Namaz Yoktur Diyenlere: Kur’an’da Yön, İtaat ve Ayrım Çizgisi
BÖLÜM 1 – YÖNÜ OLMAYAN YOL, MERKEZİ OLMAYAN HAYAT
İnsan, farkında olsun ya da olmasın, hep bir yöne bakarak
yaşar. Bu yön bazen bir ideoloji olur, bazen bir lider, bazen para, bazen
korku, bazen de yalnızca alışkanlık. Ama hiçbir insan “yönsüz” değildir.
Yönsüzlük diye adlandırılan şey bile aslında gizli bir yöneliştir; sadece adını
koymamayı tercih ettiğimiz bir kıbledir.
Şimdi durup kendimize sormamız gereken soru şudur:
Biz nereye dönüğüz?
Ve daha önemlisi:
Döndüğümüz şey, bizi neye dönüştürüyor?
Kur’an, insanın bu kaçınılmaz yönelme ihtiyacını görmezden
gelmez. Tam tersine, onu merkeze alır. Çünkü insan yönelmeden yaşayamaz. İnsanı
hayvandan ayıran şey de tam burada başlar: İnsan yalnızca yaşamak istemez, nasıl
yaşadığını da anlamlandırmak ister.
İşte tam bu noktada, Kur’an’daki “kıble” kavramı yalnızca
bir coğrafi istikametten ibaret olmaktan çıkar. Kıble, insanın hayatını hizaya
soktuğu eksen hâline gelir. Çünkü ekseni olmayan bir hayat, savrulmaya
mahkûmdur.
Her Şeyin Çift Yaratılması ve Yön Meselesi
Kur’an çok yalın ama sarsıcı bir ilkeyi hatırlatır:
“Biz her şeyi iki çift yarattık. Umulur ki düşünürsünüz.”
(Zâriyât, 49)
Bu ayeti sadece biyolojik bir çiftlilik olarak okumak, onu
fazlasıyla eksik okumaktır. Zira burada söz konusu olan şey yalnızca dişi–erkek
dengesi değildir; karşıtlıkların iç içe geçmişliğidir. Gece–gündüz,
doğru–yanlış, iman–inkâr, yön–sapma…
İnsan bu çiftler arasında sürekli bir tercih hâlindedir.
Tarafsız kalmak diye bir şey yoktur. Çünkü tarafsızlık da çoğu zaman gizli bir
tercihtir. İnsan ya bir şeye yönelir ya da başka bir şeye.
Kur’an tam da bu yüzden insanı sürekli “düşünmeye” çağırır.
Çünkü düşünmeyen insan, yönünü başkasına teslim eder. Ve insan yönünü teslim
ettiği şeyin kulu olur.
İbrahim: Bir Nebiden Fazlası
Kur’an’ın Nebi İbrahim merkeze alışı tesadüf değildir. O,
yalnızca tarihsel bir figür değildir; bir hayat modelidir.
“Seni insanlara imam kılacağım.”
(Bakara, 124)
Bu ayette geçen “imam” kelimesini sadece “önde duran, namaz
kıldıran kişi” olarak okursak, ayetin ruhunu ıskalarız. Buradaki imamlık, yol
göstericiliktir. Bedel ödemiş bir yol göstericilik.
Nebi İbrahim, yalnızca putları kırmadı; onlara olan
zihinsel bağı da kopardı. Çünkü asıl putlar taştan değil, alışkanlıklardan
yapılır. İnsan çoğu zaman putunu sevdiği için değil, ona alıştığı için savunur.
İbrahim’in hayatı, tevhit akidesinin ete kemiğe bürünmüş
hâlidir. O yüzden Kur’an onu bir “yön” olarak sunar. Çünkü insanlar soyut
ilkeleri değil, yaşanmış örnekleri izler.
Burada durup kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Biz kimin hayatına bakarak “doğru”yu tanımlıyoruz?
Kıble: Mekân mı, Model mi?
Kur’an kıble kavramını kullanırken insanı iki uçtan da
korur. Ne kıbleyi anlamsızlaştırır, ne de putlaştırır.
