İNFAK: SAHİP OLDUĞUMUZU PAYLAŞABİLMEK

 İNFAK: SAHİP OLDUĞUMUZU PAYLAŞABİLMEK

İnsan, sahip olduğu malın ne kadarını kendisine ait görmeli? Kazandığımız parayı, biriktirdiğimiz serveti ve sahip olduğumuz imkânları yalnızca kendi emeğimizin karşılığı olarak mı değerlendirmeliyiz? Yoksa bütün bunların bize bazı sorumluluklar da yüklediğini kabul etmeli miyiz? Bu soruların cevabı, Kur’an’ın infak anlayışını kavrayabilmek açısından önemlidir. Çünkü infak, yalnızca ihtiyaç sahibine para vermekten ibaret değildir. İnsanın malıyla kurduğu ilişkiyi, başkalarına karşı sorumluluğunu ve dünya hayatında nasıl bir insan olmak istediğini ortaya koyan temel bir ilkedir.

İnsan çalışır, üretir, kazanır ve geleceğini güvence altına almak ister. Bunların hiçbiri başlı başına yanlış değildir. Kur’an, insanın çalışmasına, üretmesine veya mal edinmesine karşı çıkmaz. Ancak sahip olduklarımızın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğü üzerinde durur. Malımızı çoğaltırken vicdanımızı, merhametimizi ve başkalarının ihtiyaçlarını gözetme sorumluluğumuzu da koruyabiliyor muyuz? Yoksa biriktirdikçe daha fazlasını isteyen, sahip olduklarını kaybetmekten korkan ve başkasının sıkıntısını görmezden gelen birine mi dönüşüyoruz?

İnfak, işte bu noktada anlam kazanır. İnsanın yalnızca kendisi için yaşamamasını, sahip olduğu imkânları başkalarının iyiliği için de kullanmasını sağlar. Kur’an’ın infak çağrısı, insanı malından vazgeçmeye zorlayan bir anlayıştan çok, malın insan üzerindeki hâkimiyetini sorgulayan bir çağrıdır.

İnfak Etmek İçin Ölümü Beklememek
İnsan, hayatının uzun süreceğini düşünerek birçok şeyi erteleyebilir. Yardım etmek ister ama daha uygun bir zaman bekler. İhtiyaç sahibini görür fakat kendi işleri bitince ilgileneceğini söyler. Bazen de bir gün daha fazla kazanacağını, daha rahat bir hayata kavuşacağını ve o zaman daha çok yardım edebileceğini düşünür. Ne var ki hayat, insanın kurduğu planlara göre ilerlemez.

Kur’an, bu gerçeği Münafikun suresinde oldukça çarpıcı bir şekilde hatırlatır:
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim böyle yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.” (Münafikun, 63/9-10)
Bu ayetlerde dikkat çekici bir durum vardır. Ölümle karşılaşan insan, geriye dönüp daha fazla mal biriktirmeyi değil, infak etmeyi ve iyilik yapanlardan olmayı ister. Çünkü hayatın sonuna gelindiğinde, sahip olunan malların miktarından çok, o mallarla neler yapıldığı önem kazanır.

İnsan yaşarken servetini büyütmeye, evini güzelleştirmeye, geleceğini güvence altına almaya çalışabilir. Bunlar için harcadığı zamanın ve emeğin farkında olduğu hâlde başkalarına yardım etmeyi sürekli erteleyebilir. Oysa ölümün ne zaman geleceğini bilmez. İnfakı geleceğe bırakmak, bazen hiç gerçekleşmeyecek bir niyet olarak kalabilir.

Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir başka nokta da ayette malların ve çocukların Allah’ı anmaktan alıkoymaması gerektiğinin belirtilmesidir. Demek ki insanın sahip olduğu imkânlar, kendiliğinden bir iyilik veya kötülük kaynağı değildir. Asıl mesele, insanın onlarla nasıl bir ilişki kurduğudur. Mal, insanın sorumluluklarını yerine getirmesine yardımcı olabileceği gibi onu bencilliğe de sürükleyebilir.

