DEĞİŞMEYEN NİZAMIN DEĞİŞEN İNSANLARI

 DEĞİŞMEYEN NİZAMIN DEĞİŞEN İNSANLARI

BÖLÜM I: FITRATIN AHDİ VE İNSANIN ŞERİATI

1. Giriş: İnsanın Çift Kutuplu Varoluş Serüveni
İnsanoğlunun yeryüzündeki varlık serüveni, statik bir yaratılıştan ibaret değildir. İnsan, hem ilahi bir programla donatılmış hem de kendi kaderini inşa etmek üzere yeryüzüne bırakılmış çift kutuplu bir varlıktır. Bu varoluşun iki büyük kırılma noktası vardır: İlki, ruhlar aleminde atılan o büyük imza; ikincisi ise yeryüzünde akli ve bedeni rüştün başladığı buluğ çağıdır. Bu iki evre arasındaki geçiş, insanın mutlak teslimiyetten bireysel sorumluluğa, yani fıtratın hazır korumasından beşeriyetin kendi ürettiği şeriatlara geçiş hikayesidir. Bu hikâyeyi doğru okumak, Allah’ın evrene koyduğu değişmez yasalar ile insanın kendi cüzi iradesiyle durmaksızın değiştirdiği toplumsal düzlemler arasındaki keskin sınırı anlamayı gerektirir.

2. Buluğ Öncesi Dönem: Kalû Belâ, Fıtri Ahit ve Mutlak İnanç
İnsanın yaratıcısıyla olan ilk teması, zaman ve mekân boyutunun ötesinde, zamansız bir düzlemde gerçekleşmiştir. Bu ilişki şöyle beyan edilir:

"Hani Rabbin âdemoğullarından, onların sırtlarından nesillerini çıkarıp (yaratıp) onları kendilerine şahit tutmuş ve 'Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?' (demiş), onlar da 'Evet, buna şâhidiz' demişlerdi. Kıyamet gününde 'Biz bundan habersizdik.' dersiniz diye," (Araf Suresi, 7/172. Ayet)

Bu ayet-i kerime, her insanın ruhsal, zihinsel ve biyolojik kodlarına Allah’ın varlığı ve birliği fikrinin silinmez bir biçimde kazındığını ilan eder. İslam düşüncesinde "Kalû Belâ" veya "Elest Ahdi" olarak isimlendirilen bu sözleşme, insanın yeryüzündeki çocukluk döneminin de teminatıdır. Çocuk, doğduğu andan itibaren akli ve bedeni bir ergenlik eşiği olan buluğ çağına ulaşana kadar bu fıtri temizlik, safiyet ve mutlak iman üzere yaşar. Çocukluk dönemi, elest bezmindeki o saf "Evet" cevabının yeryüzündeki kesintisiz, kirlenmemiş bir uzantısıdır. Çocuk zihni ve kalbi, dışarıdan bir müdahale gelmediği sürece kainatın bir yaratıcısı olduğunu, O'nun birliğini ve otoritesini fıtraten kabul eder. Bu evrede insan, ilahi yasanın doğrudan koruması altındadır ve henüz kendi şeriatını üretecek ya da seçecek bir cüzi irade olgunluğuna erişmemiştir. İnanç, fıtratın doğal bir sonucudur.

3. Buluğ Çağı ve Yol Ayrımı: İnsanların Kendi Şeriatlarını Edinmesi
Fakat yeryüzü imtihanı, insanın sonsuza dek bu korunaklı fıtrat kozasında kalmasına izin vermez. Biyolojik ve zihni gelişim, insanı kaçınılmaz olarak buluğ çağına ulaştırır. Buluğ çağı, insan için fıtri akıştan iradi seçime geçişin, yani hukuki ve dini sorumluluğun (mükellefiyetin) başladığı sınır çizgisidir. Bu eşikten atlayan birey, artık kendi kararlarının yükünü sırtlanmak zorundadır.

