KUR’AN’DA YOK AMA HAYATTA VAR: BİR MÜSLÜMAN’IN NEDEN BU KADAR ÇOK HURAFESİ VAR?

 KUR’AN’DA YOK AMA HAYATTA VAR: BİR MÜSLÜMAN’IN NEDEN BU KADAR ÇOK HURAFESİ VAR?


Bugün çevremize baktığımızda din adına konuşulan, yapılan ve inanılan o kadar çok şey görüyoruz ki insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bunların ne kadarı gerçekten Kur’an’da var? Sokakta, evde, camide, sohbetlerde, televizyonlarda ve sosyal medyada din adına anlatılan birçok uygulama var. Bir gecenin diğer gecelerden daha kutsal olduğu söyleniyor, bazı günlere ve aylara Kur’an’da olmayan özel anlamlar yükleniyor, birtakım nesnelerin uğur getirdiğine inanılıyor, belli duaların belirli sayılarda okunmasıyla kesin sonuç alınacağı söyleniyor. Birileri insanlara, “Bunu şu kadar defa yaparsan dileğin kabul olur, şu duayı bu kadar kez okursan işin düzelir, şu geceyi ihya edersen bütün günahların bağışlanır” diye formüller sunuyor. İnsan bütün bunları duyunca doğal olarak şunu merak ediyor: Kur’an ortada dururken, Allah’ın kitabında bulunmayan bu kadar çok dini uygulama nereden çıktı?

Sorun aslında sadece bugün yaşadığımız bir sorun değil. İnsanlık tarihi boyunca insanlar Allah’ın indirdiği dine kendi kültürlerini, alışkanlıklarını, korkularını ve beklentilerini katmışlardır. Zaman geçtikçe bu eklemeler asıl dinin önüne geçmiş, daha sonra gelen insanlar da bunları dinin kendisi sanmaya başlamıştır. Kur’an’ın birçok ayette insanları atalarından gördükleri uygulamaları sorgulamaya çağırmasının sebebi de budur. Çünkü insan, bir şeyi doğru olduğu için değil, kendisine yıllardır doğru olarak öğretildiği için de savunabilir.

Kur’an, insanların çoğunluğunun her zaman doğruyu temsil etmediğine de dikkat çeker:
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve sadece tahminde bulunurlar.”
(En’âm, 6/116)

Bu ayet üzerinde dikkatlice düşünmek gerekiyor. Çünkü toplum içinde bir şeyin yaygın olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Bir uygulamayı milyonlarca insan yapıyor olabilir. Bir inanç yüzlerce yıldır devam ediyor olabilir. Bir gelenek nesilden nesle aktarılmış olabilir. Ama bunların hiçbiri, o şeyin Allah’ın dini olduğunu göstermeye yetmez. İnsanların çoğu bir konuda aynı şeyi yapıyor diye o davranış vahiy haline gelmez. Çünkü dinin ölçüsü insanların sayısı değil, Allah’ın bildirdiği ölçüdür.

Bugün birçok insanın din anlayışı Kur’an’ı okuyup anlamaktan çok, çocukluğundan itibaren duyduklarıyla şekilleniyor. Anne babasından ne gördüyse onu yapıyor, mahallesinde ne öğretilmişse onu kabul ediyor, bağlı olduğu çevrede ne söyleniyorsa onu dinin gereği sanıyor. Sonra bir gün biri çıkıp, “Peki bunun Kur’an’daki delili nedir?” diye sorduğunda çoğu zaman ayet yerine gelenek anlatılıyor. “Büyüklerimiz böyle yapardı”, “Hocalarımızdan böyle öğrendik”, “Asırlardır böyle geliyor” veya “Herkes böyle biliyor” deniliyor. Oysa bir şeyin uzun zamandır yapılıyor olması, onun Allah tarafından emredildiği anlamına gelmez.