İnfakın değeri, insanın hayatının sonuna yaklaşınca pişmanlık duymasından değil, elinde imkân varken sorumluluğunu yerine getirmesinden doğar.

Sevdiğimiz Şeylerden Vermek
İnfak konusunda en önemli ölçülerden biri, neyi verdiğimiz kadar neyi vermekten kaçındığımızdır. İnsan, artık kullanmadığı bir eşyayı veya kendisi için hiçbir anlam taşımayan bir şeyi başkasına vermekte zorlanmayabilir. Fakat gerçekten değer verdiği bir şeyi paylaşması, farklı bir irade ve samimiyet gerektirir.

Âl-i İmrân suresinde şöyle buyrulur:
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92)
Bu ayet, infakın yalnızca elde kalan fazlalıkları elden çıkarmak olmadığını açıkça ortaya koyar. İnsan, kendisi için değerli olan şeyleri de ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayı göze almalıdır. Çünkü paylaşmak, bazen bir miktar paradan vazgeçmekten çok daha fazlasıdır. İnsanın alışkanlıklarından, rahatından ve her şeyi kendisi için saklama isteğinden vazgeçmesini gerektirir.

Elbette bu, insanın ailesinin ihtiyaçlarını karşılamadan elindeki her şeyi dağıtması veya kendisini ve yakınlarını sıkıntıya sokması gerektiği anlamına gelmez. Kur’an’ın bütünlüğü içinde düşünüldüğünde infak, sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi gerektirir. Buradaki temel ölçü, insanın sahip olduklarını yalnızca kendi çıkarı açısından değerlendirmemesidir.

Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Gerçekten ihtiyaç içinde olan birini gördüğümüzde, ona yardım etmek için yalnızca fazlalıklarımızı mı gözden çıkarıyoruz, yoksa kendi imkânlarımızı ve önceliklerimizi de sorguluyor muyuz?

Bu sorunun cevabı, infak anlayışımız hakkında önemli ipuçları verir. Çünkü insanın iyiliği, yalnızca elinden çıkardığı şeyin miktarıyla ölçülemez. Neye sahip olduğu, neye ihtiyaç duyduğu, hangi imkânları bulunduğu ve yardım ederken nasıl bir tutum sergilediği de önemlidir.

İnfak, İnsanı Cimrilikten Arındırır
İnsan malını kaybetmekten neden korkar? Çünkü çoğu zaman malını yalnızca bir imkân olarak değil, güvenliğinin ve geleceğinin teminatı olarak görür. Biriktirdikçe kendisini daha güvende hisseder; fakat bu güven duygusu zamanla yerini daha fazlasına sahip olma arzusuna bırakabilir. Böylece insanın malı artarken paylaşma isteği azalabilir.

Kur’an, malın insanı arındıran bir sorumlulukla ilişkisini Tevbe suresinde şöyle anlatır:
“Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizler, arındırırsın. Onlara dua et; senin duan onlar için bir sükûnettir. Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe, 9/103)
Bu ayetin doğrudan hitap ettiği durum, Resûlün kendisine başvuran belirli bir toplulukla ve onların mallarından alınan sadakayla ilgilidir. Dolayısıyla ayetteki hükmü bütün ayrıntılarıyla her türlü infak biçimiyle özdeşleştirmek doğru olmaz. Bununla birlikte ayet, mal vermenin arındırıcı yönüne dikkat çeker.

İnsan paylaşmayı öğrendikçe, malın kendisi üzerindeki etkisini de sorgulamaya başlar. Her şeyi kendisine ayırma düşüncesi zayıflar; başkasının ihtiyacını görebilme yeteneği güçlenir. Cimrilik yalnızca para harcamamak değildir. Bazen insanın elindeki imkânları başkalarına kapatması, bazen de ihtiyaç sahibinin durumunu görmesine rağmen kendisini ilgilendirmediğini düşünmesidir.

İnfak, bu tutumun karşısında bir ahlak oluşturur. İnsana sahip olduklarının kendisini başkalarından üstün kılmadığını, imkânların aynı zamanda sorumluluk doğurduğunu hatırlatır.

