KADINLAR HAKKINDA NEBİ MUHAMMED’E ATFEDİLEN RİVAYETLER: KUR’AN’IN ÖLÇÜSÜ NE DİYOR?

 KADINLAR HAKKINDA NEBİ MUHAMMED’E ATFEDİLEN RİVAYETLER: KUR’AN’IN ÖLÇÜSÜ NE DİYOR?

Bir toplumda kadının nasıl görüldüğünü anlamak için yalnızca ona tanınan haklara bakmak yeterli değildir. Kadın hakkında hangi sözlerin söylendiğine, onun aklına, inancına, ahlakına ve insan olarak değerine nasıl yaklaşıldığına da bakmak gerekir. Çünkü bir insana sürekli eksik olduğu, uğursuzluk getirdiği veya kurtuluşunun başka bir insanın memnuniyetine bağlı olduğu söylenirse, zamanla bu anlayış onun toplumdaki yerini de belirler.

Din adına söylenen sözlerin etkisi çok daha derindir. İnsan, bir sözün Allah’tan geldiğine veya Allah’ın elçisine ait olduğuna inanırsa onu sıradan bir düşünce gibi değerlendirmez. O söze itiraz etmeyi dine itiraz etmek, sorgulamayı ise inançsızlık sayabilir. Böylece belirli bir toplumun anlayışı, zamanla dinin değişmez hükmüymüş gibi aktarılabilir.

Kadınlarla ilgili rivayetleri incelerken bu nedenle dikkatli olmalıyız. Burada amacımız, her rivayeti peşinen reddetmek veya kaynaklarda geçen her sözü kesinlikle Nebi Muhammed’in söylediğini kabul etmek değildir. Önce rivayetin kaynağını ve içeriğini belirlemeli, ardından Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkelerle ilişkisini değerlendirmeliyiz. Bir sözün hadis kitabında bulunmasıyla onun Allah’ın kesin hükmü olması aynı şey midir? Bir rivayetin içeriğini sorgulamak, onu aktaran herkesin kötü niyetli olduğunu ileri sürmek anlamına mı gelir? Bu soruların cevabını ararken ne peşin hükümlü olmalı ne de din adına aktarılan sözleri sorgulanamaz kabul etmeliyiz.

Kadının Aklı ve Dini Eksik mi?
Buhari’de yer alan bir rivayette, kadınlara hitaben akıllarının ve dinlerinin eksik olduğu söylenir. Rivayetin devamında akıl eksikliği, iki kadının tanıklığının bir erkeğin tanıklığına denk tutulmasıyla; din eksikliği ise âdet döneminde kadınların namaz kılmadıkları ve oruç tutmadıkları iddiasıyla açıklanır. Aynı rivayette kadınların cehennem halkının çoğunluğunu oluşturduğu da ifade edilir. (Buhari, Hayız, 6; hadis no. 304)

Ancak burada önemli bir noktayı sorgulamamız gerekiyor: Kur’an’da âdet dönemindeki kadınların namaz kılmasını veya oruç tutmasını yasaklayan açık bir hüküm var mıdır? Kur’an’da böyle bir yasak bulunmadığı hâlde, kadınların bu dönemde ibadetlerini yerine getiremeyecekleri düşüncesi hangi dinî dayanağa bağlanmaktadır? Bir kadının biyolojik durumunu, onun dinî bakımdan eksik olduğunun göstergesi saymak doğru mudur?

Bir insanın ibadet etmesi, Allah’a yönelmesi ve O’nu anması için kadın veya erkek olması arasında bir ayrım yapılabilir mi? Kadınların âdet döneminde namaz kılamayacağı ve oruç tutamayacağı yönündeki geleneksel kabulü sorgulamadan benimsersek, bu kabulü Kur’an’ın hükmüymüş gibi sunma tehlikesiyle karşılaşmaz mıyız? Bir uygulamanın uzun zamandır sürdürülmesi, tek başına onun Allah tarafından konulmuş bir yasak olduğunu kanıtlamaz.

Kur’an’da Allah katındaki üstünlüğün kadın veya erkek olmaya değil, takvaya bağlı olduğu bildirilir:
“Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı sorumluluk bilinci en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 49/13)
Bu ayette insanın Allah katındaki değerini belirleyen ölçü, cinsiyeti değil takvasıdır. Öyleyse bir kadının dinî bakımdan eksik olduğunu ileri sürerken, bu iddianın Kur’an’da hangi temele dayandığını göstermek gerekir. Kadının kendi iradesi dışında gerçekleşen biyolojik bir durum, onu Allah katında daha az değerli hâle getirebilir mi?

