DAVUD’UN İKİ DAVACISI: TAKVA VE NEFİS SAVAŞI
Kur’an’da anlatılan Davud kıssası, yüzeyde iki adam arasındaki bir koyun meselesi gibi görünse de aslında insan ruhunun derinliklerine ışık tutan sarsıcı bir anlatımdır. Karşımıza çıkan iki davacı, sadece mülkiyet kavgası yapan sıradan kişiler değil; onlar takva ile nefis, iyilik ile kötülük fonksiyonlarını temsil eden iki içsel kuvvettir. Bu yönüyle darb-ı mesel, insanın kendi iç dünyasında her an vermekte olduğu kararların sembolik ve muazzam bir sahneye konuluşudur. Hiç fark ettin mi, zihninde ve kalbinde sürekli birbiriyle çatışan o iki sesi? Biri seni fedakarlığa ve adalete çağırırken, diğeri sürekli mazeretler üreterek seni bencilliğe sürükler. İşte bu kıssa, tam olarak o içsel savaşın ilahi kelamla resmedilmiş halidir.
İçsel Muhasebe ve Tedirginlik
Karar vermek zorunda olduğumuzda içimizdeki sesler büyük bir gürültüyle çatışır ve hangisine kulak vereceğimizi seçmek tamamen bizim sorumluluğumuzdur. Kur'an, Resul Davud’un bu iki davacıyı aniden mihrapta, yani ibadet mekanında karşısında gördüğünde hissettiği korku ve tedirginliği anlatarak başlar söze. Bu korku, aslında insanın kendi vicdanıyla ansızın yüzleştiğinde hissettiği o derin ürpertiyi simgeler. İki taraf da kendini son derece haklı görmekte, biri diğerinin kendisine haksızlık yaptığını savunarak mutlak bir adalet talep etmektedir.
“Korkma! Biz, birinin diğerine haksızlık ettiği iki davacıyız. Aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yönelt.”
(Sad, 38/22)
Düşün... Sana ait korunaklı bir alanda, hiç beklemediğin bir anda kendi zaaflarınla ve sorumluluklarınla yüzleşmek zorunda kalıyorsun. Buradaki mesaj sadece hukuki bir mahkeme salonuna ya da geçmişte yaşamış bir Nebi’nin hakemliğine ait değildir. Mesaj doğrudan senin, benim, hepimizin iç muhasebesine yöneliktir. Şöyle bir durumla karşılaşsan sen ne yapardın? Hayatın tam ortasında vicdanın sana hakkı ve adaleti fısıldarken, nefsin seni çıkarlarına uygun olan cazip yola çağırdığında hangisinin hükmünü hayat sahnesine taşırdın? Davacıların "doğru yolun ortasına yönelt" talebi, insanın fıtratındaki o şaşmaz adalet arayışının bir yansımasıdır.
Güç Tutkusu ve Erdemin Çatışması
Kıssanın derinliklerine indikçe, insan psikolojisinin en karanlık dehlizlerinden biriyle karşılaşırız. Davacılardan biri diğerine kıyasla çok az imkana, adeta yok denecek kadar az bir mal varlığına sahiptir. Ancak karşı taraf, elindeki muazzam çoğunluğa ve güce rağmen, zayıf olanın hakkına da göz diker. Kendi hakkını veya elindekileri korumakla yetinmez, ötekinin elindeki son sığınağı da kendi tekeline almak ister.
“Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum var. Böyleyken ‘Onu da benim payıma kat’ dedi ve konuşmada beni bastırdı.”
(Sad, 38/23)
Bu harika mecaz, nefis ile takva arasındaki bitmek bilmeyen o doymak bilmez çekişmeyi gözler önüne serer. İnsan nefsi böyledir; doksan dokuz güce, imkana, hakka sahip olsa bile o tek olanın peşine düşer. "Konuşmada beni bastırdı" ifadesi üzerinde hiç düşündün mü? Güçlü olanın, haklı olanı manipülasyonla, sosyal baskıyla ya da sesi daha çok çıkarak ezmesini anlatır bu cümle. Nefis de böyledir; içimizdeki takva sesini mantığa bürünmüş bahanelerle, süslü cümlelerle ve dünya hayatının aldatıcı diliyle bastırmaya çalışır. İnsan ancak gönlünü adalet ve erdem yoluna açtığında bu dilin büyüsünü bozabilir. Çünkü üstünlük, hitabetin veya maddi gücün büyüklüğünde değil, ahlaki duruşun sarsılmazlığındadır.
