NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?
Nebi Muhammed denildiğinde zihnimizde nasıl bir insan
canlanıyor? Allah’ın kitabını insanlara ulaştıran bir Elçi mi, yoksa hakkında
yüzyıllar boyunca anlatılmış rivayetlerin toplamından oluşan bir şahsiyet mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca Nebi Muhammed’i nasıl tanıdığımızı değil, dini hangi
kaynaktan öğrendiğimizi de ortaya koyar.
İslam tarihinde Nebi Muhammed’in hayatına dair çok sayıda
anlatı ve rivayet aktarılmıştır. Bunların bir kısmı ibadetlerden günlük yaşama,
aile hayatından yeme içme alışkanlıklarına kadar uzanır. Hatta bazı
rivayetlerde tuvalete hangi ayakla girileceğinden yatış şekline, özel hayatın
en mahrem ayrıntılarından bedenî özelliklere kadar pek çok ayrıntı anlatılır.
Zamanla bu anlatıların bir bölümü dinî hükümlerin dayanağı hâline
getirilmiştir.
Burada doğal olarak şu soru ortaya çıkar: Allah’ın insanlara
gönderdiği din gerçekten bu tür ayrıntılar üzerine mi kuruludur?
Bir insanın nasıl yemek yediği, hangi ayağıyla bir yere
girdiği veya özel hayatına ilişkin ayrıntılar tarih açısından merak konusu
olabilir. Ancak bunları dinin temel ölçüleri hâline getirdiğimizde, Nebi’nin
Allah’tan getirdiği mesaj ile onun beşerî hayatına ilişkin sonradan aktarılan
anlatılar birbirine karışmaya başlar. Oysa din söz konusu olduğunda asıl
belirleyici olan, Nebi’nin Allah’tan aldığı vahiydir.
“Ey Elçi! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun
elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Bu ayet, Nebi’nin temel görevini açıkça ortaya koymaktadır. O, kendisine
indirilen vahyi insanlara ulaştıran bir Elçidir. Dolayısıyla Nebi’yi tanımaya
çalışırken ilk başvurulması gereken kaynak, onun getirdiği Kitap olmalıdır.
Rivayetlerin Çokluğu Güvenilirlik Anlamına Gelir mi?
Yüzyıllar boyunca pek çok söz, olay ve anlatı nesilden nesile aktarılmış, daha
sonra derlenmiş ve çeşitli ölçütlerle değerlendirilmiştir. Fakat sonuçta bunlar
insan aktarımıdır. Bir sözün çok kişi tarafından aktarılması, onun Allah’ın
hükmü olduğunu göstermez. Bir rivayetin bir kitapta yer alması da onu Kur’an’la
aynı konuma getirmez.
Asıl sorulması gereken şudur: Rivayetlerin dinî hüküm
oluşturma yetkisi nereden gelmektedir?
Eğer bir rivayet Kur’an’da bulunmayan yeni bir dinî hüküm
getiriyorsa, bu hükmün Allah tarafından konulduğunu hangi ölçüyle söyleyeceğiz?
Eğer ölçü olarak yine başka rivayetlere başvuruyorsak, kendi içinde dolaşan bir
doğrulama sistemi ortaya çıkar. Oysa Allah’ın dinini belirleyecek temel ölçünün
açık olması gerekir.
Kur’an kendisini rehber ve ölçü olarak tanıtır:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Allah’a karşı sorumluluk bilincine
sahip olanlar için bir rehberdir.”
(Bakara, 2/2)
Bu nedenle din konusunda belirleyici olan, insanlardan aktarılan sözlerin
çokluğu değil, Allah’ın kitabının ortaya koyduğu ölçüdür.
Nebiyi Anlamak İçin Rivayetlerin Peşine mi Düşmeliyiz?
Nebi Muhammed’in hayatına ilişkin rivayetleri aynı değerde kabul ettiğimizde
başka bir sorun daha ortaya çıkar. Aynı konuda farklı rivayetler bulunduğunda
hangisini din kabul edeceğiz? Bir rivayetin diğerinden daha güvenilir olduğunu
hangi ölçüyle belirleyeceğiz? Sonunda yine insan değerlendirmesine başvurmak
zorunda kalmayacak mıyız?
Bu durum, rivayetlerin tarihsel değerini bütünüyle yok
saymak anlamına gelmez. Geçmişi araştıran biri elbette farklı kaynaklardan
yararlanabilir. Fakat tarihsel bilgi ile dinî hüküm aynı şey değildir. Bir
olayın rivayet edilmiş olması, onun Allah tarafından din olarak emredildiği
anlamına gelmez.