İşte tam bu noktada, insanlığın o tek tip, fıtri inanç birliği parçalanır ve yerini çeşitliliğe, hatta çatışmalara bırakır. İnsanlar buluğ çağından sonra fıtratlarında hazır buldukları o saf ilahi eksenden uzaklaşarak kendilerine farklı farklı şeriatlar, yaşam tarzları, ideolojiler, ahlak normları ve beşeri kanunlar edinirler. Bu durumun ilahi muraddaki karşılığı şöyle açıklanır:
"Sana da daha önceki Kitabı(n aslını) doğrulayıcı ve onu koruyucu olarak Kitabı (Kur'an'ı) bir amaç ile indirdik. Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet! Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma! Hepiniz için bir kanun ve bir yol (şeriat) belirledik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı fakat size verdiği imkânlarla sizi denemek için (böyle yaptı). İyiliklerde yarışın! Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. (Allah) hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n içyüzünü) size bildirecektir." (Maide Suresi, 5/48. Ayet)
Ayette geçen “Hepiniz için bir kanun ve bir yol belirledik” ifadesi, buluğ sonrasındaki beşeri serbestiyetin ve imtihanın zeminini çizer. Allah, insanı robotik bir varlık olarak tasarlamamış, onu tek bir şeriata uymaya zorlayarak "tek bir ümmet" haline getirmemiştir. Aksine, ergenlikle birlikte cüzi iradeyi serbest bırakmış, insanı kendi seçimiyle baş başa koymuştur. İnsanlar bu aşamadan sonra ya fıtratlarındaki o ezeli ahde sadık kalarak Allah’ın indirdiği hakikatle hükmederler ya da nefsi arzularına, atalarından gördükleri geleneklere veya dönemin popüler felsefelerine uyarak kendilerine ilahi sınırların tamamen dışında "yeni şeriatlar" uydururlar. Farklılaşma, insanın irade alanının bir tezahürüdür.

4. İki Ayrı Düzlem: Allah’ın Değişmez Yasası ve İnsanın Değişken Durumu
Burada teolojik ve sosyolojik açıdan hayati bir ayrım devreye girmektedir: Allah’ın yasasının değişmezliği ile insanların kendi şeriatlarını/durumlarını değiştirmesi iki tamamen ayrı düzlemdir ve birbirine karıştırılmamalıdır.

Allah’ın evrene, toplumlara ve tarihin akışına koyduğu kurallar bütünü olan Sünnetullah, sabittir, evrenseldir ve asla esnemez. Fizik kuralları nasıl değişmiyorsa, ahlaki ve toplumsal çöküş ya da yükseliş yasaları da öyle değişmez. Zulmeden bir toplumun er ya da geç yıkılması, adaleti gözetenlerin ise hangi dinden olurlarsa olsunlar dünyada muvaffak olması Allah'ın değişmez bir yasasıdır. Ancak, insanların kendi iç dünyalarını, inanç tercihlerini, ahlaki seviyelerini ve dolayısıyla kendi pratik şeriatlarını değiştirmeleri tamamen esnek, dinamik ve insana bağlı bir alandır.
Söylemimizin merkezindeki o sarsılmaz ilahi kaide tam da burada devreye girer: “Siz durumunuzu değiştirmedikçe Allah değiştirmez.” (Rad, 13/11).
Allah, insanların kendi özgür iradeleriyle inşa ettikleri toplumsal yapılara, seçtikleri beşeri şeriatlara doğrudan müdahale edip onları zorla düzeltmez veya cezalandırmaz. Allah, insan topluluklarının iradesine saygı duyar ve değişim hamlesini doğrudan doğruya kulun kendisine bırakır. Bu durum, iki yasanın muazzam bir dengesidir:

  • İnsanın Değişken Şeriatı: Toplumlar ve bireyler, buluğ çağından sonra kendi yaşam yollarını (şeriatlarını) seçmekte, iyiye ya da kötüye doğru yönelmekte serbesttirler. Kendi durumlarını istedikleri an değiştirebilirler.
  • Allah'ın Değişmez Yasası: İnsan veya toplum kendi iradesiyle yönünü fıtrata, adalete ve hakikate doğru çevirip bir adım atmadıkça, Allah’ın evrensel adalet ve yardım yasası harekete geçmez. Toplum kendini hangi yönde değiştirirse, Allah’ın değişmez yasası o seçimin fiziksel ve ruhsal sonuçlarını yaratır.