Burada asıl mesele, kadınların aklını veya dinini erkeklerle karşılaştırarak eksik ilan eden bir anlayışın hangi ölçüye dayandığıdır. Kur’an, insanın değerini cinsiyet üzerinden belirlemez. Bu nedenle kadınların dinî bakımdan eksik olduğu iddiasını, yalnızca bir rivayette yer aldığı için tartışmasız bir hüküm olarak kabul etmek yerine, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülerle birlikte değerlendirmeliyiz.

Tanıklık konusu da ayrıca ele alınmalıdır. Bakara suresinin 282. ayetinde borç işlemlerinin yazılması ve tanıkların belirlenmesi bağlamında iki kadın tanıktan söz edilir. Ancak belirli bir işlem bağlamındaki tanıklık düzenlemesini, bütün kadınların aklının bütün erkeklerden eksik olduğu şeklinde genel bir yargıya dönüştürmek doğru mudur? Bir konudaki düzenlemeyi, kadınların zihinsel kapasitesi hakkında evrensel bir hüküm gibi yorumlamak ayetin bağlamını aşmaz mı?

Kadınların da erkeklerin de farklı bilgi, deneyim ve düşünme yeteneklerine sahip olduğu açıktır. Bir insanın aklını ve bilgisini değerlendirirken cinsiyetine değil, somut özelliklerine bakmak gerekir. Bu nedenle söz konusu rivayetteki “akıl eksikliği” ifadesinin ne anlama geldiği, hangi bağlamda söylendiği ve Kur’an’ın insan anlayışıyla nasıl ilişkilendirileceği üzerinde düşünülmelidir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Rivayetin Buhari’de bulunması tarihî bir bilgidir; rivayetin nasıl anlaşılması gerektiği ise ayrıca değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Kaynağını belirtmekle yetinmeyip, içeriğini ve sonuçlarını da incelemeliyiz.

Kadınların Çoğu Cehennemlik mi?
Kadınlarla ilgili rivayetlerin bir bölümünde, cehennem halkının çoğunluğunu kadınların oluşturduğu aktarılır. Buhari’deki 304 numaralı rivayette bu durum kadınların kocalarına karşı nankörlük etmeleri ve sık sık lanet etmeleriyle ilişkilendirilir. Müslim’de de kadınların cehennem halkının çoğunluğunu oluşturduğunu bildiren bir rivayet vardır. (Buhari, 304; Müslim, 2736)

Bu anlatımın okuyucu üzerinde oluşturabileceği etkiyi düşünelim. Bir kadın, sırf kadın olduğu için cehennemliklerin çoğunluğuna dâhil edileceğine mi inanmalıdır? Allah’ın adaletini ve her insanın kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu bildiren bir kitap varken, kadınların ahiretteki durumunu cinsiyetleri üzerinden değerlendiren bu rivayetler nasıl anlaşılmalıdır?

Kur’an’da şöyle bildirilir:
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.” (En‘âm, 6/164)
Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk ilkesi, insanın kendi yaptıklarıyla ilgilidir. Kadın veya erkek olmak, tek başına bir insanı suçlu ya da üstün kılmaz. Yalan söylemek, haksızlık yapmak, nankörlük etmek ve başkalarına zarar vermek elbette eleştirilebilir. Fakat bir davranışın yanlışlığıyla, o davranışın bir cinsiyetin genel özelliğiymiş gibi sunulması birbirinden farklıdır.

Bu rivayetlerin nasıl yorumlanacağı konusunda farklı açıklamalar yapılabilir. Ancak kadınların çoğunun cehennemlik olduğu şeklindeki bir anlatımın, Kur’an’daki bireysel sorumluluk ve adalet ilkeleriyle nasıl bağdaştırıldığı açıkça ele alınmalıdır. Bir rivayeti aktarmakla, onun bütün kadınlar hakkında değişmez bir hüküm ortaya koyduğunu söylemek aynı şey değildir.

Kadının Cennete Girmesi Kocasının Memnuniyetine mi Bağlı?
Tirmizî’de yer alan bir rivayette, kocası kendisinden razı olduğu hâlde ölen kadının cennete gireceği ifade edilir. Tirmizî bu rivayeti hasen garîb olarak nitelemiştir. (Tirmizî, 1161)

Bu rivayeti değerlendirirken önemli bir ayrım yapmak gerekir. Eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları vardır; birbirlerine iyi davranmaları, haksızlık etmemeleri ve evlilik ilişkisini gözetmeleri önemlidir. Ancak buradan, bir kadının Allah katındaki değerinin bütünüyle kocasının memnuniyetine bağlı olduğu sonucunu çıkarmak zorunlu mudur?