Kur’an tam da bu anlayışı sorgulatır:
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları bir şey anlamayan ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyse?”
(Bakara, 2/170)

Burada anlatılan şey sadece geçmişte yaşamış bir toplumun hatası değildir. Bu ayet, her dönemde insanın karşısına çıkabilecek bir tehlikeye işaret ediyor. İnsan bazen doğruyu araştırmak yerine alıştığı şeyi korumayı tercih ediyor. Çünkü alışkanlık insana güven veriyor. Sorgulamak ise rahatsız ediyor. Bir insan yıllarca doğru bildiği bir şeyi yeniden değerlendirmek zorunda kaldığında, sadece bir bilgiyi değil, çocukluğunu, çevresini, ailesini ve bağlı olduğu anlayışı da sorgulamış oluyor. Bu yüzden hurafeler bazen bilgisizlikten değil, insanın alışkanlıklarından vazgeçmek istememesinden besleniyor.

Din Allah’ındır, İnsanların Oluşturduğu Gelenek Değil
Kur’an’ın üzerinde durduğu temel gerçeklerden biri, dinin Allah’a ait olduğudur. İnsanların dine istedikleri gibi ekleme yapma, kendi düşüncelerini Allah’ın hükmü gibi sunma veya kültürel alışkanlıklarını ilahi bir emir haline getirme yetkileri yoktur.
“Dikkat edin! Halis din yalnızca Allah’a aittir.”
(Zümer, 39/3)

Bu ayet aslında çok temel bir ölçü koyuyor. Din Allah’a aitse, insanın görevi dini yeniden üretmek değildir. İnsan araştırabilir, düşünebilir, ayetleri anlamaya çalışabilir ve öğrendiği bilgileri paylaşabilir. Ancak hiç kimse kendi düşüncesini Allah’ın sözü haline getiremez. Hiç kimse kendi kültürünü din diye sunamaz. Bir toplumun örfü, gelenekleri ve alışkanlıkları olabilir; bunların güzel olanları da bulunabilir. Fakat bir gelenek güzel diye Allah’ın emri haline gelmez. Kültür başka şeydir, din başka şeydir. Sorun, bu ikisi birbirine karıştığında başlıyor.

İnsanların hurafelere yönelmesinin önemli sebeplerinden biri de manevi olanı somutlaştırma isteğidir. İnsan bazen görünmeyen bir gerçeği anlamakta zorlanıyor ve kendisini daha güvende hissetmek için birtakım sembollere tutunuyor. Bir nesneye uğur yüklüyor, bir yere özel güç atfediyor, belirli bir günü veya geceyi kendiliğinden kutsal kabul ediyor ya da bir davranışın insanı mutlaka koruyacağına inanıyor. Bunların bazıları zamanla öylesine yaygınlaşıyor ki insanlar artık onların nereden geldiğini bile araştırmıyor. Yalnızca “Böyle yapılır” denildiği için yapılıyor.

Burada insanın psikolojik yönünü de görmek gerekiyor. Hurafeler çoğu zaman insana kolaylık ve güven hissi veriyor. Hayatında belirsizlik yaşayan kişi, belirli bir sayıya veya formüle tutununca kendisini daha güvende hissedebiliyor. Bir sıkıntı yaşayan insan, Allah’a yönelmek yerine kendisine sunulan birtakım hazır uygulamalarda kesin sonuç arayabiliyor. İnsanlara bazen din adına kısa yollar sunuluyor. “Bunu yap, bütün sıkıntın geçsin. Şunu oku, bütün işlerin düzelsin. Şuraya git, bereketin artsın.” Böylece insanın Allah ile olan doğrudan ilişkisi yerine araya formüller, kişiler, nesneler ve özel zamanlar girmeye başlıyor.