Allah’ın yasasını değiştirmemesi, O’nun adaletinin ve evrendeki nizamın bir gereğidir; insanların kendi şeriatlarını ve durumlarını değiştirmesi ise yeryüzündeki varlık gerekçelerinin, yani imtihanın asıl motorudur.

5. Sonuç: İmtihanın Sınırı ve İyiliklerde Yarışmak
Özetlemek gerekirse; insanoğlu buluğ çağına kadar Allah’ın koruyucu, fıtri ve ezeli yasası uyarınca saf bir iman ve teslimiyetle yaşar. Ancak rüşt yaşına ulaştığı andan itibaren, elest bezminde verdiği söze sadık kalıp kalmayacağının sınanması için serbest bırakılır. Bu serbestlik, insanların yeryüzünde kendi arzularına göre farklı farklı şeriatlar, yollar ve batıl inançlar edinmesine kapı aralar.

Buna rağmen Allah’ın evrensel adalet yasası hükmünü yürütmeye devam eder. İlahi yasa sabittir: İnsan kendi durumunu, kendi beşeri şeriatını hakka doğru değiştirmek için bir irade göstermedikçe, ilahi yardım gelmeyecek ve toplumsal dönüşüm yaşanmayacaktır. Maide 48'in sonunda yer alan “İyiliklerde yarışın!” ilahi emri, buluğ sonrasındaki bu kaotik ve çok şeriatlı dünyada insanın yönelmesi gereken yegane pusuladır. Kul, fıtratındaki o ilk temiz ahdi hatırlayarak, kendi iradesiyle doğrunun ve iyinin safına geçmeli, böylece Allah'ın değişmez lütuf yasasını hak etmelidir.

BÖLÜM II: ARZULARIN ŞERİATI VE İLAHİ HÜKÜM

1. Giriş: Fıtrattan Kopuşun Pratik Tezahürü
İlk bölümde, insanın buluğ çağına kadar fıtratın mutlak koruması altında olduğunu, ancak bu eşikten sonra cüzi iradesiyle baş başa kalarak kendi yollarını ve şeriatlarını seçtiğini ortaya koymuştuk. Bu ikinci bölümde ise insanın fıtrattan koptuktan sonra yöneldiği o yapay limanları, yani kendi arzularından ürettiği beşeri şeriatların mahiyetini ve bu durumun ilahi yasa karşısındaki hükmünü ele alacağız. Maide Suresi 48. ayette yer alan uyarılar ve Rad Suresi 11. ayetteki değişim yasası, bireysel tercihlerimizin toplumsal birer realiteye nasıl dönüştüğünü ve fıtrata dönme sorumluluğumuzu gözler önüne sermektedir.

2. "Onların Arzularına Uyma": Nefsi ve Beşeri Şeriatların Doğuşu
Maide Suresi 48. ayet-i kerimede, Nebi Muhammed’in şahsında tüm insanlığa sarsıcı bir ihtar yapılır:
“Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma!”
Bu ilahi ikaz, buluğ çağından sonra fıtri ahdi unutan ve kendi çıkarlarını, zevklerini, ideolojilerini birer hayat nizamı haline getiren insanlığın psikolojisini deşifre eder. İnsan, yaratılışındaki o saf teslimiyeti terk ettiğinde boşlukta kalamaz; mutlaka o boşluğu kendi heva ve hevesiyle doldurur. Dolayısıyla insanların kendilerine edindikleri farklı farklı şeriatlar, aslında nefislerin ve arzuların kanunlaşmış halidir.

