SÜNNETULLAH’IN DEĞİŞMEZLİĞİ VE MUCİZE ALGISININ KUR'ANÎ ANALİZİ
Geleneksel din algısının en büyük çıkmazlarından biri, Allah’ın azametini ve gücünü evrene koyduğu muazzam kuralların işleyişinde değil, bu kuralların delinmesinde aramasıdır. İnsanoğlu, kendi ürettiği aciz makinelerin bile tıkır tıkır işlemesini bir başarı sayarken, iş yaratılışa gelince nedense Yaratıcı’nın sürekli kendi sistemine müdahale edip kuralları bozduğunu varsayar. Oysa Kur’an, ilk ayetinden son ayetine kadar bizi muhteşem, tutarlı ve asla sapmayan bir kozmik sisteme bakmaya davet eder. Bu sistemin Kur'an'daki adı Sünnetullah’tır.
“Sen Allah’ın sünnetinde (koyduğu yasalarda) kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. Allah’ın sünnetinde bir sapma da göremezsin.”
(Fâtır, 35/43)
Peki, Sünnetullah bu kadar kesin ve kesintisiz ise, vahiylerde anlatılan ve yüzyıllardır zihnimize "doğaüstü olaylar" yani mucizeler olarak kazınan anlatıları nasıl okumalıyız? Eğer vahiy, evrensel yasaların dışına çıkan bir "sihirbazlık" anlatısı sunuyorsa, yukarıdaki ayeti nereye koyacağız? Hiç düşündün mü, Kur’an’da geçen kıssalar aslında fiziksel yasaların iptali değil, insan idrakine sunulmuş çok derin edebi ve alegorik tasvirler olabilir mi?
Alegorik Sembolizm: Balık Hikayesinden Vahyin Gerçeğine
Geleneksel tefsir akıllarına takılan en popüler sorulardan biri şudur: Bir insan devasa bir balığın karnında, asitlerin ve havasızlığın içinde günlerce nasıl canlı kalabilir? Bu soruya "Allah’ın gücü her şeye yeter, fizik yasalarını durdurmuştur" demek işin en kolay ve akıl yürütmeyi iptal eden yoludur. Ancak Kur'an, Yunus Nebi’nin bu deneyimini bize biyolojik bir ansiklopedi maddesi olarak değil, insanın iç dünyasındaki psikolojik ve manevi bir buhranın tasviri olarak sunar.
“Zünnûn’u (Yunus’u) da an. Hani öfkeli bir halde geçip gitmişti de bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde: ‘Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum’ diye niyaz etti.”
(Enbiyâ, 21/87)
Ayette geçen "karanlıklar" ifadesine dikkat et. İnsanın dünya nimetlerinin debdebesi, hırsı, öfkesi ve kendi doğrusuna olan inadı arasında sıkışıp kalması, ruhun en karanlık dehlizidir. Deniz, insanın kontrolünü kaybettiği kaotik hayatı; balık ise insanı yutan, hareket alanını kısıtlayan, onu kendi nefsiyle baş başa bırakan o büyük çaresizlik sembolüdür. Yunus’un balık tarafından yutulması, aslında bir insanın hidayet rehberinden yüz çevirdiğinde kendi ürettiği karanlığın içinde hapsolması, doğru yolu bulma kapasitesini kendi eliyle kaybetmesidir. Kurtuluş ise fiziksel bir kusma eylemi değil, karanlığın içinden Allah’a yönelen o samimi itiraftır.
İbrahim’in Ateşi ve İsa’nın Ölümü: Sünnetullah’ın Kesintisizliği
Bir diğer kırılma noktası İbrahim Nebi’nin ateşe atılması kıssasıdır. Ateşin biyolojik ve kimyasal yapısı bellidir: Oksijen ve yakıt bir araya gelir, ısı açığa çıkar ve karbon temelli her organik yapıyı yakar. Sünnetullah budur. Müşrikler İbrahim’i ateşe attıklarında, Allah’ın kurduğu düzende bir sapma yaşanmadı. Eğer ateş İbrahim’i yakmadıysa, bu durum onun etrafındaki sosyal, siyasi ve psikolojik "ateşin" söndürülmesiyle, yani zalimlerin planlarının boşa çıkarılmasıyla ilgilidir. Kur’an, zalimlerin öfke patlamalarını ve fitnelerini de sık sık "ateş" olarak nitelendirir. Allah’ın hakkı batıla galip getirme yasası devreye girmiş ve o yakıcı inkarcı ortam, İbrahim için bir esenlik alanına dönüşmüştür.
