ALLAH’A DAHA YAKIN OLMANIN YOLU VAR MI?
İnsan hayatında bazen öyle bir arayışa girer ki, sahip
olduğu hiçbir şey ona gerçek anlamda huzur vermez. Para vardır ama yetmez,
insanlar vardır ama yalnızlık devam eder, ibadet vardır ama kalpte beklenen
huzur bir türlü oluşmaz. İşte insan böyle zamanlarda kendisine şu soruyu
sormaya başlar: “Allah’a daha yakın olmanın bir yolu var mı?”
Bu soru aslında çok önemli bir sorudur. Fakat önce “Allah’a
yakın olmak” ifadesinden ne anladığımızı doğru belirlememiz gerekir. Çünkü
Kur’an bize Allah’ın insana zaten çok yakın olduğunu bildiriyor. Dolayısıyla
burada söz konusu olan, Allah’ın bize yaklaşması veya bizden uzaklaşması
değildir. Asıl mesele, bizim Rabb’imize karşı konumumuzdur. Allah bize
yakınken biz O’ndan uzaklaşabiliriz. Allah’ın bilgisi, kudreti ve gözetimi
bizim üzerimizdedir; fakat insan kendi tercihiyle Rabb’ini hayatının dışına
itebilir.
Kur’an bu gerçeği şöyle bildirir:
“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını da biliriz.
Biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kāf, 50/16)
Dikkat edelim: Allah’ın insana yakınlığı zaten vardır. O hâlde “Allah’a
yaklaşmak” dediğimizde, Allah ile aramızdaki fiziksel bir mesafenin
kapanmasından söz etmiyoruz. Buradaki yakınlık, iman, teslimiyet, yöneliş,
itaat, samimiyet ve Allah’ın ölçülerini hayatın merkezine alma yakınlığıdır.
İnsan Rabb’ine yöneldikçe O’na olan bağlılığını güçlendirir. Uzaklaştıkça da
kendi hevasının, tutkularının ve insanların oluşturduğu ölçülerin peşine düşer.
Belki de konunun en önemli noktası burasıdır. Çünkü Allah’a
yakınlık, birtakım özel insanların sahip olduğu gizli veya ayrıcalıklı bir
makam değildir. Allah ile insan arasına bir aracı koymayı gerektirmez. Bir
tarikat büyüğüne, şeyhe, din adamına veya başka bir kişiye bağlanarak Allah’a
yaklaşılmaz. Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta insan ile Allah arasında böyle
bir zorunlu aracı bulunmaz. İnsan doğrudan Rabb’ine yönelir, doğrudan O’ndan
yardım ister ve doğrudan O’na hesap verir.
Bunu en açık biçimde Fâtiha’da görüyoruz:
“Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.”
(Fâtiha, 1/5)
Bu cümle, Allah ile insan arasındaki ilişkinin özünü ortaya koyar. “Yalnız Sana
kulluk ederiz” derken kulluğun yönünü belirliyoruz. “Yalnız Senden yardım
dileriz” derken de gerçek anlamda sığınılacak ve yardım istenecek makamın Allah
olduğunu kabul ediyoruz.
Burada bir noktayı iyi anlamamız gerekir. İnsanlardan günlük
hayat içinde yardım istemek elbette başka bir konudur. Bir hastanın doktora
gitmesi, bir işte yardım istemesi veya gücü yeten birinden destek alması
Allah’a ortak koşmak anlamına gelmez. Mesele, Allah’a ait olan bir yetkiyi
Allah’tan başkasına vermektir. Dua etmek, mutlak anlamda yardım dilemek,
görünmeyen alanlarda Allah’ın sahip olduğu yetkiyi başkasına tanımak başka bir
şeydir. Kur’an’ın şirk konusunda yaptığı uyarı tam olarak bununla ilgilidir.
Kur’an şöyle sorar:
“Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek
kimselere dua edenden daha sapkın kim olabilir?”
(Ahkâf, 46/5)
Bu ayetin ortaya koyduğu gerçek son derece açıktır. Allah’ın insana bu kadar
yakın olduğu bir yerde insanın Allah’ı bırakıp başka varlıklara yönelmesi
anlaşılması zor bir çelişkidir. İnsan bazen Allah’a ulaşmak için araya
birilerinin girmesi gerektiğini zanneder. Oysa Kur’an’ın mesajı bunun tersidir:
Allah’a yönelmek için Allah ile insan arasına zorunlu bir aracı koymaya
gerek yoktur.