Kendi durumunu, ahlakını ve yaşam felsefesini ilahi olana göre değil, geçici heveslerine göre şekillendiren toplumlar, kendilerine "arzuların şeriatını" inşa ederler. Hakikatten kopan bu yapay şeriatlar; adaleti güce, ahlakı çıkara ve inancı dünyevi menfaatlere feda eder. Allah’ın "Onların arzularına uyma" emri, insanın buluğ sonrasında önünde açılan bu sapkın yollara karşı fıtrattaki ezeli ahde sadık kalma zorunluluğunu hatırlatan sarsılmaz bir barikattır.

3. İyilikte Yarışmak: Durumu Değiştirmenin Pratik Yolu
Peki, insanlar arzularının peşinden giderek kendi durumlarını bozduklarında ve batıl şeriatlar edindiklerinde bu döngü nasıl kırılacaktır? İşte burada yine Rad Suresi 11. ayetteki o muazzam kaide devreye girer:
“Siz durumunuzu değiştirmedikçe Allah değiştirmez.”
İnsanın kendi eliyle bozduğu, fıtrattan uzaklaştırdığı toplumsal yapıyı ve kendi uydurduğu batıl şeriatları yeniden aslına döndürmesinin pratik formülü Maide 48'de verilmiştir: “İyiliklerde yarışın!”
Farklı yolların, beşeri heveslerin ve inanç ayrılıklarının kuşattığı yeryüzünde insan için yegane çıkış yolu, hayırda ve adalette hırslı bir yarışa girmektir. İnsanın kendi durumunu değiştirmesi; edilgen bir bekleyişle değil, aktif bir iyilik üretme mücadelesiyle mümkündür. Bir toplum, nefsinin arzularından ürettiği o çarpık şeriatları bırakıp yönünü yeniden fıtrata, adalete ve iyiliğe doğru çevirdiğinde, kendi içsel durumunu değiştirmiş olur. İnsan bu hamleyi yaptığı an, Allah’ın evrensel ve değişmez lütuf yasası harekete geçer ve o toplumun üzerindeki zilleti, karanlığı ve huzursuzluğu kaldırır. Değişmeyen ilahi yasa, insanın kendi şeriatını düzeltme yönündeki bu pratik çabasına adaletle karşılık verir.

4. Son Hüküm: Ayrılığa Düşülen Şeylerin İçyüzü
Maide Suresi 48. ayetin nihayeti, buluğ çağından sonra başlayan ve yeryüzünü binbir çeşit beşeri şeriatla dolduran bu büyük imtihanın son perdesini ilan eder:
“Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. (Allah) hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n içyüzünü) size bildirecektir.”
Bu ifade, insanların yeryüzünde kendi iradeleriyle seçtikleri ve uğruna kavgalar ettikleri tüm o yapay yolların, ideolojilerin ve şeriatların nihai bir mahkemede tartılacağını gösterir. Allah’ın yasası gereği yeryüzünde serbest bırakılan, kendi durumunu iyiye veya kötüye doğru değiştirmekte özgür olan insanoğlu, bu özgürlüğün mutlak faturasını ödeyecektir. Buluğ çağına kadar fıtraten sahip olunan o yalın inanç birliği, ergenlikten sonra yerini beşeri ihtilaflara bırakmış olabilir; ancak dönüş yeniden o tek ve mutlak otoriteyedir. Mahşer günü, insanların kendi arzularına uyarak uydurdukları şeriatların ne kadar boş ve temelsiz olduğu, fıtrattaki o ezeli ahdin ise ne kadar sarsılmaz bir hakikat olduğu ayan beyan ortaya çıkacaktır.