Hatanın Fark Edilmesi ve Tevbe
İnsanlar birleştip güçlerini artırdıklarında, ortaklıklar kurduklarında ya da çoğunluğun arkasına sığındıklarında birbirlerine zarar vermeye, birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeye daha eğilimli hale gelirler. Güç, yetki ve kalabalık olmak, ne yazık ki adaleti gözetmeyi zorlaştıran en büyük unsurlardır. Resul Davud, sunulan bu tablo karşısında güçlü olanın zayıf olana açıkça zulmettiğini hemen teslim eder ve evrensel bir gerçeği haykırır.
“Andolsun senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Zaten ortakların çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edenler ve salih ameller işleyenler müstesna; onlar da ne kadar azdır! Davud kendisini imtihan ettiğimizi sandı da Rabbinden bağışlanma diledi, rüku ederek yere kapandı ve gönülden yöneldi.”
(Sad, 38/24)
İşte burası darb-ı meselin en can alıcı kırılma noktasıdır. Davud, bu keskin hükmü verdikten hemen sonra derin bir aydınlanma yaşar. Olayın sadece önüne gelen sıradan bir adli vaka olmadığını, iki davacının aslında kendi iç dünyasını, kendi yönetimini ve kendi kalbini aynalayan ilahi bir imtihan olduğunu fark eder. Belki de bir anlık refleksle, meselenin arka planını tam derinliğiyle tartmadan ya da kendi konumunun getirdiği o mutlak adalet sorumluluğunun ağırlığını hissederek sarsılır. Bir an bile beklemeden Rabb’inden bağışlanma diler, kibrini ayaklar altına alarak rükuyla yere kapanır ve tüm benliğiyle Allah’a yönelir.
Düşün bir kere; vahye muhatap olan, güçlü ve iktidar sahibi bir Nebi bile anlık bir içsel muhasebede kendi payını, duruşunu sorgulayıp hemen istiğfar ediyorsa, bizim her gün verdiğimiz yüzlerce kararda ne kadar hassas olmamız gerekir? Kendimizi ne kadar kolay haklı çıkardığımızı, başkalarını yargılarken ne kadar acımasız, kendi nefsimizi savunurken ne kadar cömert olduğumuzu hiç fark ettin mi? Davud’un bu asil duruşu, insanın hatasını veya eksikliğini fark ettiği an makamına ve gücüne güvenip kibre kapılmadan, hızla tevbe etmesinin ve adaleti titizlikle gözetmesinin hayati önemini vurgular.
Gerçek Üstünlüğün Ölçüsü
Bu derin darb-ı mesel, yüzyıllar öncesinden gelip bugün bizim modern hayatımızın tam ortasına bir ayna tutar. İnsan hayatında güç, mal, makam ve her şeye hakim olma hırsı her zaman var olacaktır; bu, kaçamadığımız bir dünya gerçeğidir. Ancak Kur'an’ın bize öğrettiği asıl ölçü takva, vicdan ve hakkı ayakta tutma iradesidir. Ayette de açıkça belirtildiği gibi, "iman edip salih amel işleyenler" ve zulümden uzak duranlar her zaman azınlıktadır.
Bazen doğru olanı yapmak, adil durmak ve haksızlığa karşı çıkmak yalnız kalmak anlamına gelebilir. Çoğunluğun güce taptığı, doksan dokuz koyunu olanın alkışlandığı bir dünyada, o tek koyunun hakkını savunmak büyük bir yalnızlığı göze almaktır. Fakat iman edenler için gerçek üstünlük, çoğunluğun arasında kaybolmak değil, azınlıkta da kalsa hakikatin yanında saf tutabilmektir. İçimizdeki iki davacıyı tanımak, onların seslerini birbirinden ayırt edebilmek ve her şeye rağmen hak olanın hükmünü vermek, yeryüzündeki gerçek imtihanımızın kalbidir. Her birimiz kendi içimizdeki davacılara adil kararlar vermekle sorumluyuz; çünkü insan olmanın, halife olmanın en büyük ve en şerefli sınavı tam olarak burada başlar.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com