Peki, Allah’a yakın olmak istiyorsak ne yapacağız?
Öncelikle Rabb’imize yönelmemiz gerekir. Fakat yönelmek
yalnızca dil ile “Allah’a yöneldim” demek değildir. İnsan hayatının yönünü
gerçekten değiştirmelidir. Çünkü insanın nereye yöneldiğini sözlerinden çok
tercihleri gösterir.
Bir insan Allah’a inandığını söyleyebilir. Fakat hayatının
ölçüsü para ise, kararlarını sadece çıkarına göre veriyorsa, insanların
beğenisini Allah’ın rızasının önüne koyuyorsa, yanlış olduğunu bildiği hâlde
sırf alışkanlıkları nedeniyle yanlıştan vazgeçmiyorsa, burada ciddi bir
sorgulama yapılması gerekir.
Allah’a yakınlık, hayatımızın merkezine kimi ve neyi
koyduğumuzla ilgilidir.
Bazen insan Allah’a yakın olduğunu düşünür ama aslında kendi
düşüncesine çok yakındır. Bazen Allah’ın kitabına bağlı olduğunu söyler ama
geleneklerine, çevresine veya kendisine öğretilmiş kabullere daha fazla
bağlıdır. Bazen “Allah ne buyuruyor?” sorusunu sormadan “Bizim büyüklerimiz ne
demiş?” diye hareket eder.
Kur’an bu anlayışı açıkça eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve
doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Burada çok önemli bir ölçü ortaya konmaktadır. Geçmişten bir şey öğrenmek
yanlış değildir. İnsanların tecrübelerinden yararlanmak da yanlış değildir.
Yanlış olan, insanlardan gelen bir anlayışı sorgulanamaz hâle getirerek
Allah’ın vahyinin önüne geçirmektir.
Allah’a yaklaşmak isteyen insanın önce ölçüsünü düzeltmesi
gerekir. Çünkü ölçü yanlışsa yöneliş de yanlış olur.
İşte bu nedenle Allah’a yakınlığın ilk şartlarından biri, vahyi
merkeze almaktır. Kur’an okunacak, anlaşılacak, üzerinde düşünülecek ve
hayatın içinde karşılığı aranacaktır. Çünkü Allah’ın kitabı yalnızca okunup
sevilecek bir kitap değil, insanın hayatına yön vermek üzere gönderilmiş bir
rehberdir.
Kur’an kendisini şöyle tanımlar:
“Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da hikmet sahibi, her şeyden haberdar
olan tarafından ayrıntılı biçimde açıklanmış bir kitaptır.”
(Hûd, 11/1)
Allah’a yakınlaşmak istiyorsak, Rabb’imizin bize ne söylediğini bilmek
zorundayız. Allah’ın kitabını tanımadan Allah’ın istediği hayatı nasıl
yaşayabiliriz? O’nun emirlerini, yasaklarını, öğütlerini ve ölçülerini
öğrenmeden O’na nasıl bilinçli biçimde yönelmiş olabiliriz?
Burada ikinci önemli mesele ortaya çıkar: Bilmek yetmez,
bilinenle yaşamak gerekir.
Çünkü insanın problemi her zaman bilgisizlik değildir. Bazen insan doğruyu
bilir fakat doğru olanı yapmak istemez. Çıkarı doğruyu engeller. Gururu
engeller. Alışkanlıkları engeller. Çevresi engeller. İnsanların ne diyeceği
endişesi engeller.
Kur’an, insanların kendilerine bilgi geldikten sonra bile
ayrılığa düşebildiklerini bildirir:
“Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki haksızlık ve
taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler.”
(Şûrâ, 42/14)
Demek ki bilgi tek başına insanı kurtarmıyor. Bilgiye karşı takınılan tavır
önem taşıyor. İnsan bildiği hakikate teslim olmuyorsa, sahip olduğu bilgi onun
için bir kurtuluş değil, sorumluluk hâline gelir. İşte Allah’a yakınlık burada
başlıyor. İnsan öğrendiği hakikati hayatına taşımaya başladığında, Rabb’ine
doğru gerçek bir yöneliş içine giriyor.