“Seni üzerinde bulunduğun yönü kıble yapmamız…”
(Bakara, 143)
Bu ayetteki parantez içi yorumlar çoğu zaman metnin önüne
geçer. Oysa Kur’an’ın asıl vurgusu şudur: Kıble, kimin kime uyduğunu açığa
çıkaran bir ölçüdür.
Allah’ın bir mekâna ihtiyacı yoktur. Ama insanın bir odak
noktasına ihtiyacı vardır. Kıble, Allah’a yönelenlerle başka şeylere
yönelenleri ayırt eden sembolik bir çizgidir.
Çünkü insan sembollerle düşünür. Bayraklar, anıtlar,
törenler, ritüeller… Hepsi bu yüzden vardır. Kimse “ben tapmıyorum” diyerek
tapmaktan kurtulamaz. İnsan ya bilinçli tapar ya da farkında olmadan.
Kur’an’ın yaptığı şey şudur:
Bu kaçınılmaz yönelimi Allah’a doğru hizalar.
“Nereye Dönelim?” Sorusu
Namazı, kıbleyi, yönelmeyi anlamsızlaştıranlara sormak
gerekir:
Peki siz nereye dönüyorsunuz?
İdeolojilerin kurucularına mezarlar yapılırken, onların
doğum günleri ritüelleştirilirken, heykellerin önünde saygı duruşuna geçilirken
bu bir “tapınma” değil midir?
İnsan sevdiğine benzemek ister. Örnek aldığı gibi yaşar.
Öldükten sonra da ona bağlılığını sembollerle sürdürür. Kur’an bunu yasaklamaz;
sadece adresi değiştirir.
“Bana tapın” der.
Ama bu tapınma, kuru bir ritüel değildir.
Yaşanmış bir hayatla doğrulanan bir bağlılıktır.
Nebi İbrahim’in Namazı: Bir Hayat Disiplini
“İbrahim’in makamını namaz yeri edinin.”
(Bakara,125)
Bu ayetteki namaz, yalnızca belli hareketlerden ibaret
değildir. Bu, Nebi İbrahim gibi durabilmek, Nebi İbrahim
gibi vazgeçebilmek, Nebi İbrahim gibi yönünü kaybetmemek
demektir.
Namaz, insanın hayatına sürekli şunu hatırlatır:
“Sen kime ait olduğunu unutma.”
İşte bu yüzden namaz, iman edenlerle etmeyenler arasındaki
farkı görünür kılar. Çünkü yönü olan insan, savrulmaz. Yönü olmayan insan ise
her çağrıda başka tarafa döner.
BÖLÜM 2 – AYRIM ÇİZGİSİ: NAMAZ NEDEN SADECE “YAŞAM”
DEĞİLDİR?
İnsan zihni bazen kendini kandırmayı çok iyi becerir.
Özellikle iş, sorumluluk ve bedel gerektiren alanlarda… İnanç da bunların
başında gelir. Çünkü gerçek iman, insanın konfor alanını daraltır. O yüzden
tarih boyunca insanlar, inancı ya bütünüyle reddetmiş ya da içini boşaltarak
“zararsız” hâle getirmiştir.
Bugün “namaz yoktur” söylemi de tam olarak bu noktada durur.
İlk bakışta özgürleştirici gibi durur:
“Şekilcilik yok, ritüel yok, zahmet yok; sadece iyi insan ol.”
Kulağa hoş geliyor, değil mi?
Ama biraz durup düşünelim.
Eğer mesele sadece “iyi insan olmak” olsaydı, neden Kur’an
onlarca ayette namazdan, vakitten, yönelmeden, abdestten, secdeden söz ederdi?
Allah, insanı boşuna mı ayrıntıya boğuyor?
Yoksa biz mi ayrıntıdan kaçıyoruz?
Namaz: Görünür Bir Ayrım
Kur’an, iman ile inkâr arasındaki farkı gizli bırakmaz. Tam
tersine, bu farkın görünür olmasını ister. Çünkü insan, çoğu zaman
kendini bile kandırabilir. Ritüeller, insanın kendine ayna tutmasını sağlar.