Burada önemli bir ayrımı da gözden kaçırmamak gerekir: İnfak etmek, insanın yaptığı her yanlışın kendiliğinden silinmesi veya başkalarına haksızlık ettiği hâlde bağış yaparak sorumluluktan kurtulması demek değildir. Bir insanın malından yardım etmesi değerlidir; fakat bu yardım, onun adaletsiz davranışlarını haklı çıkarmaz. Başkasının hakkını gözetmek ile ihtiyaç sahibine destek olmak, birbirini tamamlayan sorumluluklardır.

İnfak Yalnızca Bir Yardım Değil, Toplumsal Bir Sorumluluktur
Bir toplumda bazı insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayamazken bazı insanların çok büyük servetler biriktirmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Elbette herkesin aynı miktarda mala sahip olması gerektiğini söylemek başka, insanların yoksulluk ve çaresizlik içinde bırakılmaması gerektiğini savunmak başkadır. Kur’an’ın infak çağrısı, insanları eşit miktarda servete sahip olmaya değil, sahip oldukları imkânlar karşısında sorumluluklarını yerine getirmeye yöneltir.

İhtiyaç sahibine yapılan yardım, yalnızca onun o günkü sıkıntısını azaltmaz. Bazen bir çocuğun eğitimine devam etmesini, bir ailenin temel ihtiyaçlarını karşılamasını, bir hastanın tedaviye ulaşmasını veya bir insanın yeniden kendi ayakları üzerinde durmasını sağlar. Böylece infak, yalnızca verenle alan arasında gerçekleşen bir işlem olmaktan çıkar ve toplumun bütününü ilgilendiren bir dayanışma biçimine dönüşür.

Ancak burada bir noktaya dikkat etmek gerekir. Yardımın amacı, ihtiyaç sahibini sürekli başkasına bağımlı hâle getirmek değil, mümkün olduğunda onun kendi hayatını kurabilmesine de destek olmaktır. Bazen doğrudan maddi yardım gerekir; bazen iş bulmasına yardımcı olmak, meslek edinmesini sağlamak veya üretim yapabileceği bir imkân oluşturmak daha kalıcı sonuçlar doğurabilir.

İnfakın toplumsal değerini yalnızca dağıtılan parayla ölçemeyiz. Önemli olan, insanın sıkıntısını hafifletmek ve toplumda dayanışmayı güçlendirmektir.

Bu anlayış, zenginliği tek başına bir üstünlük ölçüsü olmaktan da çıkarır. İnsan, sahip olduğu malın miktarıyla değil, o malı nasıl kazandığı ve nasıl kullandığıyla değerlendirilmelidir. Başkasının ihtiyacını görmezden gelerek servetini büyütmek ile imkânlarını hem kendisi hem de toplum için faydalı hâle getirmek aynı şey değildir.

İnfak ile Riba Arasındaki Ahlaki Fark
Kur’an’ın ekonomik anlayışını değerlendirirken infak ile ribayı birbirinden bağımsız iki konu olarak ele almamak gerekir. Çünkü biri paylaşmayı ve toplumsal sorumluluğu öne çıkarırken diğeri, niteliğine göre, borç ilişkisinde ekonomik yükün nasıl oluştuğu ve büyüdüğü meselesini gündeme getirir.

Kur’an, Bakara suresinde şöyle buyurur:
“Allah alışverişi helal, ribayı haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275)
Bu hüküm, ticaret ile ribanın aynı şey olmadığını ortaya koyar. Ancak ayetin anlamını yalnızca ekonomik bir slogan hâline getirmek de doğru değildir. Kur’an’ın ribayla ilgili ayetleri, özellikle borç ilişkilerinde adaletin korunması ve insanların haksızlığa uğratılmaması üzerinde durur. Konunun ayrıntıları, ilgili ayetler bir bütün olarak ele alınarak değerlendirilmelidir.

İnfak ise sahip olunan imkânların başkalarının yararına kullanılmasını teşvik eder. Bu iki yaklaşım arasındaki ahlaki fark açıktır: İnsan, ekonomik ilişkilerinde yalnızca kendi kazancını değil, başkasının durumunu ve hakkını da dikkate almalıdır.