Kocası haksızlık eden, eşine baskı uygulayan veya ondan sürekli olarak makul olmayan taleplerde bulunan bir kadın ne yapacaktır? Kocasının her isteğine boyun eğmemesi, onun Allah katındaki değerini düşürür mü? Bir insanın memnuniyetsizliği, başka bir insanın ahiretteki yerini belirleyen kesin bir ölçü olabilir mi?

Kur’an’da şöyle bildirilir:
“Erkek veya kadın, kim inanmış olarak iyi işler yaparsa işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisâ, 4/124)
Bu ayette kadın ve erkek, imanları ve iyi davranışları üzerinden değerlendirilir. Kadının cennete girmesi, doğrudan kocasının memnuniyetine bağlanmış değildir. Dolayısıyla söz konusu rivayetin nasıl anlaşılması gerektiği tartışılırken bu ayetin ortaya koyduğu ölçü göz önünde bulundurulmalıdır.

Eşlerin birbirine karşı sorumluluğu ile bir eşin diğerinin ahiretini belirleyen bir makama yerleştirilmesi aynı şey değildir. Rivayeti, kadının kendi inancını ve sorumluluğunu ikinci plana iten bir hükme dönüştürmekten kaçınmalıyız.

Kadın Namazı Bozar mı?
Müslim’de yer alan bir rivayette, kadının, eşeğin ve köpeğin namazı bozduğu belirtilir. (Müslim, Salât, 511) Bu rivayetin varlığı tartışmasız bir kaynak bilgisidir. Ancak ne anlama geldiği, hangi durumu anlattığı ve nasıl uygulanması gerektiği ayrıca ele alınmalıdır.

Bu konuda başka bir rivayet de önemlidir. Buhari’de, Âişe’nin namazı bozan unsurlar arasında kadının da sayıldığını duyduğunda buna itiraz ettiği aktarılır. Âişe, kendisinin Nebi Muhammed namaz kılarken onunla kıble arasında uzandığını anlatır. (Buhari, Salât, 511)

Bu iki aktarım birlikte değerlendirildiğinde, rivayetlerin yorumlanması konusunda geçmişten beri açıklama gerektiren bir mesele bulunduğu görülür. Burada yapılması gereken, rivayetlerden birini bağlamından koparıp diğerini yok saymak değil, aralarındaki ilişkinin nasıl yorumlandığını araştırmaktır.

Bununla birlikte, kadının yalnızca kadın olduğu için ibadeti bozan bir unsur gibi görülmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir sonuçtur. Kur’an’da namazın insanı kötülüklerden ve çirkin davranışlardan uzaklaştırması amaçlanır. (Ankebût, 29/45) Bu çerçevede, kadının varlığını ibadetin geçersizliğiyle ilişkilendiren bir anlatımın dinî anlamı ve sınırları sorgulanmalıdır.

Kadın Uğursuzluk Getirir mi?
Buhari’de, uğursuzlukla kadın, at ve evin ilişkilendirildiği rivayetler bulunmaktadır. (Buhari, 2859; 5095)

Bu sözlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda yorum farklılıkları bulunabilir. Ancak bunları bağlamından koparıp “kadın uğursuzdur” şeklinde genel bir inanca dönüştürmek, kadınlar hakkında olumsuz bir hükmün yayılmasına yol açabilir.

Bir evde huzursuzluk yaşanıyorsa, geçim sıkıntısı varsa veya işler yolunda gitmiyorsa, bunların sorumlusu olarak kadını görmek ne kadar adildir? Bir insanın başarısızlığını, yanlış kararlarını veya yaşadığı her olumsuzluğu kadının varlığına bağlamak gerçeği araştırmak yerine kolay bir suçlu bulmak değil midir?

Bir rivayetin varlığını belirtmekle, ondan çıkarılabilecek her yorumu doğru kabul etmek farklı şeylerdir. Kadını uğursuzlukla ilişkilendiren bir anlayışın insan ilişkilerine zarar verme ihtimali vardır. Bu nedenle söz konusu rivayetler, hem kaynakları hem de yorumları bakımından dikkatle ele alınmalıdır.