“Resül, üzerinizde bir şahid olsun.”
(Bakara, 143)
Şahitlik ne demektir?
Görünen bir şeyin tanıklığıdır.
Eğer iman yalnızca kalpte olup hiçbir şekilde dışa
yansımıyorsa, onun varlığını ne belirler? Söz mü? İnsan her şeyi söyleyebilir.
Niyet mi? Niyet görünmez. İyi hissetmek mi? Hisler geçicidir.
İşte namaz, tam bu noktada devreye girer:
İmanın bedelini görünür kılar.
Zamana bağlar.
Bedene bağlar.
Disipline bağlar.
Ve insanı sürekli şu soruyla baş başa bırakır:
“Gerçekten neye inanıyorum?”
“Sadece Yaşam” Demekle İş Bitiyor mu?
“Namaz bir yaşam biçimidir” cümlesi tek başına yanlış
değildir. Ama eksiktir. Çünkü bu cümle çoğu zaman şunun için söylenir:
Namaz kılmadan da olur.
Oysa Kur’an, namazı yaşamdan koparmaz ama yaşamın içine somut
bir eylem olarak yerleştirir. Eğer namaz yalnızca soyut bir ahlak çağrısı
olsaydı, neden savaş meydanında bile terk edilmezdi?
“İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında…” (Nisa,102)
Burada tarif edilen şey bir metafor mu?
Silahlarla, gruplarla, dönüşümlü secdelerle anlatılan şey sadece “ahlaki duruş”
mu?
İnsan kendini kandırmak isterse, her şeyi metafora çevirir.
Ama Kur’an’ın dili buna izin vermez. Çünkü Kur’an, iman edenlerle etmeyenleri
ayırmak ister. Belirsizlik, bu ayrımı ortadan kaldırır.
Neden Yön, Neden Zaman, Neden Hareket?
Şimdi kendimize dürüstçe soralım:
Eğer namaz yalnızca içsel bir hâl olsaydı,
- Neden
yön belirleniyor?
- Neden
vakit belirleniyor?
- Neden
secde, rükû, kıyam gibi bedensel eylemler var?
Çünkü insan unutkandır.
Çünkü insan ertelemeye meyillidir.
Çünkü insan bahaneler üretir.
Namaz, insanın bahanelerini elinden alır. “Vaktim yok”
diyemezsin, çünkü vakit bellidir. “İçim temiz” diyemezsin, çünkü beden de
şahitliğe çağrılır. “Her yerde olur” diyemezsin, çünkü yön bellidir.
Bu bir zorlama mı?
Hayır.
Bu, insanın kendini ciddiye almasıdır.
Kıble: Bir Taraf Olma Cesareti
“Herkesin yöneldiği bir yön vardır.”
(Bakara,148)
Bu ayet aslında çok serttir. Çünkü insanın tarafsızlık
iddiasını yerle bir eder. Herkes bir yöne dönüktür. Soru şu: Seninki
hangisi?
İman edenlerin kıblesi, onları bir araya getirir. Aynı yöne
dönmek, aynı hayat anlayışında buluşmaktır. Bu yüzden kıble, yalnızca bireysel
değil, toplumsal bir işlev de görür.
Bir düşün:
Aynı anda, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın aynı yöne dönmesi ne
demektir?
Bu, “ben yalnız değilim” demektir.
Bu, “benim yönüm net” demektir.
Bu, “ben bu çağın savrulmasına teslim değilim” demektir.
Tapınma Gerçeği: Kaçamayız
İnsan tapar.
Bu cümle rahatsız edici olabilir ama gerçektir.
Tapınma, illa secde etmek değildir. Hayatını bir şeyin
etrafında organize ediyorsan, ona tapıyorsun demektir. Para, güç, kariyer,
ideoloji, lider… Hepsi modern putlardır.