Bir toplumda insanlar, başkasının sıkıntısını kendi kazançları için fırsata dönüştürmeyi normal görmeye başlarsa dayanışma zayıflar. Buna karşılık ihtiyaç sahibini gözeten, borç ilişkilerinde adaleti koruyan ve imkânlarını toplumun yararına kullanabilen bir anlayış, güven duygusunu güçlendirir.

Dünyada yaşanan ekonomik krizlerin tamamını tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Bununla birlikte aşırı çıkarcılık, adaletsizlik, sömürü ve başkalarının güçsüzlüğünden yararlanma gibi davranışların toplumsal sorunları derinleştirebildiği açıktır. Kur’an’ın ekonomik konulardaki uyarıları da insanı bu tür davranışlar karşısında düşünmeye çağırır.

İnfak, bu bakımdan yalnızca yoksula verilen bir yardım değil, insanın ekonomik hayata hangi ahlaki ilkelerle katılması gerektiğini gösteren bir sorumluluktur.

İnfak, Allah’ın Dostluğunu Kazanmanın Bedeli Değil, İmanın Bir Gereğidir
Kur’an’da Allah’ın insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarması, doğru yolu göstermesi ve insanın hayatına yön verecek ilkeleri bildirmesi üzerinde durulur. Bakara suresinde şöyle buyrulur:
“Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tağuttur; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar.” (Bakara, 2/257)
Bu ayet, Allah’ın insanlara yol gösteren rehberliği ile inkârın ve yanlış yönlendirmelerin insanı sürükleyebileceği durum arasındaki farkı ortaya koyar. İnfakı ise Allah’ın dostluğunu satın almanın bir yolu olarak görmemek gerekir. İnsan, yaptığı yardımla Allah’ı kendisine borçlu hâle getirmez; Allah’ın rızasını kazanmak için iyilik yapar ve kendisine bildirilen sorumlulukları yerine getirmeye çalışır.

İnfakın değeri, bir karşılık elde etme hesabına indirgenmediğinde daha iyi anlaşılır. Bir insan yalnızca daha fazla kazanç elde etmek, başına kötü bir şey gelmesini önlemek veya çevresinde saygınlık kazanmak için yardım ediyorsa yaptığı işin arkasındaki niyeti de sorgulamalıdır. Elbette bir yardımın ihtiyaç sahibine sağladığı fayda, veren kişinin niyeti kusurlu diye ortadan kalkmaz. Fakat Kur’an’ın insanı yönelttiği ahlaki olgunluk, yapılan iyiliğin samimiyetini de önemser.

İman, yalnızca bazı inançları kabul etmekten ibaret değildir. İnsanın davranışlarına, ilişkilerine ve sorumluluklarına da yansımalıdır. İhtiyaç sahibinin sıkıntısını gördüğü hâlde hiçbir sorumluluk hissetmeyen bir insanın, inancıyla hayatı arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmesi gerekir.

İnfak, İnsanın Elindeki Her Şeyi Dağıtması mıdır?
İnfakın önemini anlatırken bazen öyle bir dil kullanılır ki insan, kendisini ve ailesini düşünmesinin yanlış olduğu sonucuna varabilir. Oysa Kur’an’ın bütünlüğü içinde değerlendirme yaptığımızda, sorumlulukların birbiriyle dengeli biçimde ele alınması gerektiğini görürüz.

İnsan önce kendi hayatını sürdürmek, temel ihtiyaçlarını karşılamak ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin sorumluluğunu yerine getirmek durumundadır. İnfak, bu sorumlulukları yok saymak anlamına gelmez. Önemli olan, insanın bütün imkânlarını yalnızca kendisine ayırmaması ve başkalarının ihtiyaçlarını da hesaba katmasıdır.

Bir kişinin imkânı sınırlı olabilir. Başka birinin ise çok daha geniş maddi olanakları bulunabilir. Her ikisinden aynı miktarda yardım beklemek, adaletli bir değerlendirme olmaz. İnfakın miktarı kadar, kişinin şartları ve sorumlulukları da dikkate alınmalıdır.