Kadınları Denetlemeyi Öğütleyen Sözler
Kadınlarla ilgili aktarılan bazı sözlerde, kadınların zarar görmeyecek ölçüde aç ve yeterince giyinmemiş bırakılması, güzel ve yeni elbiselerin ise dışarı çıkma isteklerini artıracağı ileri sürülür. Verilen kaynaklar arasında İbnü’l-Cevzî’nin el-Mevzûât, Süyûtî’nin el-Leâli’l-Masnûa, İbn Arrâk’ın Tenzîhü’ş-Şerîa ve Gazzâlî’nin Kimyâ-yı Saâdet adlı eserleri bulunmaktadır.

Ancak bu sözlerin tam metinleri, ilgili eserlerdeki yerleri ve kaynak yazarlarının değerlendirmeleri birbirinden ayrılmalıdır. Özellikle bir sözün uydurma rivayetleri inceleyen bir eserde anılması, o sözün yazar tarafından uydurma olarak değerlendirildiğini gösterebilir; fakat her bir alıntının kaynak ve bağlamı ayrı ayrı kontrol edilmeden kesin bir hüküm vermek doğru olmaz.

Bununla birlikte, aktarılan sözlerin içeriği üzerinde düşünmek mümkündür. Kadının iyi beslenmesinin, güzel giyinmesinin veya dışarı çıkmak istemesinin bir tehlike olarak sunulması; onu açlık ve kıyafet üzerinden denetlemeyi öğütleyen bir anlayış ortaya koymaktadır.

Bir kadının güzel giyinmesi neden başlı başına sakıncalı olsun? Dışarı çıkmak istemesi neden mutlaka engellenmesi gereken bir durum sayılsın? Bir insanın davranışları ve ahlakı, onu baskı altında tutarak mı geliştirilir? Din adına aktarılan bir söz, insanın iradesini ve onurunu zedeleyen bir uygulamaya gerekçe yapılıyorsa, o sözün kaynağını ve anlamını araştırmak daha da önemli hâle gelir.

Burada eleştirimiz, kaynaklarda yer alan her sözü kesin olarak uydurma ilan etmek değildir. Asıl mesele, kadınları baskı altında tutmayı öğütleyen sözlerin dinî bir dayanağının bulunup bulunmadığını araştırmak ve bunları Kur’an’ın adalet ölçüsüyle birlikte değerlendirmektir.

Kadını Erkeğin Mülkü Gibi Gören Anlayış
Bu rivayet ve alıntıları bir arada değerlendirdiğimizde ortak bir soruyla karşılaşıyoruz: Kadının aklı ve dini eksik mi sayılıyor? Ahiretteki geleceği kocasının memnuniyetine mi bağlanıyor? Namazı bozan bir unsur veya uğursuzluk kaynağı olarak mı görülüyor? Bazı sözlerde, ne yiyeceği ve ne giyeceği üzerinde baskı kurulması mı öğütleniyor?

Bu soruların her biri ayrı bir araştırmayı gerektirir. Rivayetlerin tamamının aynı güvenilirlik derecesinde olduğunu söyleyemeyiz; hepsinin uydurma olduğunu da yalnızca içeriklerinden hareketle kanıtlamış olmayız. Fakat kaynaklarda yer alan sözlerin nasıl bir kadın anlayışı oluşturabileceğini ve bunlardan çıkarılan sonuçların Kur’an’ın ilkeleriyle nasıl bağdaştırıldığını sorgulamak zorundayız.

Kadının değerini erkeğe karşı konumuyla belirleyen bir anlayış, onu kendi inancı ve sorumluluğu olan bir insan olarak görmekte zorlanır. Erkek karar veren, kadın ise denetlenen kişi hâline gelir. Sonra bu düzen dinin gereğiymiş gibi anlatılırsa, toplumsal bir anlayış dinî hüküm görünümü kazanabilir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü ise cinsiyeti tek başına üstünlük veya aşağılık sebebi saymaz. Kadın da erkek de yaptıklarından sorumludur. İyilik, doğruluk, adalet ve takva cinsiyete göre değişmez. Bir kadının yanlış davranışı eleştirilebilir; aynı şekilde bir erkeğin yanlış davranışı da eleştirilmelidir. Ancak bireyin kusurunu bütün bir cinsiyete mal etmek, adil bir değerlendirme değildir.

Kadınların haklarını savunmak, erkekleri topluca suçlamak anlamına gelmez. Sorun erkeklerin varlığı değil, bir cinsiyeti diğerinin üzerinde doğuştan yetkili gören zihniyettir. Adalet, kadının da erkeğin de haksızlığa uğramasını engelleyen ortak bir ölçüdür.