Bunun için insanın zaman zaman kendisiyle hesaplaşması
gerekir. “Ben gerçekten Allah’ın istediği gibi mi yaşıyorum?” diye sormalıdır.
“Kararlarımı verirken Allah’ın ölçülerini mi dikkate alıyorum, yoksa kendi
çıkarımı mı?” demelidir. “İnsanların yanında başka, yalnız kaldığımda başka
biri miyim?” diye düşünmelidir.
Çünkü Allah’a yakınlığın en önemli göstergelerinden biri samimiyettir.
İnsanların görmediği yerde de doğru olanı yapmak, Allah’ın
gördüğünü bilerek yaşamaktır. İnsanlardan övgü beklemeden iyilik yapmak,
gösterişten uzak durmaktır. Bir yanlış yaptığında onu savunmak yerine kabul
edebilmek ve düzeltmeye çalışmaktır.
Allah’a yakın olmak, hiç hata yapmamak demek değildir. İnsan
hata yapabilir. Önemli olan hatanın ardından hangi yöne döndüğüdür.
İşte burada tövbe ve dönüş büyük önem taşır. İnsan günaha
düştüğünde, yanlış yaptığında veya Rabb’inin ölçüsünden uzaklaştığında, “Artık
benim için dönüş yok” diye düşünmemelidir. Tam tersine, Allah’a yönelmelidir.
Yanlışını kabul etmeli, pişman olmalı ve imkânı ölçüsünde onu düzeltmelidir.
Tevbe Suresi’nde Allah’ın mescitleri konusunda samimi bir
şekilde temizlenmek isteyenlerden söz edilir:
“Orada temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allah da temizlenenleri sever.”
(Tevbe, 9/108)
Burada yalnızca maddi bir temizlikten söz etmekle yetinmemek gerekir. İnsan
Allah’a yaklaşmak istiyorsa kalbini de temizlemeye çalışmalıdır. Kibirden,
riyadan, kinden, haksızlıktan, hasetten ve bile bile sürdürülen yanlışlardan
uzaklaşmalıdır. Çünkü insanın dış görünüşüyle Allah’a yakın olduğunu göstermesi
başka, iç dünyasını Rabb’ine açması başkadır.
Allah’a yaklaşmanın bir başka yolu da dua etmektir.
Fakat dua yalnızca istek listesi hazırlayıp Allah’tan bir şeyler istemek
değildir. Dua, insanın Rabb’ine yönelmesidir. Aczini kabul etmesidir. Her şeyi
kontrol edemeyeceğini bilmesidir. Gücünün sınırlı olduğunu fark edip Allah’a
sığınmasıdır.
İnsan dua ederken aslında kendi gerçek konumunu da fark
eder. “Ben her şeye gücü yeten değilim. Ben muhtaç olanım. Rabb’im ise her
şeyin sahibi ve hükmedicisi” der.
Fakat burada da dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır:
Allah’a yakınlaşmak için özel mekânlara, özel kişilere, özel aracılara veya
insan tarafından oluşturulmuş gizli yöntemlere ihtiyaç yoktur. İnsan Rabb’ine her
yerde, her zaman ve doğrudan yönelebilir.
Çünkü Allah’ın insana yakınlığı zaten ortadadır.
Öyleyse “Allah’a daha yakın olabilir miyim?” sorusunun
cevabı şudur: Allah bize uzak değildir; biz O’ndan uzaklaşabiliriz.
Yakınlaşması gereken Allah değil, insandır. İnsan Allah’a yöneldikçe, O’nun
kitabını hayatına ölçü yaptıkça, şirkten uzaklaşıp yalnızca O’na kulluk
ettikçe, hatalarından dönüp kendisini düzeltmeye çalıştıkça Rabb’ine olan
manevi bağlılığını güçlendirir.
Burada çok önemli bir ayrımı daha yapmak gerekir. Allah’a
yakın olmak, Allah’ın zatına yaklaşmak anlamında değildir. Allah yaratılmışlara
benzemez. İnsan ile Allah arasındaki ilişkiyi fiziksel mesafe üzerinden kurmak
doğru değildir. Kur’an’ın anlattığı yakınlık, Allah’ın insana olan bilgisi,
gözetimi, kudreti ve insanın Rabb’ine yönelişiyle ilgilidir.