Ayrıca infak yalnızca büyük servet sahiplerinin yerine getirebileceği bir sorumluluk değildir. Bazen küçük bir maddi yardım, ihtiyaç sahibinin en acil sorununu çözebilir. Bazen de bir insanın zamanını ayırması, bir işin yapılmasına yardımcı olması veya sahip olduğu bilgi ve beceriyi başkalarının yararına kullanması önemli bir katkı sağlar.

Burada kavramların sınırlarını da korumak gerekir. Kur’an’da infak özellikle Allah yolunda harcama ve sahip olunan imkânlardan verme bağlamında kullanılır. İyilik, emek ve dayanışma ise daha geniş bir ahlaki alanı kapsar. Bunların hepsi değerli olmakla birlikte her birini aynı kavramın içine yerleştirmek zorunda değiliz.

Asıl mesele, insanın elindeki imkânları bir üstünlük aracı olarak değil, sorumluluk bilinciyle kullanmasıdır.

İnfakın Değeri Gösterişte Değil, Samimiyettedir
Yardım etmek kadar, yardımın nasıl yapıldığı da önemlidir. İhtiyaç sahibine destek verirken onu küçük düşürmek, yaptığı yardımı başkalarına karşı bir üstünlük göstergesine dönüştürmek veya karşılığında minnet beklemek, paylaşmanın ahlaki değerini zedeler.

Kur’an, Bakara suresinde bu konuda açık bir uyarıda bulunur:
“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve inciterek boşa çıkarmayın.” (Bakara, 2/264)
Bu ayet, yardımın yalnızca maddi sonucuna değil, insan ilişkilerinde doğurduğu etkiye de dikkat çeker. Birine yardım ederken onun onurunu kırmak, verdiğimiz şeyin karşılığında kendimizi üstün görmesine yol açacak davranışlarda bulunmak, infakın ruhuyla bağdaşmaz.

Gerçekten ihtiyaç içinde olan bir insanın, yardım aldığı için kendisini değersiz hissetmesi gerekmemelidir. Yardım eden kişi de bunu bir güç gösterisine dönüştürmemelidir. Çünkü infak, verenin büyüklüğünü sergilemek için değil, bir ihtiyacı karşılamak ve Allah’ın rızasını gözetmek için yapılır.

Bu nedenle yardımın gizli veya açık yapılmasından önce, hangi niyetle ve nasıl bir tutumla gerçekleştirildiğine bakmak gerekir. Bazı yardımların başkalarını da teşvik etmek için açıkça yapılması yararlı olabilir. Bazılarının ise ihtiyaç sahibinin mahremiyetini korumak için gizli tutulması daha uygundur. Önemli olan, gösterişi iyiliğin önüne geçirmemektir.

İnfak, yalnızca malın el değiştirmesi değil, insanın karşısındakine nasıl baktığını da ortaya koyan bir davranıştır.

İnfak, Dünya Hayatını Daha Adil Kılma Sorumluluğudur
Kur’an’ın infak çağrısını yalnızca bireysel bir ibadet olarak değerlendirirsek, konunun toplumsal boyutunu eksik bırakmış oluruz. İnfak, insanın kendi ahlakını geliştirmesine katkı sağlarken toplumda dayanışmanın güçlenmesine de imkân verir. Ancak bunun gerçekleşmesi için yardımların gerçek ihtiyaçlara yönelmesi, insanların onurunun korunması ve adalet duygusunun gözetilmesi gerekir.

Bir toplumda yoksulluk içinde yaşayan insanlar varsa, yalnızca onlara ara sıra yardım etmekle yetinmek yerine bu yoksulluğun nedenlerini de düşünmek gerekir. İnsanlar neden iş bulamıyor? Neden bazı aileler temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor? Eğitim, üretim ve çalışma imkânlarından yararlanamayan insanların durumunu iyileştirmek için neler yapılabilir?

Bu sorular, infakın toplumsal sorumlulukla ilişkisini gösterir. Bireysel yardım, acil ihtiyaçların karşılanmasında çok değerlidir. Fakat toplumsal adalet, insanların sürekli yardıma muhtaç hâle gelmesine yol açan sorunların da ele alınmasını gerektirir.