Üstelik rivayetlerde Nebi’nin özel hayatının en küçük
ayrıntılarına kadar girilirken, günlük dinî hayatı ilgilendiren bazı
meselelerde bile ortak bir hüküm ortaya çıkmamıştır. Kanamanın abdesti bozup
bozmadığı konusundaki farklı değerlendirmeler bunun dikkat çekici örneklerinden
biridir.
Bir tarafta Nebi’nin hangi ayağıyla tuvalete girdiğine
ilişkin ayrıntılı anlatımlar bulunurken, diğer tarafta ibadet hayatını
ilgilendiren bir konuda farklı hükümler ortaya çıkabiliyorsa, burada durup
düşünmek gerekir. Allah’ın insanlardan istediği din gerçekten bu kadar çok
rivayet arasından doğru olanı seçmeye mi bağlıdır?
Eğer dinin anlaşılması için yüzyıllar sonra aktarılmış
binlerce rivayeti birbirinden ayırmak, güvenilirlik derecelerini belirlemek ve
hangisinin dinî hüküm olduğunu tespit etmek zorundaysak, Allah’ın insanlara
gönderdiği kitabın rehberliği nerede kalmaktadır?
Nebinin Sözü Denilen Her Söz Din midir?
“Bu Nebinin sözüdür” denildiğinde çoğu zaman tartışmanın sona erdiği düşünülür.
Oysa tam tersine, din açısından asıl soru burada başlamalıdır. Bir sözün
Nebi’ye ait olduğunun iddia edilmesi başka şeydir, o sözün Allah tarafından din
olarak konulmuş olması başka şeydir.
Nebi Muhammed Allah’ın kulu ve Elçisidir. Onun görevi
Allah’ın dinini kendi adına üretmek değil, Allah’tan gelen vahyi insanlara
bildirmektir. Kur’an onun vahiy karşısındaki konumunu şöyle bildirir:
“Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Ahkâf, 46/9)
Nebi’nin dinî ölçüsü vahiy olduğuna göre, onun adına aktarılan sözlerin de
vahiy karşısında değerlendirilmesi gerekir. Bir rivayet Kur’an’a aykırıysa
kabul edilemez; Kur’an’ın hükmünü değiştiremez ve Kur’an’da bulunmayan yeni bir
din oluşturamaz. Kur’an’ın önüne geçirilmiş hiçbir insan sözü, Allah’ın
kitabının yerine konulamaz.
Bu nedenle “hadis” veya “rivayet” adı verilmesi, bir sözün
kendiliğinden Allah katından olduğu anlamına gelmez. Din adına söylenen her söz
delil ister.
Kur’an Nebiyi Zaten Tanıtıyor
Nebi Muhammed’i yalnızca rivayetler üzerinden tanımaya çalıştığımızda, zaman
içinde onun etrafında oluşmuş anlatıların içinde kaybolabiliriz. Oysa Kur’an’a
baktığımızda onun nasıl bir Elçi olduğunu doğrudan görürüz.
Kur’an’da Nebi; Allah’a kulluk eden, vahye uyan, vahyi
tebliğ eden, insanları Allah’ın yoluna çağıran, sıkıntılar karşısında sabreden,
insanlara karşı merhametli ve kendisine verilen görevin sorumluluğunu taşıyan
bir Elçi olarak karşımıza çıkar.
Onun değerini belirleyen, özel hayatının ayrıntıları değil,
Allah’ın mesajını taşıma sorumluluğudur. Bu nedenle Nebi Muhammed’i sevmek ve
ona değer vermek, onun adına söylenmiş her rivayeti sorgulamadan kabul etmek yanlıştır.
Asıl bağlılık, onun getirdiği vahye sahip çıkmak ve Nebiyi Allah’ın kitabının
anlattığı şekliyle tanımaya çalışmaktır.
Nebi’yi doğru anlamanın yolu, onu rivayetlerin arasında
kaybetmek değil, getirdiği vahyin içinde tanımaktır. Çünkü Nebinin görevi kendi
adına bir din oluşturmak değil, Allah’ın dinini tebliğ etmektir.
Rivayetlerin Mihenk Taşı Kur’an Olmalıdır
Burada mesele “rivayetlerin tamamı doğrudur” veya “rivayetlerin tamamı
yanlıştır” şeklinde basit bir tartışmaya indirgenmemelidir. Asıl mesele, din
konusunda son sözün kime ait olduğudur.