Aynı şekilde, Sünnetullah’ın en tavizsiz işlediği alan biyolojik ölüm yasasıdır. Geleneksel inanışın en büyük iddialarından biri, İsa Nebi’nin ölmediği, semaya yükseltildiği ve kıyamete yakın bir zamanda tekrar yeryüzüne inip Hristiyanları ve Müslümanları kurtaracağı mitidir. Bu, Kur’an açısından açık bir iftiradır. Çünkü Kur'an, İsa’nın da her insan gibi doğduğunu, yaşadığını ve öldüğünü ilan eder.
“Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Şüphesiz ki seni vefat ettireceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni inkar edenlerden arındıracağım.”
(Âl-i İmrân, 3/55)
Ayet "vefat ettireceğim" diyor. Vefat eden, yani biyolojik ölümü gerçekleşen bir insanın tekrar dünyaya geri dönmesi, Sünnetullah’taki "ölenin dünyaya dönemeyeceği" yasasını deler ki bu imkansızdır. İsa dünyadaki misyonunu tamamlamış ve ölmüştür; onun diriltilmesi ancak tüm insanlığın diriltileceği ahiret gününde gerçekleşecektir. Kurtarıcıyı dışarıda ve göklerde aramak, vahyin insanı kendi sorumluluğuyla baş başa bırakan özgürleştirici yapısını kavramamaktır.
Lut’un Elçileri ve Recim Yanılgısı: Melek Değil İnsan
İnsanoğlu uzağında olan, göremediği varlıklara kutsiyet atfetmeyi sever. Lut Nebi’ye gelen elçilerin melek olduğuna dair üretilen fantastik hikayeler de bunun bir ürünüdür. Oysa Kur’an’ın evrensel mesajında vahyin muhatabı da taşıyıcısı da insandır. Lut’a gelen elçiler, toplumu uyarmak, adaleti sağlamak ve vahyin mesajını iletmekle görevli insan elçilerdi. Onları kanatlı, nurani, fiziküstü varlıklar olarak tasvir etmek, anlatılan kıssanın sosyolojik ve ahlaki derslerini görmezden gelip işi bir mitolojiye çevirmekten başka bir işe yaramaz.
Bu mitolojik ve rivayet merkezli din anlayışının fıkha yansıyan en vahşi sonuçlarından biri de şüphesiz "recim" (taşlayarak öldürme) cezasıdır. Kur’an’ın hiçbir yerinde zina eden bir insanın taşlanarak öldürüleceğine dair tek bir kelime dahi geçmez. Bu ceza, eski şeriatların ve kabile geleneklerinin İslam’a yamattığı büyük bir sapmadır. Kur'an, toplumsal düzeni korumak adına zinanın cezasını son derece net ve sınırlandırılmış bir şekilde belirlemiştir.
“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun.”
(Nûr, 24/2)
Vahyin belirlediği bu açık sınıra rağmen, hurafe dünyasının uydurduğu rivayetlerle insan hayatına kastetmek, Allah’ın sınırlarını (hududullah) çiğnemektir. Kur'an adildir, ölçülüdür ve insanı yaşatmayı, ıslah etmeyi hedefler; ilkel intikam duygularını dinleştirmeyi değil.
Hayatın İki Aşaması, Can ve Ruh Ayrımı
İnsanın varoluşsal yapısını anlamak için Kur’an’ın kavram haritasına doğru bakmak gerekir. Geleneksel kabullerde insan hayatının "ruhlar alemi, anne karnı, dünya, kabir, ahiret" gibi beş aşamadan oluştuğu iddia edilir. Hatta ruhların bedenlerden önce yaratıldığı ve bir yerlerde bekletildiği anlatılır. Oysa bu inanç, Allah’ın yaratma sistemine ortaklar koşmak ve reenkarnasyon benzeri mistik felsefeleri dine sokmaktır. Kur’an’a göre hayat sadece iki aşamalıdır: Şu an içinde bulunduğumuz dünya hayatı ve ölümden sonra başlayacak olan ebedi ahiret hayatı.