Oysa Kur’an, insanın güvenini Allah’a bağlamasını ister. İnsan Allah’a inanıyor olabilir ama hayatının farklı alanlarında güvenini başka şeylere bağlayabilir. Bir nesneden medet umabilir, bir kişinin özel güç sahibi olduğuna inanabilir veya Allah’ın bildirmediği bir uygulamanın kendisini koruyacağını düşünebilir. Kur’an ise insanın hayatında asıl güven kaynağının Allah olması gerektiğini sürekli hatırlatır.
“De ki: ‘Yeri ve göğü kim yarattı? Güneşi ve ayı kim buyruğu altına aldı?’ Elbette ‘Allah’ diyecekler...”
(Ankebût, 29/61)

İnsanların Allah’ın varlığını kabul etmeleri, her konuda yalnızca Allah’ın ölçüsüne göre hareket ettikleri anlamına gelmiyor. Tarih boyunca birçok toplum Allah’a inanmış ama bunun yanında kendi oluşturduğu inançları da dinin içine sokmuştur. Bugün de benzer bir durumla karşılaşabiliyoruz. İnsan Allah’a inanıyor ama hayatında Allah’ın kitabında olmayan uygulamalara da dini bir güç atfedebiliyor. İşte hurafenin en tehlikeli tarafı burada ortaya çıkıyor. Hurafe çoğu zaman dinin karşısına açıkça çıkmıyor; dinin içine girerek kendisini din gibi göstermeye çalışıyor.

Kur’an Terk Edildiğinde Boşluğu Başka Şeyler Dolduruyor
Kur’an’ın çok dikkat çekici bir ayetinde Resul’ün şöyle söylediği bildirilir:
“Rabb’im! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey edindi.”
(Furkan, 25/30)

Bu ayeti yalnızca Kur’an’ı hiç okumayan insanlarla sınırlı düşünmemek gerekiyor. Bir insan Kur’an’ı evinde bulundurabilir, güzel bir şekilde okuyabilir, ona büyük saygı gösterebilir ama hayatındaki dini ölçüleri başka kaynaklardan alıyorsa, Kur’an yine de terk edilmiş olur. Çünkü Kur’an’ı terk etmek, onu sadece fiziksel olarak bir kenara bırakmak değildir. Kur’an’ın hayatı belirleyen ölçü olma özelliğini başka kaynaklara vermek de bir çeşit terk ediştir.

İnsan Kur’an’ı terk ettiğinde dinsiz kalmıyor. Tam tersine, çoğu zaman din adına daha çok şey ortaya çıkıyor. Çünkü insanın zihninde ve hayatında oluşan boşluğu başka şeyler dolduruyor. Hikâyeler, söylentiler, gelenekler, kişisel yorumlar, geçmişten aktarılan rivayetler ve birtakım dini otoritelerin sözleri zamanla Kur’an’ın önüne geçebiliyor. Sonunda insanın din adına bildiği şeylerin büyük bir kısmı Allah’ın kitabından değil, başkalarının anlattıklarından oluşuyor.

Bu nedenle bugün birçok insanın elinde Kur’an olduğu halde dinini doğrudan Kur’an’dan öğrenmediğini görüyoruz. Kur’an hakkında konuşuyor ama Kur’an’ı açıp konuyu araştırmıyor. Bir ayet sorulduğunda cevap veremiyor ama din adına kendisine öğretilmiş uzun hikâyeleri anlatabiliyor. Allah’ın kitabındaki ölçüleri bilmek yerine, kendisine aktarılan kültürel bilgileri dinin vazgeçilmez parçaları olarak kabul ediyor. İşte hurafelerin gelişmesi için bundan daha uygun bir ortam olamaz.

Hazır Bilginin Rahatlığı ve Düşünmenin Zorluğu
Düşünmek kolay bir iş değil. Bir konuyu gerçekten anlamak için okumak, araştırmak, ayetleri birbirleriyle karşılaştırmak ve gerektiğinde daha önce doğru bildiğimiz şeyleri yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Bu ise emek istiyor. İnsanların çoğu için hazır bilgi almak çok daha kolay geliyor. Birisi konuşuyor, diğerleri dinliyor. Birisi yorum yapıyor, diğerleri kabul ediyor. Birisi “Bu böyledir” diyor ve konu kapanıyor.

