ADALET VE LİYAKAT: İSLAM’IN EMANET ANLAYIŞI
Hayatında hiç
hak etmediği bir koltuğa oturan, sadece tanıdıkları var diye bir makama
getirilen birini gördün mü? Muhtemelen görmüşsündür ve o an içinde uyanan o
derin adaletsizlik duygusunu çok iyi hatırlıyorsun. İşte toplumları içten içe
çürüten, insanları hayata küstüren en büyük virüs budur: İlkesizlik ve
liyakatsizlik. Kur’an bu meseleye çok net bir teşhis koyar ve toplumsal düzenin
kalbine iki sarsıcı kavramı yerleştirir: Adalet ve liyakat.
Geleneksel
olarak dini sadece bireysel ibadetlerden ibaret sanan büyük bir çoğunluk var,
değil mi? Oysa Kur’an merkezli bir bakış açısıyla baktığında, dinin asıl
iddiasının yeryüzünde sarsılmaz bir adalet mekanizması kurmak olduğunu
görürsün. Allah, elimizdeki gücü, yetkiyi ve makamları birer mülk olarak değil,
geçici birer "emanet" olarak görmemizi ister. Ve bu emanetlerin
hırsızlara, dolandırıcılara ya da iş bilmezlere değil; sadece ve sadece işin
uzmanına, yani ehline verilmesini emreder.
Emanetlerin
Devri: Ehliyet ve Liyakat
Peki, İslam’ın
yönetim ve toplum vizyonunda en kritik kural nedir? Bir makama, bir rütbeye ya
da bir işin başına kim geçmelidir? Kur’an bu sorunun cevabını hiçbir mezhep,
tarikat veya soy ayrımı yapmaksızın, evrensel bir dille verir.
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
Düşün ki, çok hastasın ve ameliyat olman gerekiyor. Ameliyat masasına
yatacağın doktoru seçerken onun Müslüman olup olmadığına, hangi ırktan olduğuna
mı bakarsın, yoksa işinin uzmanı bir cerrah olup olmadığına mı? Elbette
cerrahlığına bakarsın. İşte Kur’an’ın "emaneti ehline verin" ilkesi
tam olarak budur. Tüm makamlar, rütbeler ve devlet görevleri birer emanettir.
Bu emanetleri akrabalık bağlarıyla, torpille ya da sadakat hatırına ehil
olmayanlara dağıtmak, o topluma fırlatılmış en büyük bombadır. Adaletin
sağlanmadığı, işin ehline verilmediği bir toplumda ne huzur kalır ne de düzen.
Hayatın Akış
Merdiveni: Adaletli Şahitlik ve Yönetim
Adalet, sadece
mahkeme salonlarında yargıçların dağıttığı bir şey değildir; senin günlük
hayattaki duruşundur. Çıkarın söz konusu olduğunda, en yakınlarının bile
aleyhine olsa gerçeği söyleyebiliyor musun? İşte Kur’an seni tam bu noktada
sınar.
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile
olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutanlar olun.”
(Nisâ, 4/135)
Hiç fark ettin mi, bu ayet adaleti bir yaşam biçimi haline getirmemizi
istiyor. Adalet, en yakın olanı, en doğru olanıdır. Kendi aileni korumak uğruna
başkasının hakkını yediğin an, o adalet terazisini kırmış olursun. Kur’an bu
hassasiyeti sadece dostlarına karşı değil, nefret ettiğin, düşman olduğun
insanlara karşı bile korumanı emreder.
“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun;
bu, takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Şöyle bir durumla karşılaşsan: Çok nefret ettiğin birinin hakkı yeniyor ve
senin tek bir sözünle o hak sahibine teslim edilecek. Susar mısın, yoksa o
insanın kimliğine bakmadan hakkı haykırır mısın? İşte Müslümanca duruş, o
düşmanına bile adaletle hükmedebilmektir. Çünkü adalet, mülkün de devletin de
insanlığın da yegâne temelidir.
Ortak Akıl
ve Sosyal Denge: Şura ve İyilik
Peki, bir toplumda
adaleti kalıcı kılmanın, tek bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak keyfi
kararları engellemenin yolu nedir? Kur’an bize "ortak aklı", yani
danışmayı emreder.
“Onların işleri, aralarında danışma (şura) iledir.”
(Şûrâ, 42/38)
Bu ilke, karar alma süreçlerinde farklı görüşlerin dikkate alınmasının ne
kadar hayati olduğunu gösterir. Ben yaptım oldu mantığı değil; toplumun farklı
kesimlerinin, konunun uzmanlarının fikrini alarak hareket etmek esastır. Şura,
bireylerin kendilerini ifade etmesine ve toplumda aktif bir rol almasına olanak
tanır. Ortak akılla alınan kararlar, her zaman daha adil ve kalıcı sonuçlar
doğurur. Çünkü Allah sadece kuru bir adalet değil, toplumsal bir yardımlaşma
örüntüsü de ister.
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder.”
(Nahl, 16/90)
Geçici
Dünya ve Mutlak Hesap: Geldiğin Gibi Gitmek
İnsanoğlunun en büyük
yanılgısı, oturduğu koltukları, sahip olduğu serveti ve gücü sonsuza kadar
kendi malı sanmasıdır. Oysa ölüm denen çıplak gerçek, her gün yüzümüze çarpar.
“Ayetlerimiz hakkında kibirlenip büyüklük taslayarak öylece geldiğin gibi
gidilir.”
(Araf, 7/36)
Bu çarpıcı ifade bize dünya hayatının geçiciliğini ve her birimizin mutlak
bir hesap verme sorumluluğu taşıdığını hatırlatır. Bu dünyaya çıplak geldik,
çıplak gideceğiz. Yanımızda götüreceğimiz tek şey, bize verilen emanetlere ne
kadar sahip çıktığımız ve ne kadar adil davrandığımız olacak. Eğer bir makamı
haksızca işgal ettiysen, bir insanın hakkını gasp ettiysen, o mutlak hesap
gününde bunun faturası çok ağır olacaktır. Öyle ki, adaletsizliğin ve
haksızlığın ulaştığı boyutları Kur’an şu sarsıcı benzetmeyle anlatır:
“Kim bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın ya da yeryüzünde bozgunculuk
yapmamışken öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.”
(Mâide, 5/32)
Düşün ki, bir tek insanın hakkını yemek, bir tek insana haksızlık yapmak
tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü bir kişiye yapılan adaletsizlik,
tüm toplumun adalet güvenliğini ortadan kaldırır.
Sonuç olarak;
İslam’ın adalet ve liyakat anlayışı, sadece cami duvarları arasında kalacak
birer dini öğüt değil; nefes alan, adil, huzurlu ve refah içinde bir toplum
inşa etmenin tek reçetesidir. Bu değerlere sahip çıkmak hem Rabbani bir
yükümlülük hem de en temel insani sorumluluktur. Şimdi elini vicdanına koy ve
düşün: Sen kendi hayat dairende, sahip olduğun küçük ya da büyük emanetlere
karşı ne kadar adilsin? Ehil misin, adaleti ayakta tutabiliyor musun?
Gerçek olan
Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve
esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com