Bunun anlaşılması için de "ruh" ve "can" kavramlarının birbirinden tamamen ayrılması şarttır. Can, biyolojik vücudu ayakta tutan, hücreleri aktif hale getiren, kalbin çarpmasını sağlayan evrensel biyolojik enerjidir; hayvanlarda da bitkilerde de vardır. Ruh ise biyolojik bir organ veya cevher değildir. Ruh, Allah’ın insana üflediği; onu akıl, irade, vicdan ve sorumluluk sahibi yapan "vahiy ve bilinç" mekanizmasıdır. Can ölür, biyolojik yapı toprağa karışır; ancak insanın dünyada inşa ettiği o bilinç (ruh) ahirette yeni bir yaratılışla tekrar ayağa kaldırılır.
“De ki: Ruh, Rabb’imin emrindendir. Size ise ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”
(İsrâ, 17/85)
Ahiretteki diriliş, eski kemiklerin bir yapboz gibi bir araya gelmesi şeklinde fantezilerle değil, Allah’ın insanı yepyeni bir formda, kendi amellerinin bilinciyle yeniden inşa etmesiyle gerçekleşecektir. O gün, cenneti hak edenler kendi inşa ettikleri temiz bilincin ebedi huzurunu yaşarken, cehenneme gidenler de kendi elleriyle ürettikleri karanlığın ebedi cezasıyla yüzleşeceklerdir.
Evlilik, Boşanma ve Nebilerin Helal-Haram Sınırı
Dinin toplumsal hayattaki en büyük tahrifatlarından biri de kadın-erkek ilişkilerinde yaşanır. Yüzyıllardır Nisa suresi 34. ayette geçen bir kelime cımbızlanarak, evli erkeklerin kadınlarını dövme hakkı olduğu iddia edilir. Bu, vahyin ruhuna yapılan en büyük hakaretlerden biridir. Kur’an’ın inşa ettiği aile modelinde sevgi, meveddet ve merhamet esastır. Hiçbir erkeğin bir kadına fiziksel şiddet uygulama hakkı yoktur.
Aynı şekilde boşanma (talak) mevzusu da fevri bir öfkeyle ağızdan çıkacak "boş ol" kelimelerine indirgenmiştir. Oysa Kur’an’da boşanma, kadının evlilik sözleşmesini (misakan galiza) ağır bir şekilde ihlal etmesi durumunda, her iki tarafın ve şahitlerin haklarını koruyan uzun, planlı ve adil bir süreçtir. Üç talakı tek mecliste söyleyip yuvayı yıkmak, vahyin adalet mekanizmasını hiçe saymaktır.
Unutulmamalıdır ki, helal ve haram koyma yetkisi sadece ve sadece Allah’a aittir. Geleneksel inanışta nebilerin de kafalarına göre haram koyabileceği, Kur’an’da olmayan yasaklar üretebileceği iddia edilir. Bu da Allah'ın din koyuculuğuna şirk koşmaktır. Allah, haram kıldığını tüm nebilere haram, helal kıldığını da tüm nebilere helal kılmıştır. Hiçbir nebi, Allah’ın helal dediğine "ben bunu yasaklıyorum" diyemez.
“Ey Nebi! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” (Tahrîm, 66/1)
Ayetin bu sarsıcı uyarısı, din adına keyfi yasaklar koymaya çalışan herkesin yüzüne inen bir hakikat tokadıdır. Nebi/Resul, sadece Allah’tan aldığı mesajı eksiksiz ileten ve ona ilk önce kendisi uyan en emin rehberdir.
