VAHİY İLE BAĞIN KOPMASI: ASIL FELAKET
Kur’an’da anlatılan helâk kıssalarına dikkatle bakıldığında,
karşımıza yalnızca geçmişte yaşamış toplumların başına gelen olaylar çıkmaz. Bu
kıssalar, insanlığın değişmeyen bir gerçeğini gözler önüne serer. Toplumlar bir
anda çökmez, ahlaki bozulma bir gecede ortaya çıkmaz. Bir toplumun helâke
sürüklenmesi de sebepsiz ve ani bir felaketle başlamaz. Önce düşünce ve değer
dünyasında bir bozulma meydana gelir, doğru ile yanlış arasındaki sınırlar
kaybolmaya başlar. Ardından adalet zedelenir, güçlü olanın sözü hakikatin önüne
geçer ve zulüm hayatın sıradan bir parçası hâline gelir. Sonunda ise toplum,
kendi elleriyle hazırladığı çöküşle yüzleşir. Bu nedenle Kur’an’da anlatılan
tufan, deprem, kasırga veya korkunç ses gibi olaylar asıl sebep değildir.
Bunlar, uzun zamandır içten içe çürümüş bir yapının son sahnesidir. Asıl çöküş,
vahyin rehberliğinin terk edilmesiyle başlar.
Vahiy, insana yalnızca birtakım dinî bilgiler vermez;
hayatın ölçüsünü belirler. Doğru ile yanlışı, hak ile batılı, adalet ile zulmü
birbirinden ayırır. İnsan vahyin rehberliğinden uzaklaştığında, hayatını
yönlendirecek sağlam ölçüyü de kaybetmeye başlar. Çünkü insanın arzuları ve
çıkarları değişkendir. Kendi hevasını ölçü kabul eden insan, zamanla menfaatine
uygun olanı doğru, işine gelmeyeni yanlış görmeye başlar. Böyle bir anlayışın
hâkim olduğu toplumda güçlü olan haklı, zengin olan üstün ve çoğunluğun
söylediği doğru kabul edilmeye başlanır. Haksızlık karşısında duyarlılık azalır
ve insanların kendi çıkarlarını koruması, hakikatin önüne geçer.
Kur’an, insanın bu noktaya geldiğinde kendi arzularını
belirleyici hâle getirdiğini bildirir:
“Hevasını ilâh edineni gördün mü? Allah onu bir bilgi üzere saptırmış,
kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözü üzerine de bir perde çekmiştir. Allah’tan
sonra onu kim doğru yola iletebilir? Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
(Câsiye, 45/23)
İnsan kendi hevasını ölçü hâline getirdiğinde, değişmez hakikati kendi
menfaatine göre yorumlamaya başlar. Hoşuna gideni kabul eder, çıkarına uymayanı
ise görmezden gelir. Kur’an’da helâk edilen toplumların önemli problemlerinden
biri de budur. Onlara elçiler gelmiş, uyarılmışlar ve doğru yol kendilerine
gösterilmiştir. Sorun, hakikatin kendilerine ulaşmamış olması değil;
kendilerine ulaşan hakikate karşı takındıkları tavırdır.
Şûrâ Suresi bu konuda çok önemli bir gerçeğe dikkat çeker:
“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki haksızlık ve
taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler…”
(Şûrâ, 42/14)
Bu ayette özellikle “kendilerine ilim geldikten sonra” ifadesi üzerinde durmak
gerekir. Ayet, ayrılığın sebebini bilgisizlik olarak göstermiyor. Tam tersine,
ilim kendilerine ulaştıktan sonra haksızlık ve taşkınlık sebebiyle ayrılığa
düştüklerini bildiriyor. Demek ki insanın bozulması her zaman cehaletten
kaynaklanmaz. İnsan bazen bilir ama bildiğine teslim olmaz; hakikati görür
fakat çıkarı uğruna onu kabul etmek istemez. Bilmeyen insan öğrenebilir ve
yanıldığını fark ettiğinde hatasını düzeltebilir. Fakat bildiği hâlde hakikati
kendi çıkarına göre değiştiren insan, bilgisini de bozulmanın aracı hâline
getirir.
Bu nedenle Kur’an’ın eleştirdiği şey yalnızca cehalet
değildir. Bilgiyi, hakikati aramanın yerine üstünlük kurmanın ve kendi
düşüncesini kabul ettirmenin aracı hâline getirmek de büyük bir sapmadır.
İnsanların amacı doğruyu bulmak yerine kendi görüşlerini mutlaklaştırmak
olduğunda ihtilaf kaçınılmaz hâle gelir. Ancak burada ortaya çıkan ihtilaf,
samimi bir fikir ayrılığından çok, insanların hakikati ikinci plana atarak
kendi üstünlüklerini ve çıkarlarını koruma çabasından kaynaklanır.
Kur’an, din konusunda ortaya çıkan parçalanmalara da dikkat
çeker. Vahiy insanlara ortak bir ölçü sunarken, insanlar zamanla bu ölçüden
uzaklaşıp kendi düşüncelerini ve geleneklerini merkeze aldıklarında ayrılıklar
başlar. Her grup kendi anlayışını mutlak doğru kabul etmeye başladığında,
Allah’ın kitabı üzerinde düşünmek yerine insanların oluşturduğu kabulleri
savunmak esas hâle gelir.
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir
ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara
yapmakta olduklarını haber verecektir.”
