kur’an’ın kendisi bu soruya cevap vermektedir. İnsanların
olağanüstü olay taleplerine karşı “Ayetler yalnızca Allah’ın katındadır”
denilmiş, hemen ardından da “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmiş
olmamız onlara yetmiyor mu?” diye sorulmuştur.
Öyleyse mesele, Nebilerin elinde kaç mucize bulunduğunu araştırmak
değil; Allah’ın bize gönderdiği mesajı ne kadar doğru anladığımızı
sorgulamaktır.
Çünkü Allah’ın ayetleri yalnızca geçmişte anlatılan
olağanüstü olaylardan ibaret değildir. Yaratılmış bütün varlıklar O’nun
ayetleridir. Evren, insan, hayat, ölüm, gece, gündüz ve bütün yaratılış
Allah’ın ayetlerini gösterir. Fakat insan için en büyük rehberlik ayeti,
kendisine ulaşan vahiydir.
Kur’an’ın mesajı bugün de canlıdır. İnsanların yanlış
anlamaları, ona sonradan yüklenen kavramlar ve zaman içerisinde oluşan
gelenekler Kur’an’ın değerini azaltmaz. Tam tersine, Kur’an’a yeniden dönmeyi
ve onun kendi kavramlarını kendi bütünlüğü içerisinde anlamayı gerekli kılar.
Bu nedenle “mucize” kavramını da Kur’an’ın ışığında yeniden
değerlendirmek gerekir. Nebilere olağanüstü güçler yüklemek yerine, onların
Allah’tan vahiy alan ve aldıkları vahyi insanlara ulaştıran beşerler olduğunu
görmek gerekir. Allah’ın ayetlerini Nebilerin şahsında değil, Allah’ın
kudretinde görmek gerekir. Ve insanın önünde duran en büyük ilahi delili, yani
Kur’an’ı, geçmişten kalmış sıradan bir kitap gibi değil, bugün de insana yol
gösteren canlı bir vahiy olarak okumak gerekir.
Mesele sonunda yine aynı yere gelir: Ayet Allah’ındır.
Vahiy Allah’ındır. Hüküm Allah’ındır. Nebinin görevi ise bu vahyi insanlara
ulaştırmaktır.
Bunun ötesinde Nebilere insanüstü özellikler yüklemek,
onları Allah’ın koyduğu konumun dışına taşımak ve zaman içerisinde oluşmuş
mucize anlayışlarını dinin vazgeçilmez bir parçası hâline getirmek yerine,
Kur’an’ın kendi anlattığı Nebi ve vahiy anlayışına dönmek gerekir.
Çünkü Allah’ın gönderdiği mesajın kendisi, insanın önündeki
en büyük delildir.
Mucize Anlayışı İnsanlara da Olağanüstü Yetkiler Yükledi
Nebiler hakkında oluşturulan olağanüstü güç anlayışı, zaman içerisinde
yalnızca Nebilerle sınırlı kalmadı. Nebilere Kur’an’ın vermediği bazı
özellikler isnat edilince, bu defa aynı anlayış başka insanlara da taşındı.
Böylece insanların da Allah’ın yaratma düzeninin dışında işler yapabileceği,
uzak mesafelere bir anda gidip gelebileceği, gaybı bilebileceği veya herhangi
bir olayın sonucunu olağanüstü güçlerle değiştirebileceği düşüncesi ortaya
çıktı.
Böyle bir anlayışın önünü açan temel düşünce şudur: Eğer bir
insana Allah tarafından olağanüstü güç verilebiliyorsa, başka bir insana da
verilebilir. Eğer bir insan istediği zaman Allah’ın koyduğu düzenin dışında
hareket edebiliyorsa, başka bir insanın da aynı güce sahip olması mümkün kabul
edilir. Böylece başlangıçta Nebilere yüklenen olağanüstü özellikler, zaman
içerisinde “veli”, “evliya”, “şeyh”, “mürşit” veya başka isimlerle anılan
kişilere de yüklenmeye başlanmıştır.
Bunun sonucunda toplumlarda çok çeşitli anlatılar ortaya
çıkmıştır. Öğle namazı vakti geldiğinde Mekke’ye gidip orada namazını kıldığı,
ardından tekrar bulunduğu yere döndüğü anlatılan kişilerden söz edilmiştir.