Kur’an ise insanı böyle bir pasifliğe çağırmıyor:
“Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkasının katından olsaydı, içinde birçok çelişki bulurlardı.”
(Nisâ, 4/82)

Ayet insanı düşünmeye çağırıyor. Yani Kur’an, “Aklınızı kullanmayın, size ne söylenirse kabul edin” demiyor. Tam tersine insanın okumasını, düşünmesini ve gördüğü üzerinde tefekkür etmesini istiyor. Kur’an’ın birçok yerinde tekrar edilen “Akletmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?” ve “Öğüt almaz mısınız?” ifadeleri bunun açık göstergesidir.

Ancak bazı çevrelerde insana doğrudan Kur’an’la ilişki kurmanın tehlikeli olduğu bile söylenebiliyor. “Sen anlayamazsın”, “Kur’an’ı herkes okuyup anlayamaz”, “Sen sadece bilenleri dinle” denilerek insanın kitabıyla arasına mesafe konuluyor. Elbette insan bilmediği konularda bilenlerden yararlanır. Araştırmacıları, dil uzmanlarını ve farklı çalışmaları dinler. Fakat hiç kimsenin sözü Allah’ın sözüyle aynı değildir. Hiç kimse hata yapmayacak kadar sorgulanamaz değildir. İnsan başkalarını dinleyebilir ama ölçüyü kaybetmemelidir.

Kur’an’ın söylediği şey çok açıktır:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.”
(İsrâ, 17/36)

Bu ayet, hurafelerden korunmak için çok güçlü bir ölçü sunuyor. Bir şey duyduğumuzda hemen kabul etmek yerine, “Bunun bilgisi nedir? Dayanağı nedir? Allah’ın kitabında bunun yeri var mı?” diye sormamız gerekiyor. Çünkü “Bana böyle öğretildi” sözü, tek başına bir delil değildir. İnsanlara geçmişten birçok yanlış bilgi de öğretilebilir. Önemli olan bize ne öğretildiği değil, öğretildiği söylenen şeyin doğru olup olmadığıdır.

Kur’an Kolaylaştırıldı, İnsanlar Zorlaştırdı
Kur’an’da dikkat çekici bir şekilde dört defa tekrar edilen bir ifade vardır:
“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17, 22, 32, 40)

Rabb’imiz, kitabını öğüt almak için kolaylaştırdığını bildiriyor. Buna rağmen insanlar bazen Kur’an’ı öylesine karmaşık bir hale getiriyor ki sıradan bir insan, “Ben bu kitabı anlayamam” düşüncesine kapılıyor. Sonra da Kur’an’ı doğrudan anlamaya çalışmak yerine, başkalarının kendisine anlattığı dini öğrenmekle yetiniyor.

Burada elbette şunu da doğru anlamak gerekiyor. Kur’an’ı anlamak için çaba gerekir. Kelimelerin anlamlarını araştırmak, ayetlerin bütünlüğünü görmek ve üzerinde düşünmek gerekir. Ancak çaba göstermek başka, kitabı insanın anlayamayacağı bir hale getirmek başkadır. Allah insanları anlamayacakları bir kitaptan sorumlu tutmaz. Eğer din gününde insan Allah’ın kitabından sorumlu olacaksa, o kitabın insan tarafından anlaşılabilir bir tarafının olması gerekir.

Sorun şurada başlıyor: İnsan Kur’an’ı okumaktan vazgeçtiğinde, başkalarının Kur’an adına söylediklerini dinin kendisi kabul etmeye başlıyor. Sonra o kişiler hata yapsa bile, insanlar onların sözlerini sorgulamıyor. Zamanla insan sözü kutsallaştırılıyor.