Nebi Muhammed’e Atfedilen Her Söz Dinî Hüküm Sayılabilir mi?
Bütün bu örnekler bizi daha temel bir soruya götürüyor: Bir sözün Nebi Muhammed’e ait olduğu söyleniyorsa, onu dinî bir hüküm olarak kabul etmek için ne yapmalıyız?

Öncelikle sözün kaynağını, aktarımını ve metnini araştırmalıyız. Ardından ne anlama geldiğini, hangi bağlamda aktarıldığını ve Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ilkelerle nasıl ilişkilendirildiğini incelemeliyiz. Bir rivayetin Buhari veya Müslim gibi eserlerde bulunması, onun bu eserlerde yer aldığını gösterir; fakat yalnızca bu bilgi, rivayetin anlamı hakkındaki bütün soruları ortadan kaldırmaz.

Aynı şekilde, bir rivayetin içeriğinin rahatsız edici bulunması da onun tarihî bakımdan uydurma olduğunun tek başına kanıtı değildir. Kaynakta bulunan rivayetlerle, sonradan bu rivayetlere eklenen yorumları ve kaynağı doğrulanmamış alıntıları birbirinden ayırmalıyız.

Ancak bizim açımızdan belirleyici soru değişmez: Bir sözü dinin parçası sayarken Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyü neden devre dışı bırakalım? Kur’an’da kadınların erkeklerden daha az insan, daha az değerli veya doğuştan daha günahkâr olduğuna ilişkin genel bir hüküm bulunmuyorsa, bu tür iddialar hangi gerekçeyle din adına kesinleştirilmektedir?

Kur’an’ı ölçü kabul etmek, hoşumuza gitmeyen her sözü düşünmeden reddetmek değildir. Tam tersine, din adına konuşan herkesin iddialarını sağlam gerekçelere dayandırmasını istemektir. Bir söz Allah’ın emri olarak sunulduğunda, ona itiraz eden kişi kolayca suçlanabilir. Bu nedenle din adına yapılan iddialar, taşıdıkları ağırlığa uygun biçimde incelenmelidir.

Sonuç: Kadının Değerini Kim Belirler?
Kadının değeri, bir erkeğin onu ne kadar beğendiğiyle veya ondan ne kadar memnun olduğu düşüncesiyle belirlenemez. Bir kadının inancı, ahlakı ve sorumluluğu kendisine aittir. Evlilikte eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları vardır; ancak bu sorumluluklar, bir insanın Allah katındaki değerini tek başına belirleyen bir yetkiye dönüştürülemez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü, insanların Allah katındaki değerinin cinsiyetlerine değil, takvalarına bağlı olduğudur. Kadın da erkek de kendi yaptıklarından sorumludur. Hiç kimse sırf kadın veya erkek olduğu için doğuştan günahkâr, uğursuz, aklı eksik ya da ahirette daha az değerli ilan edilemez.

Nebi Muhammed’e atfedilen sözleri araştırırken de bu ölçüyü gözden uzak tutmamalıyız. Bir rivayeti sorgulamak, dine düşmanlık etmek değildir. Fakat bir sözü yalnızca rahatsız edici bulduğumuz için uydurma ilan etmek de yeterli değildir. Önce kaynağı belirlemeli, metni doğru aktarmalı, rivayetle yorumunu ayırmalı ve ardından Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler ışığında değerlendirmeliyiz.

Din adına konuşanların sözlerini sorgulanamaz kabul ettiğimizde, insan düşüncesinin Allah’ın hükmü yerine geçirilmesine kapı aralayabiliriz. Oysa dinin ne söylediğini anlamaya çalışmak, insanın aklını ve vicdanını kullanmasını gerektirir. Kadınların da erkeklerin de değerini koruyan, adaleti esas alan bir anlayışa ulaşmak için önce din adına aktarılan sözleri dikkatle incelemeliyiz.

Asıl sorumluluğumuz, bir sözü kimin söylediğine dair iddiayla yetinmek değil; o iddianın kaynağını, anlamını ve din adına hangi hükme dönüştürüldüğünü araştırmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  ESMAÜ’L HÜSNÂ NEDİR? ALLAH’I ALLAH’TAN TANIMAK 1. Esmaü’l Hüsnâ Ne Demektir? Esmaü’l Hüsnâ, Arapça bir ifadedir. Esmâ, isimler; hüsnâ i...