(En’âm, 6/159)
Vahiy ortak ölçü olmaktan uzaklaştırıldığında insanların sözleri, gelenekler ve
çeşitli dinî anlayışlar belirleyici hâle gelir. İnsanlar “Allah ne diyor?”
sorusundan uzaklaşıp, daha çok “Bizim büyüklerimiz ne demiş?” veya “Bizim
geleneğimiz ne söylüyor?” sorularıyla hareket etmeye başlarlar. Vahiy ile bağın
kopması çoğu zaman açık bir reddedişle değil, Allah’ın sözü yanında başka
ölçülerin zamanla belirleyici hâle gelmesiyle gerçekleşir. Sonunda insanlar
Kur’an’a göre düşünmek yerine, önceden kabul ettikleri düşünceleri Kur’an’a
onaylatmaya çalışırlar.
Kur’an, geçmiş toplumların önemli yanlışlarından birinin de
atalarından devraldıkları anlayışları sorgulamadan takip etmek olduğunu
bildirir:
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve
doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Kur’an’ın karşı çıktığı şey geçmişten öğrenmek veya insan tecrübesinden
yararlanmak değildir. Asıl problem, geçmişten devralınan anlayışları
sorgulanamaz ve mutlak doğru kabul etmektir. Hiçbir insan sözü Allah’ın sözüyle
aynı seviyeye çıkarılamaz. Vahiy ölçüdür; insanların sözleri ve yorumları ise
bu ölçüye göre değerlendirilmelidir. Ölçü değiştiğinde din anlayışı da
değişmeye başlar ve insanların ürettiği düşünceler Allah’ın kitabının önüne
geçtiğinde, din vahyin bildirdiği şekliyle değil, insanların oluşturduğu
anlayışlarla yaşanmaya başlanır.
Vahiyden uzaklaşmanın sonucu yalnızca inanç dünyasında
ortaya çıkmaz; bu kopuş toplumsal hayata da yansır. Sağlam bir adalet ölçüsü
kaybolduğunda güçlü olan kendisini haklı görmeye, zengin olan üstün kabul
edilmeye ve makam sahibi olan dokunulmaz hâle gelmeye başlar. Zayıfın hakkı ise
kolayca görmezden gelinir. Kur’an’ın helâk edilen toplumları anlatırken zulüm
üzerinde durması bu nedenle son derece önemlidir.
“İşte o ülkeler… Halkları zulmettikleri zaman onları helâk ettik. Helâkleri
için de bir zaman belirlemiştik.” (Kehf, 18/59)
Toplumsal çöküşün temelinde yalnızca yanlış bir inanç anlayışı değil, bu
anlayışın hayata yansıyan sonuçları da vardır. Adaletsizlik, kibir, taşkınlık,
sömürü ve insanların birbirlerinin haklarına riayet etmemesi, toplumun içten
çürüdüğünü gösterir. Bu nedenle Kur’an kıssalarını yalnızca geçmişte yaşanmış
felaket hikâyeleri olarak okumak yeterli değildir. Asıl önemli olan, o
toplumların hangi yanlışlar sonucunda bu noktaya geldiklerini anlamak ve aynı
yanlışların bugün farklı biçimlerde yaşanıp yaşanmadığını sorgulamaktır.
İsimler, coğrafyalar ve çağlar değişebilir; ancak insanın
temel zaafları değişmez. Kibir, zulüm, çıkar uğruna hakikati gizlemek ve
Allah’ın ölçüsünü bırakıp insan hevasını belirleyici kabul etmek, her dönemin
ortak tehlikeleridir. Bu nedenle geçmiş toplumların kıssaları yalnızca tarihî
bilgi vermek için anlatılmaz; insanın kendi hayatına ve yaşadığı topluma
bakması için anlatılır.
Kur’an’ın insanlığa yaptığı çağrı, hayatın ölçüsünü yeniden
Allah’a döndürme çağrısıdır. İnsan kendi başına mutlak ölçü olmaya kalktığında,
zamanla bir insanı, bir geleneği, çoğunluğu, makamı veya kendi düşüncesini
mutlaklaştırabilir. Vahiy ise insanı bütün bu değişken ölçülerden kurtararak
Allah’ın gösterdiği ölçüye çağırır.
“Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin…”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah’ın ipine sarılmak, Allah’ın gönderdiği rehberliği hayatın merkezine
koymaktır. Bu yalnızca Kur’an’ı okumak veya ona saygı göstermek değildir; asıl
mesele onu hayatın ölçüsü kabul etmektir. İnsanlar Kur’an’a inandıklarını
söyleyebilir, onu okuyabilir ve büyük saygı da gösterebilirler. Fakat
kararlarını ve hayatlarını başka ölçülere göre düzenlediklerinde, vahyin
rehberliği fiilen hayatın dışına itilmiş olur.
Bu nedenle her insanın ve her toplumun kendisine sorması
gereken temel soru şudur: Kur’an gerçekten hayatımızın ölçüsü müdür, yoksa
yalnızca saygı duyduğumuz kutsal bir kitap mıdır? Bu soruya verilecek cevap,
yalnızca din anlayışımızı değil, nasıl bir insan ve nasıl bir toplum olduğumuzu
da belirler.
Toplumların yıkılışı önce binaların yıkılmasıyla başlamaz.
Önce hakikat anlayışı bozulur, ardından ahlak zedelenir ve adalet ortadan
kalkmaya başlar. Fiziksel yıkım meydana geldiğinde ise çoğu zaman içten
başlayan çöküş zaten tamamlanmıştır. Kur’an’ın uyarısı da insanı, bu son
aşamaya gelmeden önce düşünmeye ve yönünü yeniden belirlemeye çağırır. Vahye
dönüş geçmişe dönüş değil; hakikate, adalete ve insan hayatını sağlam bir ölçü
üzerinde yeniden kurmaya dönüş demektir. Asıl felaket, insanın dış dünyasında meydana
gelen yıkım değil; hakikatten koparak kendi iç dünyasını ve yaşadığı toplumu
adım adım çöküşe sürüklemesidir.