Füze veya başka bir aracın civatalarını uzaktan gevşettiği iddia edilen
insanlar anlatılmıştır. Bir kişinin bulunduğu yerden başka bir yere bir anda
“ışınlandığı” ileri sürülmüştür. Bazı insanların gelecekte olacak olayları
bildiği, insanların kalplerinden geçenleri okuduğu veya gaybdan haber aldığı
söylenmiştir.
Bunların ortak özelliği şudur: İnsana, Allah’ın yalnızca
kendisine ait olan yetki ve bilgilerine benzer özellikler yüklenmektedir.
Oysa Kur’an bu konuda son derece açık bir sınır koyar.
Gaybın bilgisi Allah’a aittir. İnsan kendi başına gaybı bilemez. Allah’ın
bildirmediği bir bilgiyi bir insanın kendiliğinden elde ettiğini söylemek,
insanı sahip olmadığı bir konuma yükseltmektir.
Kur’an, Resul’e bile şöyle söylemesini bildirmiştir:
“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da
bilmiyorum. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene
uyuyorum.’”
(En‘âm, 6/50)
Bu ayet üzerinde durmak gerekir. Burada söz konusu olan sıradan bir insan
değildir. Allah’ın vahyini alan Resul’e bile “Gaybı biliyorum” deme yetkisi
verilmemiştir. O hâlde vahiy almayan herhangi bir insanın kendi başına gaybı
bildiğini ileri sürmek nasıl mümkün olabilir?
Yine Allah şöyle buyurur:
“De ki: ‘Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez.’”
(Neml, 27/65)
Bu ayet, gayb konusunda insanların önüne açık bir sınır koymaktadır. Allah’ın
bildirmediği gayb bilgisine hiçbir insan kendiliğinden sahip değildir.
Aynı şekilde Nebinin bile kendi başına bir fayda veya zarar
verme gücüne sahip olmadığı Kur’an’da açıkça ortaya konmuştur:
“De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında kendime bile bir fayda veya zarar verme
gücüne sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır elde etmek
isterdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman eden bir topluluk
için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.’”
(A‘râf, 7/188)
Burada çok önemli bir ölçü bulunmaktadır. Gaybı bilmeyen, kendi başına zarar ve
fayda verme gücü bulunmayan bir Nebinin karşısında, bazı insanlara gaybı bilme,
uzaktan müdahale etme, bir anda başka yerlere gitme veya doğa düzenini
değiştirme gibi özellikler yüklenmesi Kur’an’ın ortaya koyduğu insan
anlayışıyla bağdaşmaz.
Üstelik bu tür anlatılar yalnızca masum hikâyeler olarak
kalmamıştır. İnsanlara olağanüstü güçler yüklenince, onların sözleri de
olağanüstü bir otorite kazanmaya başlamıştır. Bir insanın gaybı bildiğine
inanılıyorsa, onun gelecekle ilgili sözleri sorgulanmaz hâle gelir. Bir insanın
uzaktan olaylara müdahale edebildiğine inanılıyorsa, onun Allah’ın izniyle her
şeyi yapabileceği düşünülmeye başlanır. Bir insan, insanın içinden geçenleri
bildiğine inanılıyorsa, artık onun Allah’ın sahip olduğu bilgi alanına
yaklaştığı düşüncesi oluşur.
İşte asıl tehlike burada başlar. Başlangıçta “mucize” adı
verilen olağanüstü olaylar sadece bir anlatı gibi görünür. Fakat bu anlayış
insanlara taşındığında, insan ile Allah arasındaki sınırların bulanıklaşmasına
yol açabilir. İnsanlara Allah’ın yetkilerini çağrıştıran özellikler yüklenir.
Daha sonra bu kişilerden yardım beklenir, onların sözleri sorgulanamaz kabul
edilir, hatta Allah ile insan arasında aracılık yapabilecekleri düşünülür.
Kur’an ise insanın doğrudan Allah’a yönelmesini ister. Allah
insana şah damarından daha yakındır; insanın Allah’a ulaşması için olağanüstü
güçlere sahip olduğunu söyleyen kişiye ihtiyacı yoktur.
Bu nedenle “Falan kişi keramet gösterdi”, “Falan kişi bir
anda Mekke’ye gitti”, “Falan kişi füzenin civatasını uzaktan gevşetti”, “Falan
kişi geleceği biliyor” şeklindeki anlatıları dinin ölçüsü hâline getirmek doğru
değildir. Önce şu sorunun sorulması gerekir: Bunun Kur’an’da delili var mı?