İnsanlar sevdikleri ideologların mezarlarına gider, anıtlar
diker, yıldönümleri düzenler. Buna “saygı” derler. Ama iş Allah’a yönelmeye
gelince “şekilcilik” derler.
Kur’an bu ikiyüzlülüğü açığa çıkarır. Der ki:
“Evet, tapınacaksın. Ama doğru adrese.”
Namaz, bu adresi her gün tekrar tekrar hatırlatır.
Namaz: İtiraz Edilemeyen Netlik
“Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir.”
(Bakara, 149)
Bu ayetlerin tekrar tekrar gelmesi tesadüf değildir. Çünkü
insan sürekli kaçmak ister. Allah ise insanın kaçış yollarını kapatır.
“Öyle ki, insanların size karşı bir delilleri olmasın.”
(Bakara,150)
Yani:
Bu iş muğlak kalmasın.
Bu iş tartışmaya açık olmasın.
Kim nerede durduğunu bilsin.
Namaz tam da bunu sağlar. İnananla inanmayan arasında gri
alan bırakmaz. Ve belki de bu yüzden en çok itiraz edilen ibadet odur. Çünkü
netlik, sorumluluk getirir.
BÖLÜM 3 – BEDEN NEDEN İŞİN İÇİNDE? İTAATİN SOMUT HALİ
İnsan, inancını mümkün olduğunca zihnin içine hapsetmek
ister. Çünkü zihin, pazarlık yapılabilen bir alandır. “Bugün böyle
hissediyorum”, “şartlar uygun değil”, “kalbim temiz” gibi cümlelerle inanç,
sürekli ertelenebilir hâle gelir. Oysa beden öyle değildir. Beden ya yapar ya
yapmaz. Arası yoktur.
Kur’an’ın bedenle bu kadar ilgilenmesi tam da bu yüzdendir.
Eğer iman sadece düşünceden ibaret olsaydı, Allah bedenle
uğraşmazdı. Ama Kur’an, ısrarla bedeni devreye sokar. Yıkanmaktan, mesh
etmekten, ayağa kalkmaktan, eğilmekten, secde etmekten söz eder. Çünkü insanın kaçamadığı
yer bedendir.
Abdest: Temizlik mi, Teslimiyet mi?
“Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman…”
(Maide, 6)
Ayet daha en baştan bir şey söylüyor:
Namaz için ayağa kalkmak, sıradan bir eylem değildir. Bir hazırlık
gerektirir.
Şimdi soralım:
Eğer abdest sadece fiziksel temizlik olsaydı, neden yüzün, ellerin, başın ve
ayakların sıralaması bu kadar net belirlenirdi? Neden “yıkayın” ve “meshedin”
ayrımı yapılırdı? Temizlik açısından bakıldığında başı mesh etmek neyi
temizler?
Burada temizlikten çok itaat vardır.
Abdest, “Ben emredileni, emredildiği gibi yapıyorum” demenin
bedensel ifadesidir. Su varsa suyla, yoksa toprakla… Çünkü mesele madde
değildir; emre uyma iradesidir.
İşte bu yüzden teyemmüm devreye girer.
Teyemmüm: Suyun Yokluğunda İman Var mı?
Toprağa el sürüp yüze mesh etmek…
Bunu sadece hijyen üzerinden açıklamaya kalktığında ayet anlamsızlaşır. Toprak,
yüzü temizlemez. Ama bir şeyi çok net yapar: İnsanı mazeretsiz bırakır.
Allah der ki:
“Su yok mu? Peki. Ama sen yine de yönel.”
Yani iman, şartlara bağlı bir lüks değildir. Kolayken
yapılan bir tercih de değildir. Şartlar zorlaştığında da devam eden bir
bağlılıktır.
Eğer abdest sadece “manevi temizlik” olsaydı, teyemmüm diye
bir şeye gerek kalmazdı. İnsan oturur, gözünü kapatır, niyet ederdi. Oysa
Kur’an, eli toprağa sürdürür. Çünkü iman, hayattan kopuk bir soyutluk değildir.
Gusül Meselesi: Görmezden Gelinen Ayet
Asıl zor soru burada başlar.
“Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin).”
(Maide, 6)
Şimdi sormak gerekir:
Bu “manevi kirlilik” mi?
Eğer öyleyse, neden suyla?
Neden tüm bedenle?
Neden cinsel temas gibi somut bir durumdan sonra?
Burada bedenin görmezden gelinmesi mümkün değildir. Çünkü
Kur’an, insanı ruh–beden ikiliğiyle parçalamaz. İkisini birlikte ele alır.
İnsan sadece ruh değildir; sadece beden de değildir. İkisi birlikte insandır.
Gusül, insanın en mahrem hâlinden sonra Allah’ın huzuruna
geçişte bir eşik koyar. Bu eşik şunu buyurur:
“Her hâlinle bana gelme. Hazırlan.”
Bu, bir utandırma değil; bir bilinç inşasıdır.
Sarhoşluk ve Bilinç Meselesi
“Sarhoş iken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza
yaklaşmayın.”
(Nisa, 43)
Bu ayet, namazın bilinçle ilişkisini açıkça ortaya koyar.
Eğer namaz sadece bir “yaşam felsefesi” olsaydı, sarhoşluk gibi geçici bir hâl
neden engel olsun?
Ama Kur’an diyor ki:
Ne yaptığını bilmeden yönelme.
Bu, namazın otomatik bir ritüel olmadığını da gösterir.
Bilinç şarttır. Ama bilinç tek başına yetmez. Bilinç, bedenle desteklenir.
Neden Bu Kadar Ayrıntı?
Şimdi biri çıkıp diyebilir ki:
“Allah neden bu kadar detaya giriyor?”
Cevap basit ama rahatsız edicidir:
Çünkü insan kaçamak yapmaya meyillidir.
Ayrıntı, kaçış alanlarını daraltır. Namazın vakti, yönü,
hazırlığı, şartları… Hepsi insanın kendine yalan söylemesini zorlaştırır.
İşte tam da bu yüzden bazıları bu ayrıntılardan rahatsız
olur. Çünkü ayrıntı, sorumluluk getirir. Sorumluluk ise bedel ister.
Namaz: İnsanı Kendine Şahit Kılar
“Namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.”
(Nisa,103)
Bu cümle, meseleyi kapatır. Farz, tartışma alanı değildir.
Ya kabul edilir ya reddedilir. Ortası yoktur.
Namaz, Allah’ın bizim imanımıza ihtiyacı olduğu için değil, bizim
kendimize karşı dürüst olmamız için vardır. İnsan, her namaz vaktinde
kendine şunu sorar:
“Ben gerçekten Allah’a mı yöneliyorum, yoksa hâlâ başka
şeylerin etrafında mı dönüyorum?”
Bu soru rahatsız edicidir. Ama dönüştürücüdür.
BÖLÜM 4 – ZİHİNSEL KAYMA, NİYET VE SON SORU
Her tartışmanın bir görünen yüzü, bir de görünmeyen tarafı
vardır. “Namaz yoktur”, “ibadetler semboliktir”, “asıl olan ahlaktır” gibi
cümleler ilk bakışta masum, hatta derinlikli gibi durabilir. Ama meseleye biraz
daha yakından bakıldığında, bu söylemlerin ortak bir noktada birleştiği
görülür: sorumluluktan kaçış.
Bu bir itham değil, bir tespittir.
Çünkü Kur’an’ı gerçekten ciddiye alan biri, onu parça parça
söküp yeniden inşa etmeye kalkmaz. Kur’an’la mücadele edenler ise çoğu zaman
bunu açıkça yapmaz; yorum üzerinden yapar.
Muhkem–Müteşabih Dengesi
Kur’an bu durumu önceden haber verir:
“Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık
yorumlarını yapmak için müteşabih olanına uyarlar.”
(Al-i İmran 7)
Bu ayet, rahatsız edici bir gerçeği ifşa eder:
Bazı insanlar anlamak için değil, kaçmak için yorum yapar.
Muhkem ayetler açıktır. Namaz emredilir. Vakti vardır.