Allah’ın kitabı mı belirleyicidir, yoksa insanlar tarafından
aktarılan sözler mi?
İmanımız Allah’ın kitabına ise, kitabın belirleyiciliğini
başka kaynaklarla sınırlandıramayız. Rivayetler tarihsel açıdan incelenebilir,
doğru veya yanlış oldukları araştırılabilir. Ancak hiçbir rivayet Kur’an’ın
üzerine çıkarılamaz ve Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın hükmü hâline
getiremez.
Kur’an’ın açık bir hükmüne aykırı olan bir anlatıyı, sırf
“Nebi şöyle demiş” denilerek dinin önüne koymak mümkün değildir. Çünkü böyle
yapıldığında Nebi’nin getirdiği vahyin önüne, Nebi adına aktarılan insan
sözleri geçirilmiş olur.
Nebi Muhammed’i tanımak istiyorsak önce onun Rabb’inden
aldığı mesaja bakmalıyız. Onun kimliğini belirleyen en temel unsur, Allah’ın
Elçisi olmasıdır. Onu rivayetlerin arasında aramak yerine Kur’an’ın içinde
tanımaya başladığımızda, asıl görevi daha açık biçimde ortaya çıkar: Allah’ın
kitabını insanlara ulaştırmak ve kendisi de bu vahye uymak.
İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle
o Kitap’tan tanımamız gerekir. Aksi hâlde zaman içinde Nebi adına anlatılmış
sözleri Nebinin kendisi, insan yorumlarını Allah’ın hükmü, geleneği de din
zannetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.
Sonuçta mesele gelip şu temel noktada düğümlenir: Nebi’yi
tanımak, onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği vahyi
anlamaktır. Din adına söylenen her söz Kur’an’ın ölçüsünden geçirilmelidir.
Çünkü Nebi’nin gerçek konumunu belirleyen, insanlar tarafından onun adına
aktarılan rivayetler değil, Allah’ın ona indirdiği Kitap’tır.
İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle
o Kitap’tan tanımamız gerekir. Çünkü Nebi’nin kimliğini ve görevini belirleyen,
onun adına sonradan anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden aldığı vahiydir.
Nebi’yi rivayetlerin arasında aramak, onun getirdiği mesajı ikinci plana itmek
anlamına gelir. Oysa Nebi’nin bize taşıdığı mesajın merkezinde kendi sözleri
değil, Allah’ın sözü vardır.
Nebi’ye bağlılık, onun adına söylenen her sözü sorgulamadan
kabul etmek değildir. Asıl bağlılık, onun uğruna mücadele ettiği vahye bağlı
kalmaktır. Onu yüceltmenin yolu, Allah’ın kitabının yanına veya önüne insan
sözleri koymak değil, onun getirdiği Kitabın rehberliğini hayatın merkezine
almaktır.
Bu nedenle din adına söylenen her söz delil istemelidir.
“Nebi şöyle söyledi” denilmesi, bir sözün kendiliğinden din hâline gelmesi için
yeterli değildir. Rivayetler ne kadar eski, ne kadar yaygın veya ne kadar çok
aktarılmış olursa olsun, dinin ölçüsü olabilmeleri için Allah’ın kitabıyla
çelişmemeleri gerekir. Kur’an’ın açık hükmünün karşısına hiçbir insan sözü
geçirilemez.
Çünkü Allah bize dinini emanet etmiş, onu insan
rivayetlerinin insafına bırakmamıştır. Nebi de kendi adına bir din kurmamış,
kendisine verilen vahyi insanlara ulaştırmıştır. Öyleyse Nebiyi gerçekten
tanımak istiyorsak, onun adına konuşanların sözlerine değil, onun Rabb’inden
getirdiği Kitaba yönelmeliyiz.
Son söz belki de burada söylenmelidir: Nebi’yi rivayetlerde
ararsak, insanlar tarafından anlatılan Nebiyi buluruz; Kur’an’da ararsak,
Allah’ın tanıttığı Nebiyi görürüz. Bir Müslümanın ölçüsü de insanların Nebi
hakkında ne anlattığı değil, Allah’ın Nebi’ye ne indirdiğidir.
Çünkü Nebi’nin bize bıraktığı en büyük miras, kendisi
hakkında anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden getirdiği vahiydir. O hâlde
Nebiyi sevmenin, ona uymanın ve onu doğru anlamanın en sağlam yolu; onun adına
söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği Kitaba sımsıkı sarılmaktır. Nebi’nin
izini sürmek istiyorsak, onun getirdiği vahyin izini sürmeliyiz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com