Kur’an’ın ölçüsü açıktır. Bir insanın değeri, olağanüstü
işler yapmasıyla belirlenmez. İnsanların Allah katındaki değeri, imanları,
takvaları, doğrulukları ve yaptıklarıyla ilgilidir. Bir kişinin olağanüstü bir
olay gerçekleştirdiği iddiası, onu Allah’ın belirlediği insanlık sınırlarının
dışına çıkarmaz.
Burada “keramet” adı verilen anlayış da aynı şekilde yeniden
değerlendirilmelidir. Eğer keramet, Allah’ın bir insanı diğer insanlardan
farklı olarak doğa düzeninin dışında işler yapabilecek bir konuma getirmesi
anlamında kullanılıyorsa, bunun Kur’an’dan açık bir delili ortaya konulmalıdır.
Çünkü din, olağanüstü hikâyeler üzerinden değil, Allah’ın vahyi üzerinden
kurulmalıdır.
İnsanların Allah’ın elçilerine isnat edilen mucizelerden
hareketle kendilerine de olağanüstü güçler isnat etmeleri, farkında olmadan çok
tehlikeli bir kapı açmıştır. Önce “Nebi mucize gösterir” denilmiş, sonra
“Allah’ın sevdiği kullar keramet gösterir” denilmiş, daha sonra bazı kişiler
için gaybı bilmekten, uzaklara bir anda gitmekten, insanlara uzaktan müdahale
etmekten ve geleceği haber vermekten söz edilmiştir.
Böylece dinin merkezinden vahiy uzaklaştırılmış, insan
merkezli olağanüstülükler ön plana çıkarılmıştır.
Oysa Kur’an’ın bize öğrettiği temel gerçek çok daha sadedir:
Allah Allah’tır, insan insandır. İnsan ne kadar bilgili, takvalı, dürüst
veya Allah’a bağlı olursa olsun yaratılmış bir varlıktır. Allah’ın sahip olduğu
gayb bilgisine kendiliğinden sahip değildir. Allah’ın yaratma gücüne sahip
değildir. Allah’ın koyduğu düzeni kendi iradesiyle değiştiremez.
Bu sınırı korumak, tevhidin korunması açısından son derece
önemlidir.
Çünkü insanı yüceltmek ile Allah’ın yetkilerini insana
taşımak arasında çok ince bir çizgi vardır. Bir insanı sevmek, ona saygı
göstermek ve onun güzel ahlakını örnek almak başka şeydir; ona Allah’ın sahip
olduğu özellikleri vermek bambaşka bir şeydir.
Kur’an’ın bize öğrettiği ölçü, insanları olağanüstü
güçleriyle değil, hakka bağlılıklarıyla değerlendirmektir. Bir insanın
gerçekten Allah’a yakınlığının ölçüsü, uçması, ışınlanması, geleceği bilmesi
veya uzaktan bir nesneye müdahale etmesi değildir. Asıl ölçü, Allah’ın kitabına
ne kadar bağlı olduğu ve hayatını hakka ne kadar uygun yaşadığıdır.
Bu nedenle geçmişten bugüne aktarılan olağanüstü insan
hikâyelerini dinin delili hâline getirmemek gerekir. Hikâye başka şeydir, delil
başka şeydir. Anlatılan bir olay ne kadar etkileyici olursa olsun, Kur’an’ın
ortaya koyduğu ölçüye aykırıysa onu iman konusu hâline getirmek doğru değildir.
İnsanların gerçek anlamda ihtiyacı olan şey olağanüstü
güçlere sahip kişiler aramak değil, Allah’ın vahyini anlamaktır. Çünkü Allah,
insanları kulları aracılığıyla kendisine bağlayan bir din göndermemiştir.
Allah’ın kitabı insan ile Allah arasına insanları koymak için değil, insanı
doğrudan Allah’ın mesajıyla buluşturmak için vardır.
Sonuçta mesele yine aynı yere gelir: Nebilere verilmemiş bir
yetkiyi başka insanlara vermek, sadece yanlış bir anlayış oluşturmaz; insanı
Allah’ın yetkilerine yaklaştırma tehlikesini de beraberinde getirir. Bu nedenle
din adına anlatılan her olağanüstü olayın karşısında önce hayranlık değil, delil
aramak gerekir.
Çünkü dinin ölçüsü olağanüstülük değil, vahiydir.