ALLAH’A KULLUK VE DİNİN SAFLIĞI

 


ALLAH’A KULLUK VE DİNİN SAFLIĞI
Allah’a kulluk denildiğinde üzerinde durulması gereken ilk mesele, kime kulluk ettiğimiz kadar, hangi dine kulluk ettiğimizdir. Çünkü insan Allah’a kulluk ettiğini düşünürken, zaman içinde Allah’ın bildirdiği dinin yanına başka otoriteler, başka hükümler ve başka kabuller koyabilir. Böylece başlangıçta yalnızca Allah’a ait olan din, insanların aktardıklarıyla, yorumlarıyla ve kabulleriyle farklı bir yapıya dönüşebilir.

Kur’an bu konuda son derece açık bir ölçü ortaya koyar:
“De ki: Bana, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a kulluk etmem emredildi.”
(Zümer, 39/11)
Burada dikkat çekilen nokta yalnızca Allah’a kulluk etmek değildir. Dinin de Allah’a özgü kılınmasıdır. Yani kulluğun yöneldiği merci Allah olduğu gibi, kulluğun nasıl yaşanacağını belirleyen dinin kaynağı da Allah olmalıdır. Dinin içine Allah’ın koymadığı bir hükmü din adına yerleştirmek, bu saflığı bozmak anlamına gelir.

Nitekim aynı sûrede Nebi Muhammed’in kendi tutumunu da şöyle açıkladığını görüyoruz:
“De ki: Ben dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a kulluk ederim.”
(Zümer, 39/14)
Bu ifade, yalnızca Nebi Muhammed’in şahsi tercihini anlatan bir söz değildir. Onun tebliğ ettiği dinin temelini de ortaya koymaktadır. Allah’a kulluk edilecek, din Allah’a özgü kılınacak ve O’nun yanında başka bir dinî otorite oluşturulmayacaktır.

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor. Nebi Muhammed’e iman etmek, onun Allah’ın elçisi olduğunu kabul etmek ve onun getirdiği vahye uymak Kur’an’ın ortaya koyduğu bir gerçektir. Ancak elçinin Allah’tan aldığı vahiy ile daha sonraki dönemlerde ona isnat edilen rivayetleri aynı konuma getirmek aynı şey değildir. Bir sözün Nebi’ye nispet edilmesi, o sözün kendiliğinden vahiy hâline gelmesini sağlamaz.

Asıl soru tam da burada karşımıza çıkıyor: Dinin kaynağı nedir?

Kur’an, insanların din konusunda kendi kanaatlerini Allah’ın hükmüymüş gibi ortaya koymalarına karşı bizi düşünmeye çağırır:
“Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?”
(Kalem, 68/36)
Bu soru, üzerinde durulması gereken çok ciddi bir uyarıdır. İnsan bir konuda “Bu dindir” dediğinde, aslında Allah adına bir hüküm ortaya koymuş olmaktadır. O hâlde böyle bir hükmün dayanağı nedir? Allah mı söylemiştir, yoksa insanlar zaman içinde böyle mi kabul etmiştir?

Kur’an’ın başka bir ayetinde de bu mesele daha açık biçimde gündeme getirilir:
“De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde ve yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Hucurât, 49/16)
İnsanın Allah’a din öğretmesi elbette düşünülemez. Fakat Allah’ın bildirmediği bir şeyi din hâline getirerek yaşamak, sonuçta Allah’ın dinine insan sözü eklemek anlamına gelir. Bu nedenle mesele yalnızca “Bir söz doğru mudur, yanlış mıdır?” meselesi değildir. Daha temel bir soru vardır: Bu söz dinî bir hüküm olma yetkisini nereden almaktadır?

Kur’an, hüküm konusunda da sınırı açıkça koyar:
“Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.”
(Yûsuf, 12/40)
Hükmün Allah’a ait olması, Allah’ın elçilerini devre dışı bırakmak anlamına gelmez. Tam tersine elçilerin görevi, Allah’ın hükmünü insanlara ulaştırmaktır. Elçiye itaat de onun kendi adına din koymasına değil, Allah’tan getirdiği mesaja uymaya dayanır. Bu nedenle Resül’e bağlılık ile Resül’e Allah’ın yanında bağımsız bir dinî otorite vermek birbirinden tamamen farklıdır.

Kur’an’da Nebi Muhammed’e de din konusunda kendi başına bir hüküm koyma yetkisi verilmediği görülür:
“De ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başkasına uymam. Bu, Rabb’imden gelen basiretlerdir...”
(A‘râf, 7/203)
Elçinin görevi, kendisine gelen vahye uymak ve onu insanlara ulaştırmaktır. Bu durumda Resül Muhammed’e sadakat, onun Allah’tan getirdiği mesaja sadakattir. Nebi’yi Allah’ın yanında ikinci bir din koyucu konumuna yükseltmek değildir.

Buradan vahiy meselesine geliyoruz. Kur’an, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olduğunu defalarca ortaya koyar:
“İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola ilettiğimiz bir nur yaptık.”
(Şûrâ, 42/52)
Kur’an’ın din konusunda belirleyici olması da buradan kaynaklanır. Çünkü din adına Allah’ın kullarından istediği hükümlerin güvenilir ölçüsü, Allah’ın vahyidir.