İnfakın amacı, yalnızca bir insanın elindeki parayı diğerine vermesi değildir. Sahip olduğumuz imkânları, başkalarının hayatını kolaylaştıracak biçimde kullanabilmektir. Bazen bu, bir ailenin ihtiyacını karşılamak; bazen bir öğrencinin eğitimine destek olmak; bazen de toplumun yararına olan bir çalışmaya katkı sunmak olabilir.

Böyle bir anlayışta zenginlik, yalnızca kişisel rahatlığın aracı olmaktan çıkar. İnsan, sahip olduğu imkânların kendisine sağladığı avantajları görürken başkalarının hangi imkânlardan yoksun kaldığını da düşünür. Bu düşünce, insanı yalnızca kendisi için kazanan biri olmaktan çıkarıp toplumun iyiliğine katkı sunan birine dönüştürebilir.

Sonuç: Malımızı Değil, Malımıza Bağlılığımızı da Sorgulamalıyız
İnfak konusunu ele alırken kendimize yalnızca ne kadar yardım ettiğimizi sormak yeterli değildir. Daha temel bir soruyla da yüzleşmeliyiz: Sahip olduklarımız, bizi daha duyarlı ve sorumlu bir insan mı yapıyor, yoksa başkalarının ihtiyaçlarını görmemize engel mi oluyor?

Kur’an, insanı mal edinmekten vazgeçirmeye çalışmaz. Onu, malın esiri olmamaya; kazancını adaletli yollarla elde etmeye; ihtiyaç sahiplerini gözetmeye ve sahip olduğu imkânları yalnızca kendi çıkarı için kullanmamaya çağırır. Münafikun suresindeki ölüm hatırlatması, Âl-i İmrân suresindeki sevilen şeylerden infak etme ilkesi ve Bakara suresindeki başa kakma ve incitme uyarısı, bu anlayışın farklı yönlerini ortaya koyar.

İnfak, insanın sahip olduğu her şeyi elinden çıkarması değil, sahip olduklarının doğurduğu sorumlulukları kabul etmesidir. Malını yalnızca kendisine ait bir ayrıcalık olarak görmeyen insan, ihtiyaç sahibine yardım ederken de kendisini ondan üstün tutmaz. Yardımını bir gösteriye dönüştürmez ve yaptığı iyilik karşılığında başkasından minnet beklemez.

Hayatın sonunda geriye dönüp baktığımızda, yalnızca ne kadar kazandığımızı değil, kazandıklarımızla nasıl bir hayat kurduğumuzu da düşünmemiz gerekecek. İnsan, biriktirdiği malların miktarıyla övünebilir; fakat başkasının sıkıntısını görmezden gelerek büyüttüğü servetin kendisini nasıl bir insan hâline getirdiğini de sorgulamalıdır.

Çünkü infakın asıl değeri, yalnızca bir ihtiyaç sahibine ulaşan maddi yardımda değil, insanın bencilliğini aşmasında, adaleti gözetmesinde ve başkalarının hayatını da önemsemesindedir. İnfak, sahip olduklarımızı paylaşırken aslında nasıl bir insan olmak istediğimizi ortaya koyar.

İnfak Bir Lütuf Değil, Bir Haktır
İnfak konusunu doğru anlayabilmek için öncelikle önemli bir ayrımı görmemiz gerekiyor: İhtiyaç sahibine verilen şey, her zaman bizim ona yaptığımız bir bağış değildir. Bazen verdiğimiz, onun malımızda bulunan hakkıdır. Bu ayrımı gözden kaçırdığımızda infakı, dileyenin yaptığı ve dilerse yapmayabileceği bir iyilik gibi değerlendirmeye başlarız. Oysa Kur’an, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeyi müminlerin ahlaki sorumluluğunun bir parçası olarak ortaya koyar.
“Onların mallarında, isteyen ve mahrum olan için belirli bir hak vardı.” (Zâriyât, 51/19)
Bu ayette kullanılan ifade üzerinde özellikle düşünmeliyiz. Ayet, ihtiyaç sahibine verilen şeyi yalnızca bir yardım veya bağış olarak tanımlamıyor; insanların mallarında, isteyenin ve mahrum kalanın bir hakkı bulunduğunu bildiriyor. Demek ki mesele, mal sahibinin canı istediğinde bir miktar para verip vermemesi değildir. Mesele, malında başkasının hakkı bulunduğunu kabul edip etmemesidir.