Bakara 259’un Gerçek Anlamı ve Koruyucu Melekler
Peki, Bakara suresi 259. ayette anlatılan o meşhur "yüz yıl ölü kalıp sonra dirilen adam" kıssasını derinlemesine incelediğimizde ne görürüz? Geleneksel tefsirler bunu fiziki bir ölüm ve dünyada gerçekleşen bir dirilme olarak mucizeleştirir. Oysa buradaki derin anlatım, ahireti ve yeniden dirilişi aklına sığdıramayan insana, zamanın ne kadar izafi (göreceli) olduğunu gösteren sarsıcı bir idrak eğitimidir. İnsan öldüğünde zaman algısı sıfırlanır. Yüz yıl da geçse, bin yıl da geçse, ahiret boyutunda uyandırıldığında hissedeceği süre sadece "bir gün veya bir günün parçası" kadardır. Ayet, dünya sahnesinde bir cesedin canlanmasını değil; ölümle birlikte zaman boyutunun nasıl çöktüğünü ve ahiretteki uyanışın kaçınılmazlığını insan zihnine yaklaştıran muazzam bir misaldir.
Son olarak, zihnimizde kanatlı şeffaf varlıklar olarak canlandırılan ve bizi kazalardan koruduğuna inanılan "koruyucu melekler" algısına bakalım. Kur’an’da Allah’ın evrendeki her işi bir memuriyetle, bir kuvvetle yürüttüğü anlatılır. Melek, kelime anlamı itibariyle "güç, kuvvet, yönetim mekanizması" demektir. İnsanın bedenini, canını dış tehlikelere karşı koruyan o sistem nedir? Şöyle bir düşün; vücuduna her saniye binlerce zararlı mikrop ve virüs giriyor. Eğer vücudundaki akyuvarlar (bağışıklık sistemi) gece gündüz senin iraden dışında bu mikroplarla savaşmasaydı, hayatta kalabilir miydin? İşte Allah’ın insanı korumak için programladığı o biyolojik ordular, akyuvarlar ve savunma mekanizmaları, Sünnetullah’ın bedenimizdeki koruyucu melekleridir (kuvvetleridir). Olayı gökyüzünde arama; mucize zaten senin kendi damarlarında her saniye akıp gidiyor.
İslam ve Özgürlük: Kafirleri Öldürme Mitinin Çöküşü
İslam’ın en çok istismar edilen yönlerinden biri de, kendisi gibi inanmayanları, yani "kafirleri" nerede görülürse öldürmeyi emreden vahşi bir din olarak sunulmasıdır. Hem radikal örgütler hem de İslam karşıtları Kur’an’daki savaş ayetlerini bağlamından kopararak bu algıyı beslerler. Oysa Kur’an’daki savaş ayetleri, sadece ve sadece yurtlarından çıkarılan, zulme uğrayan ve kendilerine savaş açılan müminlerin meşru müdafaa haklarını düzenler. Durup dururken, sadece inancından dolayı bir insanı öldürmek Kur'an’a göre tüm insanlığı öldürmek gibidir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)
Kur’an, yeryüzünde herkesin kendi inancını, kendi din anlayışını tamamen özgürce yaşamasını emreder. İman, baskıyla ve kılıç zoruyla kalbe girecek bir şey değildir. Eğer öyle olsaydı, imtihanın hiçbir değeri kalmazdı. Adem’e öğretilen "tüm isimler" (Bakara 31) de bu özgürlüğün ve insan aklının temelini oluşturur. İsimlerin öğretilmesi, insanoğluna varoluş ile yok oluş arasındaki evrensel yasaları çözme, eşyanın tabiatını anlama, bilim üretme ve vahyin rehberliğinde kendi kaderini özgürce tayin etme yeteneğinin verilmesidir.
Sonuç olarak; din, doğa yasalarını altüst eden sihirli değneklerin, gökten inen gizemli yaratıkların hikayesi değildir. İslam, baştan aşağı bir akıl, ahlak, adalet ve nizam dinidir. Mucize arıyorsan gökyüzünün hapsolduğu o muazzam fizik kanunlarına, toprağın altından çıkan bitkiye, damarlarında savaşan akyuvarlarına ve seni sen yapan aklına bak. Sünnetullah’ı anlamak, Allah’ın evrendeki imzasını doğru okumaktır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com