Şartları vardır. Yönü vardır. Buna rağmen, bazıları müteşabih alanları çekip
çekip bu muhkem gerçeğin üzerine örtmeye çalışır.
“Namaz geçer ama aslında…”
“Kıble denir ama mecazdır…”
“Abdest anlatılır ama manevidir…”
Bu “ama”lar çoğaldıkça, din zahmetsiz hâle gelir. Ve
zahmetsiz din, insanın nefsine çok iyi gelir.
Niyet Meselesi: Masum Değil
Şunu açıkça söylemek gerekir:
Bu kadar ayrıntılı ayetlerin olduğu bir konuda hâlâ “namaz yoktur” demek, saf
bir entelektüel hata değildir.
Çünkü burada bir değil, onlarca ayet vardır. Savaş hâlinde
kılınan namazdan, yolculukta kısaltılan namaza; abdeste çağrıdan, teyemmüme;
sarhoşken yaklaşma yasağından, vakit tayinine kadar…
Bütün bunları görmezden gelmek, artık “yanlış anladım”
sınırını aşar. Bu, seçici bir körlüktür.
Kur’an bu durumu da isimlendirir:
“Kalbinde maraz olanlar.”
(Maide, 52)
Maraz, bilgi eksikliği değildir. Yön kaybıdır. İnsan nereye
dönmek istemiyorsa, orayı görmezden gelir.
İbadetin İnsanı Ayıran İşlevi
Kur’an, ibadetleri özellikle görünür kılar. Çünkü insan, iç
dünyasında her şeyi eğip bükebilir. Ama görünür bir eylem, insanı ele verir.
Namaz kılan biri, toplumun ortasında “ben buyum” der. Bu
bazen alay getirir, bazen dışlanma, bazen yük. İşte tam da bu yüzden namaz bir
imtihandır.
Allah, kimin gerçekten yöneldiğini bu şekilde ayırır.
“Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir.” (Bakara, 143)
Bu cümle, yönelenler içindir. Yönsüzlüğü felsefe hâline
getirenler için değil.
Nebi İbrahim’e Dönmek: Kürkçü Dükkânı
Türkçede güzel bir söz vardır:
Tilki dönüp dolaşır, kürkçü dükkânına gelir.
İnsan da öyledir. Ne kadar dolaşırsa dolaşsın, eninde
sonunda bir merkeze gelir. Soru şu:
O merkez Allah mı olacak, yoksa başka bir şey mi?
Kur’an’ın Nebi İbrahim’i merkeze koyması boşuna değildir. O,
bütün çağlara hitap eden bir duruşun adıdır. Ne geleneğe tapmıştır, ne
çoğunluğa uymuştur, ne de işini kolaylaştırmıştır.
Nebi İbrahim, yönünü netleştirmiş bir insandır.
Namaz, işte bu yönün günlük hayatta tekrar tekrar ilan
edilmesidir.
Son Soru
Bu kadar ayet, bu kadar netlik, bu kadar tekrar…
Bütün bunlardan sonra hâlâ “namaz yoktur” demek mümkün mü?
Mümkün.
Ama bedeli var.
Çünkü o zaman mesele Kur’an’ı anlamak olmaktan çıkar, Kur’an’la
pazarlık hâline gelir. Ve Kur’an pazarlık kabul etmez.
Sonunda insan kendine şu soruyu sormak zorunda kalır:
“Ben Allah’a mı yöneliyorum, yoksa Allah’ı kendi yönüme mi
çekmeye çalışıyorum?”
Bu soru kolay değildir.
Ama insanı dönüştüren sorular zaten kolay olmaz.
BÖLÜM KAPANIŞI
Namaz, sadece bir hareketler bütünü değildir.
Ama sadece bir “yaşam felsefesi” de değildir.
Namaz, imanın hayata girmiş hâlidir.
Yönü olan, zamanı olan, bedeni olan, bedeli olan bir bağlılıktır.
Ve Kur’an, bu bağlılığı bulanık bırakmaz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com