Bir insan, kendi emeğiyle kazandığı malın tamamını yalnızca kendisininmiş gibi görebilir. Oysa Kur’an’ın bu ayeti, malımıza bakışımızı değiştirmemizi istiyor. Sahip olduğumuz imkânlar içinde ihtiyaç sahiplerinin hakkını da düşünmemiz gerekiyor. Bu nedenle infak eden kişi, kendisini yoksulun üzerinde bir iyilik sahibi olarak görmemeli; yerine getirmesi gereken bir sorumluluğu yerine getirdiğinin bilincinde olmalıdır. İhtiyaç sahibinin hakkını vermek, ona karşı bir üstünlük kurmak için kullanılabilecek bir fırsat değildir.

Peki, infak zorunlu bir ibadet midir? Kur’an’ın infak emrini yalnızca gönüllü bir iyilik olarak görmek doğru değildir. Allah, müminlere mallarından infak etmelerini emreder; ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeyi de açıkça bildirir. Münafikun suresinde, ölüm gelmeden önce Allah’ın verdiği rızıktan infak edilmesi istenir. (Münafikun, 63/10). Âl-i İmrân suresinde ise sevilen şeylerden infak etmeden iyiliğe erişilemeyeceği bildirilir (Âl-i İmrân, 3/92). Bunlar, infakın inanan insanın hayatında isteğe bağlı, önemsiz bir davranış olmadığını gösterir.

Bununla birlikte, Kur’an’daki bütün infak emirlerini tek bir hukuki kategoriye indirgememek gerekir. İnfakın hangi durumlarda zorunlu olduğu, hangi miktarın verilmesi gerektiği ve yükümlülüğün nasıl belirleneceği, ilgili ayetler birlikte değerlendirilerek ele alınmalıdır. Ancak bu ayrım, ihtiyaç sahibinin hakkını gözetme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Gerçekten ihtiyaç içinde olan bir insanın sıkıntısını giderebilecek imkânımız olduğu hâlde hiçbir sorumluluk hissetmiyorsak, yalnızca malımızı korumuş mu oluyoruz, yoksa yerine getirmemiz gereken bir hakkı da ihmal mi ediyoruz?

İnfakın asıl anlamı burada ortaya çıkar. İnsanın malına sahip çıkması kadar, o malın doğurduğu sorumlulukları kabul etmesi de önemlidir. Yardım ettiğimiz insanın onurunu korumalı, verdiğimizi başına kakmamalı ve onu kendimize minnettar bırakmaya çalışmamalıyız. Çünkü bir hakkı sahibine teslim etmek, karşılığında teşekkür veya övgü beklemeyi gerektirmez.

Sonuç olarak infak, yalnızca cömert insanların yaptığı güzel bir davranış değildir; Allah’ın verdiği imkânlar karşısında insanın sorumluluğunu hatırlatan bir ibadettir. İnfakı sadece gönüllü bağışlara indirgersek Kur’an’ın ihtiyaç sahiplerinin hakkına ilişkin vurgusunu eksik bırakmış oluruz. Malımızı nasıl kazandığımız kadar, onun içindeki hakları nasıl gözettiğimiz de önemlidir. İnfak ederken kendimizi bir başkasına iyilik yapan üstün kişi olarak değil, Rabb’imizin emrettiği sorumluluğu yerine getiren bir insan olarak görmeliyiz. Çünkü ihtiyaç sahibine hakkını vermek, ona lütufta bulunmak değil, yerine getirilmesi gereken bir hakkı teslim etmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  ESMAÜ’L HÜSNÂ NEDİR? ALLAH’I ALLAH’TAN TANIMAK 1. Esmaü’l Hüsnâ Ne Demektir? Esmaü’l Hüsnâ, Arapça bir ifadedir. Esmâ, isimler; hüsnâ i...