Kur’an ise geçmiş toplumların bu hatasına dikkat çekiyor:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler...”
(Tevbe, 9/31)

Bir insanın başka bir insana rab gibi davranması için ona secde etmesi gerekmez. Allah’ın hükmünün yerine o kişinin sözünü koyması, onun yanlışını sorgulamadan kabul etmesi ve din konusunda Allah’ın kitabından önce insanı ölçü haline getirmesi de büyük bir tehlikedir. Din adamı, öğretici veya araştırmacı olabilir. Bilgili ve samimi de olabilir. Fakat yine de insandır ve hata yapabilir. Bu nedenle Müslümanın ölçüsü kişi değil, Kur’an olmalıdır.

Hurafeler Bir Günde Ortaya Çıkmıyor
Hurafelerin nasıl yayıldığına baktığımızda genellikle aynı süreci görüyoruz. Önce bir olay yaşanıyor veya bir kişi bir söz söylüyor. Daha sonra bu olay veya söz anlatılıyor. Zaman geçtikçe anlatılanlara yeni ayrıntılar ekleniyor. Sonra insanlar bu hikâyeyi tekrar etmeye başlıyor. Bir süre sonra hikâyenin kendisi sorgulanmaz hale geliyor ve sonunda dini bir uygulamaya dönüşüyor.

Örneğin başlangıçta sadece güzel bir gelenek olarak yapılan bir davranış, yıllar sonra dini bir zorunluluk gibi sunulabiliyor. Bir insanın şahsi olarak yaptığı bir uygulama, başka insanlar tarafından “Böyle yapılmalıdır” şeklinde aktarılabiliyor. Bir bölgenin kültürü bütün Müslümanların diniymiş gibi gösterilebiliyor. Sonra insanlar bu uygulamayı yapmayanları eksik Müslüman veya günahkâr olarak görmeye başlayabiliyor.

İşte bu noktada din ile kültür birbirine tamamen karışıyor.

Oysa bir Müslüman için çok basit bir ayrım yapılabilir. Bir davranışı “Ben bunu gelenek olarak yapıyorum” diyebilirsiniz. Bu ayrı bir şeydir. Fakat “Allah bunu emretti” dediğiniz anda delil gerekir. Çünkü artık Allah adına konuşmaya başlamış olursunuz.

Allah adına konuşmak ise büyük bir sorumluluktur.
“Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemeniz...”
(A’râf, 7/33)

Kur’an, Allah hakkında bilgi sahibi olmadan konuşmayı ciddi bir yanlış olarak gösterir. Buna rağmen insanlar bazen hiçbir delili olmadığı halde birtakım uygulamalara ilahi anlam yükleyebiliyor. “Şu gece mutlaka şunu yapmalısın”, “Şu duayı şu kadar okumazsan olmaz”, “Bu nesne seni korur”, “Şuraya gidersen günahların bağışlanır” gibi ifadeler kullanılıyor. İnsanlar bunları söylerken Allah’ın kitabında gerçekten böyle bir hüküm olup olmadığını çoğu zaman araştırmıyor.

Oysa Allah’ın söylemediği bir şeyi Allah söylemiş gibi göstermek, sıradan bir hata değildir. Bu nedenle Müslüman din konusunda çok daha dikkatli olmalıdır.

Ezberlenen Din ve Bilinçsiz Tekrar
Lisede sınav için ezber yapan öğrenciyi düşünelim. Öğrenci bazı bilgileri sınavdan geçmek için ezberliyor ama konuyu gerçekten anlamıyor. Sınav bitince ezberlediklerinin büyük kısmını unutuyor. Dini sadece alışkanlıklarla yaşayan insanın durumu da bazen buna benziyor. Ne yaptığını tam olarak bilmiyor, neden yaptığını bilmiyor, kaynağını bilmiyor ama yıllardır gördüğü için yapmaya devam ediyor.

Bir dua ezberliyor ama ne anlama geldiğini bilmiyor. Bir davranışı tekrar ediyor ama Allah’ın kitabındaki karşılığını araştırmıyor. Bir kişiye bağlanıyor ama onun sözlerinin Kur’an’a uygun olup olmadığını sorgulamıyor. Böylece din, bilinçli bir tercih olmaktan çıkıp alışkanlıkların toplamına dönüşüyor.