Bu nedenle “Vahiy sadece Kur’an’dır” cümlesini bir ayetin kelimesi kelimesine söylediği bir ifade gibi değil, Kur’an’ın vahiy ve din konusunda ortaya koyduğu bütünlükten çıkan bir sonuç olarak anlamak gerekir. Nitekim Kur’an kendisini Allah tarafından indirilmiş kitap olarak tanıtır ve din konusunda hüküm vermenin Allah’a ait olduğunu bildirir.
“O, sana Kitabı hak ile ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi.”
(Âl-i İmrân, 3/3)
Kur’an’ın dinî ölçü oluşu, onun dışında hiçbir sözün okunamayacağı veya hiçbir tarihî bilginin araştırılamayacağı anlamına gelmez. Mesele başka sözlerin varlığı değil, onlara dinî otorite verilip verilmemesidir. Bir rivayet tarihî bilgi olarak incelenebilir. Bir insanın görüşü okunabilir. Bir âlimin yorumu değerlendirilebilir. Fakat bunların hiçbirisi Allah’ın vahyiyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Çünkü din adına konuşulduğunda ölçünün değişmesi, zamanla dinin de değişmesine yol açabilir. Önce bir insanın sözü aktarılır, sonra o söz doğru kabul edilir, ardından dinî bir hükme dönüştürülür ve sonunda Allah’ın kitabında bulunmayan bir uygulama, sanki Allah’ın emriymiş gibi yaşanmaya başlanır. Böylece insanlar farkına varmadan Allah’ın dininin yanına insanların oluşturduğu bir din anlayışı koyabilirler.

Kur’an ise bizi sürekli olarak düşünmeye ve delil istemeye çağırır:

“Onlar Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din olarak koyan ortaklara mı sahiptir?”
(Şûrâ, 42/21)
Buradaki mesele son derece açıktır: Allah’ın izin vermediği bir şeyi din hâline getirmek mümkün müdür? İnsanların zaman içinde oluşturduğu kabuller, Allah tarafından bildirilmiş bir hüküm gibi sunulabilir mi?

İşte dinin saflığını korumak burada başlar. Allah’a kulluk etmek, yalnızca Allah’ın varlığına inanmak değildir. Din konusunda son söz ve hüküm sahibinin Allah olduğunu kabul etmektir. Allah’ın kitabının yanına, Allah’ın koymadığı bir din kaynağı yerleştirmemektir. Nebi’yi sevmenin ve ona bağlı olmanın yolu da onu Allah’ın ortağı hâline getirmek değil, onun Allah’tan getirdiği vahye uymaktır.

Bu noktada Kur’an’ın şu uyarısı da önem kazanır:
“Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar.”
(En‘âm, 6/116)
Çoğunluğun kabul etmiş olması, bir inancın Allah tarafından bildirildiğinin delili değildir. Yüzyıllardır uygulanıyor olması da onu kendiliğinden vahiy hâline getirmez. Din söz konusu olduğunda ölçü, insanların ne kadar zamandır neye inandıkları değil, Allah’ın ne bildirdiğidir.

Öyleyse yapılması gereken, bize ulaşan her bilgiyi toptan reddetmek de değildir, her aktarılanı din kabul etmek de değildir. Yapılması gereken, Allah’ın kitabını temel ölçü almaktır. Bir söz, bir uygulama veya bir inanç din adına ortaya konuluyorsa, onun Kur’an’daki karşılığına bakılmalıdır. Kur’an’da olmayan bir şeyin dinî hüküm olarak kabul edilmesi için ayrıca bir dayanak aranmalıdır. Çünkü din Allah’ın dinidir ve Allah’ın dinine Allah’ın bildirmediği hükümleri ekleme yetkisi hiçbir insana verilmemiştir.

Sonuçta mesele, “Rivayetlerin hepsi doğrudur” veya “Rivayetlerin hepsi yanlıştır” şeklindeki basit bir tartışmaya indirgenmemelidir. Asıl mesele otorite meselesidir. Bir sözün kime ait olduğu kadar, o sözün din açısından bağlayıcı olup olmadığı da sorgulanmalıdır. Nebi Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak ile ona Allah’ın yanında bağımsız bir dinî otorite vermek arasında çok büyük bir fark vardır.

Allah’a kulluk, dini yalnız O’na özgü kılmakla başlar. Dinin saflığını korumak da bu kulluğun ayrılmaz bir parçasıdır. Allah’ın kitabı ölçü olduğunda, insanlara ait sözler yerli yerine konur; Nebi’nin elçiliği doğru anlaşılır; rivayetler vahyin yerine geçirilmez ve din, insanların zaman içinde oluşturduğu kabullerden ayıklanarak yeniden kendi kaynağına döndürülür.

Çünkü mesele sonunda tek bir soruya dayanır: Allah’ın dini mi yaşanacak, yoksa Allah’ın dini adına insanların oluşturduğu kabuller mi? Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü, bu sorunun cevabını ararken insanı tekrar tekrar Allah’ın kitabına yöneltmektedir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH’A ÇAĞRININ SORUMLULUĞU VE GÜZEL SÖZ İnsan, inandığı gerçeği başkalarıyla paylaşmak ister. Fakat Allah’a çağrı söz konusu olduğunda, ö...