5. Sonuç: Kitabın Nihai Muhasebesi
Bu iki bölümlük serüvenin bizlere sunduğu teolojik harita nettir: İnsan, Araf 172 uyarınca çocukluk dönemi boyunca Allah’ın koruyucu fıtrat yasasıyla, mutlak bir inanç temizliği içinde yaşar. Buluğ çağının gelişiyle birlikte cüzi irade perdesi açılır ve insan, Maide 48'in işaret ettiği gibi kendi arzularının, kültürünün ya da nefsini merkeze alan beşeri şeriatların labirentine dalar.

Bu kaotik düzlemde Allah’ın evrensel yasası (Sünnetullah) hiçbir sapmaya uğramadan ve asla esnemeden, dimdik durmaktadır: “Siz durumunuzu değiştirmedikçe Allah değiştirmez.” İnsanlık, kendi ürettiği batıl şeriatların karanlığından kurtulmak istiyorsa, buluğ öncesindeki o temiz fıtrata, yani elest bezmindeki ahdine kendi iradesiyle dönmek ve iyiliklerde yarışmak zorundadır. Değişmez olan ilahi nizam, insanın kendi durumunu hakka doğru değiştirme iradesini beklemektedir; zira yeryüzü imtihanının özü de, varış yerindeki o büyük hesaplaşmanın sarsılmaz gerçeği de tam olarak bu iradede gizlidir.

SONUÇ: İLAHİ YASA VE BEŞERİ ONAYIN MUHASEBESİ
Bu iki bölümlük tahlilin bizi ulaştırdığı nihai nokta, kavramsal bir kafa karışıklığını ortadan kaldırmak ve yeryüzü imtihanının özünü kavramak adına hayati bir öneme sahiptir. İlahi kelamda bir taraftan Allah’ın yasasında hiçbir değişiklik bulunamayacağı ilan edilirken, diğer taraftan insanların farklı yollar ve şeriatlar edindiğinden bahsedilmesi, ilk bakışta bir tenakuz gibi algılanmamalıdır. Allah'ın Sünnetullahında kesinlikle hiçbir değişim olmaz. Sünnetullah ile şeriat kavramları yaklaşık olarak aynı anlama geldiği için, burada asla bir çelişki görmemeliyiz. Değişmezlik ve değişkenlik arasındaki bu ince çizgi, söz konusu şeriatların kaynağında gizlidir.

Ayette işaret edilen ve buluğ çağından sonra insanların içine düştüğü o farklılaşmış şeriatları koyan Allah değildir. Bu kuralları, yolları ve yaşam biçimlerini doğrudan insanların kendileri inşa etmiş, kendi nefsi arzularına göre var etmişlerdir. Yüce Yaratıcı, insanlığı yeryüzünde bir imtihana tabi tuttuğu ve onları yol seçiminde tamamen serbest bıraktığı için, insanların kendi cüzi iradeleriyle seçtikleri bu batıl yollara ve beşeri şeriatlara birer imtihan sahası olarak sadece onay vermiş, mühlet tanımıştır.

Dolayısıyla, Allah’ın yasasında (Sünnetullah) hiçbir değişiklik bulamayız; o sarsılmaz bir biçimde yürürlüktedir. Değişen ve bozulan yollar ise tamamen insanın kendi eliyle ürettiği ve Allah'ın da özgür iradeye tanıdığı serbestiyet gereği varlığına onay verdiği beşeri düzlemlerdir. İnsanlık için yegane kurtuluş, Allah'ın onay vererek serbest bıraktığı bu değişken arzular şeriatını terk edip, O'nun evrensel, adil ve değişmez olan ezeli yasasına kendi iradesiyle teslim olmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  DEĞİŞMEYEN NİZAMIN DEĞİŞEN İNSANLARI BÖLÜM I: FITRATIN AHDİ VE İNSANIN ŞERİATI 1. Giriş: İnsanın Çift Kutuplu Varoluş Serüveni İnsano...