Kur’an’ın amacı insanın aklını kapatmak değildir. Kur’an insanı kendi sorumluluğunun farkında olan bir varlık olarak görür. Her insan yaptığı tercihlerden sorumludur. Hiç kimse din gününde, “Ben bana söyleneni yaptım, hiç araştırmadım” diyerek sorumluluktan tamamen kurtulacağını düşünmemelidir. Çünkü Rabb’imiz insana akıl, vicdan, görme ve işitme yeteneği vermiştir.

Bu nedenle Müslümanın görevi, din adına duyduğu her sözü hemen reddetmek veya hemen kabul etmek değildir. Önce dinlemek, sonra araştırmak ve ölçmektir.

Kur’an da insanı buna çağırır:
“Onlar sözü dinlerler, sonra onun en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.”
(Zümer, 39/18)

Bu ayette çok güzel bir ölçü var. İnsan bütün sözleri dinleyebilir, farklı görüşleri araştırabilir ve değişik düşünceleri değerlendirebilir. Ancak her duyduğu sözü doğru kabul etmek zorunda değildir. Sözü dinlemek başka, her söze inanmak başkadır. Müslüman, duyduğu sözleri Kur’an’ın ölçüsüne göre değerlendirmelidir.

Bir kişi çok tanınmış olabilir. Bir kitap yüzlerce yıl önce yazılmış olabilir. Bir uygulama milyonlarca insan tarafından yapılıyor olabilir. Bir gelenek toplumun tamamına yayılmış olabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına hakikatin delili değildir. Hakikat, insanların çokluğu ile değil, Allah’ın ölçüsüyle belirlenir.

Hurafeler İnsanlara Neden Bu Kadar Çekici Geliyor?
Çünkü hurafeler çoğu zaman insana kolay cevaplar sunuyor. İnsan korkuyor, ona bir nesne veriliyor. İnsan sıkıntıya düşüyor, ona bir formül sunuluyor. Gelecekten endişe ediyor, ona belirli bir ritüel öğretiliyor. Çaba göstermek yerine kısa bir yol vaat ediliyor.

İnsan için bu oldukça cazip bir durum.

Fakat Allah’ın dini insanlara hurafelerden oluşan sihirli formüller sunmaz. Kur’an, insanın hayatını değiştirmesini, aklını kullanmasını, adaletli olmasını, güzel davranmasını, doğru sözlü olmasını ve Rabb’ine güvenmesini ister. Hurafe ise insanın hayatını değiştirmeden sonucu değiştirebileceği düşüncesini verebilir.

İnsan haksızlık yapmaya devam eder ama birkaç uygulamayla kendisini kurtaracağını düşünebilir. İnsan başkalarının hakkını yer ama belirli bir gece yaptığı ritüelle bütün sorunların çözüleceğine inanabilir. İnsan ahlakını düzeltmek yerine birtakım sözleri tekrar ederek Rabb’ine yaklaşacağını sanabilir.

Oysa Kur’an insanın dikkatini şekilden önce sorumluluğa, gösterişten önce samimiyete ve söylentiden önce bilgiye çeker.

Çözüm: Dini Yeniden Kur’an’ın Ölçüsüne Döndürmek
Hurafelerden kurtulmanın yolu yeni bir hurafe üretmek değildir. Bir insanı bırakıp başka bir insanı sorgulanamaz hale getirmek de çözüm değildir. Asıl çözüm, din konusunda Allah’ın kitabını yeniden merkeze almaktır.

Bu, insanların geleneklerini tamamen terk etmesi gerektiği anlamına gelmez. Her toplumun kültürü, örfü ve güzel alışkanlıkları olabilir. İnsanlar bunları yaşatabilir. Ancak kültürü dinle karıştırmamak gerekir. Bir gelenek gelenektir, bir âdet âdettir, bir yorum yorumdur, bir insanın sözü de insan sözüdür. Allah’ın dini ise Allah’ın kitabında bildirdiği dindir.