Bu nedenle insan “Allah nerede?” sorusunu yalnızca bir mekân
arayışı hâline getirmemelidir. Daha önemli soru şudur: “Ben Rabb’imin
karşısında nasıl bir konumdayım?”
Allah’ın varlığını kabul etmek başka, O’na teslim olmak
başkadır. Allah’ın bizi gördüğünü bilmek başka, gerçekten O’nun gördüğünü
düşünerek yaşamaktır. Kur’an’ı evde bulundurmak başka, Kur’an’ın ölçülerini
hayatımıza taşımak başkadır.
İnsan bazen Allah’a çok yakın olduğunu zannederken, aslında
Allah’ın kitabından uzak bir hayat yaşayabilir. İşte bu yüzden insanın
kendisini kandırmaması gerekir.
Allah’a yakınlığın ölçüsü, insanların bize verdiği sıfatlar
değildir. Bir grubun bizi nasıl gördüğü, bir din adamının bizi nasıl
değerlendirdiği veya çevremizin bizi ne kadar dindar kabul ettiği belirleyici
değildir. Belirleyici olan, Rabb’imizin kitabının ortaya koyduğu ölçülere ne
kadar bağlı olduğumuzdur.
Kur’an din konusunda parçalanmayı da bu açıdan uyarır:
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir
ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara
yapmakta olduklarını haber verecektir.”
(En‘âm, 6/159)
Allah’a yakınlık adına insanların oluşturduğu gruplara, kişilere ve geleneklere
bağlanmak yerine Allah’ın kitabına yönelmek gerekir. Çünkü Allah’a ulaşmak için
Allah’ın önüne insanları koyduğumuzda, farkında olmadan yönümüzü
değiştirebiliriz.
O hâlde kendimize dürüstçe soralım: Allah’a gerçekten
yakın olmak mı istiyoruz, yoksa Allah’a yakın olduğumuzu hissetmek mi? Bu
ikisi aynı şey değildir.
Allah’a yakın olmak isteyen insan, önce kendisini sorgular.
Yanlışını gördüğünde savunmaz. Gelenekle vahiy çatıştığında geleneği değil
vahyi ölçü alır. Çıkarıyla hakikat karşı karşıya geldiğinde hakikati tercih
etmeye çalışır. İnsanların beğenisiyle Allah’ın rızası arasında kaldığında,
insanların alkışını değil Rabb’inin ölçüsünü önemser. Ve belki de en önemlisi,
Allah’a yakınlığı başkalarının üzerinden aramaz. Çünkü Allah bize zaten şah
damarımızdan daha yakındır.
Öyleyse mesele Allah’a ulaşmak için uzak bir yolculuğa
çıkmak değildir. Mesele, Rabb’imizden uzaklaştıran şeyleri hayatımızdan
çıkarmaktır. Şirki bırakmak, riyadan uzaklaşmak, kibri terk etmek,
haksızlıktan vazgeçmek, nefsin peşinden sürüklenmemek, insan sözünü Allah’ın
sözünün önüne geçirmemek ve vahyi hayatın gerçek ölçüsü hâline getirmektir.
Bütün bunların merkezinde ise tek bir yöneliş vardır: “Yalnız
Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” İnsan bu cümlenin
anlamını gerçekten hayatına taşıdığında, Allah’a yakınlığın ne olduğunu da
anlamaya başlar. Çünkü Allah’a yakınlık, özel bir sınıfa ait olmak değil; Rabb’ine
karşı samimi olmak, O’na yönelmek, O’nun ölçülerine teslim olmak ve hayatını bu
ölçüler doğrultusunda yaşamaya çalışmaktır.
Sonunda insan şunu fark eder: Allah’a yakın olmak için
Allah’ın uzaklara çekilmesini beklemeye gerek yoktur. Allah zaten yakındır.
Değişmesi gereken Allah’ın konumu değil, bizim yönümüzdür.
Asıl soru artık “Allah’a nasıl yaklaşırım?” değil, şudur: “Beni
Rabb’imden uzaklaştıran ne var?”
İnsan bu soruya dürüstçe cevap vermeye başladığında, Allah’a yönelişinin de
gerçek anlamda başladığını anlayacaktır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com