Bu nedenle din adına yapılan her uygulamada şu soruyu sormaktan çekinmemeliyiz: Bunun Kur’an’daki dayanağı nedir? Eğer açık bir delil yoksa, onu Allah’ın emri gibi sunamayız. Bir kişi bunu yapmak istiyorsa yapabilir, kendi kültürü olarak sürdürebilir veya şahsi tercihi olarak uygulayabilir. Ancak başkasına, “Allah bunu emretti” diyemez.

Kur’an’ın yeniden hayatın merkezine alınması, sadece kitabı daha çok okumakla sınırlı değildir. Onu anlamaya çalışmak, üzerinde düşünmek ve hayatımızdaki dini anlayışları onunla karşılaştırmak gerekir. Belki o zaman yıllardır din diye yaptığımız bazı şeylerin aslında kültürel alışkanlık olduğunu fark ederiz. Belki bazı korkularımızın Allah’tan değil, bize anlatılan hikâyelerden kaynaklandığını görürüz. Belki de bazı uygulamaları sadece çevremiz öyle yaptığı için sürdürdüğümüzü anlarız.

Bu fark ediş kolay olmayabilir. Çünkü insan geçmişinden gelen şeyleri sorgularken zorlanır. Fakat hakikati arayan insanın korkmaması gerekir. Allah’ın kitabı insanın sorularından zarar görmez. Hakikat sorgulanmaktan korkmaz. Sorgulanmaktan korkan şey çoğu zaman kendi dayanağından emin olmayan iddialardır.

Bugün belki de her Müslümanın kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Hayatımda din diye yaptığım şeylerin ne kadarı gerçekten Kur’an’dan geliyor, ne kadarı ise bana din diye öğretilen alışkanlıklardan oluşuyor?

Bu soruyu samimiyetle sormak, dine zarar vermez. Tam tersine, dini insanların eklemelerinden ayırmaya yardımcı olur. Çünkü hurafeler çoğu zaman Allah’ın dinine açıkça karşı çıkarak yaşamaz. Kur’an geri plana itildiğinde oluşan boşluğu doldurarak yerleşir. İnsanlar Kur’an’ı yeterince araştırmadıklarında, duydukları her şeyi din sanmaya başlarlar. Sonra bu bilgiler nesilden nesle aktarılır ve bir süre sonra kimse bunların kaynağını sormaz.

Oysa Kur’an bize çok açık bir yol gösterir:
“Bu, Rabb’inizin dosdoğru yoludur. Öğüt alacak bir toplum için ayetleri ayrıntılı olarak açıkladık.”
(En’âm, 6/126)

O halde yapılması gereken, insanların sözlerini Allah’ın sözüne dönüştürmek değil; Allah’ın sözünü yeniden hayatımızın ölçüsü haline getirmektir. Bilmediğimiz şeylerin peşine düşmemeli, çoğunluğun her zaman doğru olmadığını bilmeli, atalarımızdan gelen her şeyi sorgusuz din kabul etmemeli ve Allah adına söylenen her sözü Kur’an’ın ölçüsüne vurmalıyız.

Belki o zaman din adına hayatımıza giren birçok hurafenin aslında Allah’tan değil, insanlardan kaynaklandığını daha açık görebiliriz. Çünkü bir Müslümanın en büyük güvencesi, “Bize böyle öğretildi” sözü değil, Rabb’imizin kitabında bildirdiği ölçülerdir. Din konusunda yolumuzu insanların değişken sözleri değil, Allah’ın değişmeyen vahyi belirlemelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

  AHLÂK NEREDE? Yıllardır din adına bazı uygulamaların belirli günahları bağışlatacağına dair anlayışlar anlatılmaktadır. “İki namaz arası...