İLİMDEN KAÇAN TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞÜ: KUR’AN’IN UYARISI
Toplumsal
algıda bilimi, evreni araştırmayı, felsefi derinliği ve teknolojik üretim
süreçlerini adeta din dışı bir alan, hatta yaratıcının işine karışmak gibi
gören gizli bir bağnazlık hüküm sürmektedir. Ne acıdır ki, bilimi ve
araştırmayı küçümseyen bu zihniyet, aynı bilimin ürettiği tüm teknolojik
nimetleri hayatının merkezine koymaktan, onları tepe tepe tüketmekten de geri
durmamaktadır. Ulaşımda kullanılan en gelişmiş araçlar, iletişim kurulan akıllı
telefonlar, hastalıklara çare olan ilaçlar ve tıp teknolojileri tamamen akıl,
sorgulama ve bilimsel metodoloji sayesinde ortaya çıkmaktadır. Fakat tüm bu
imkanları tüketen kitleler, sıra bilgiyi üretmeye ve araştırmaya geldiğinde,
ilimle uğraşmayı bir lüks veya inanç dünyasına bir tehdit olarak
niteleyebilmektedir. İşte tam bu noktada, Kur’an’ın inşa etmek istediği, aklını
kullanan, evreni okuyan aktif toplum modeli ile mevcut kitlelerin içine düştüğü
zihinsel uyuşukluk arasında devasa bir uçurum meydana gelmektedir.
“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar
hazırlayın ki onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka
sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği diğerlerini korkutursunuz. Allah yolunda
ne infak ederseniz size eksiksiz ödenir; siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.”
(Enfal, 8/60)
Bu ayet, sadece indiği dönemin askeri koşullarına, tarihsel sınırlarına veya
basit bir süvari birliği hazırlığına indirgenemeyecek kadar evrensel ve çağlar
üstü bir strateji sunmaktadır. Ayette geçen "kuvvet" kavramı, zaman
ve mekan sınırı olmaksızın, bir toplumun varlığını koruyabilmesi ve caydırıcı
olabilmesi için sahip olması gereken her türlü nitelikli gücü ifade eder.
Vahyin indiği çağda bu güç nitelikli bir at ve ok iken; bugün bu emir kuantum
bilgisayarları, yapay zeka algoritmaları, siber savunma sistemleri, havacılık
ve uzay sanayii, biyoteknoloji, güçlü makroekonomik yapılar ve uluslararası
düzeyde kabul gören akademik üstünlük anlamına gelmektedir. Allah Müslümanlara
“gücünüzün son sınırına kadar her türlü donanımı hazırlayın” şeklinde mutlak
bir ödev yüklerken, çağdaş toplumlar hiçbir stratejik plan, özgün üretim ve
bilimsel keşif ortaya koymadan sadece temenni düzeyindeki dualarla zafer
kazanacaklarını zannetmektedirler. Laboratuvarda sabahlamayanın, kütüphanelerde
dirsek çürütmeyenin, fabrikada katma değerli ürün üretmeyenin ellerini açıp
yardım beklemesi, evrene konulan sünnetullah yasalarını ve ilahi iradenin
adaletini hafife almaktan başka bir şey değildir.
“Gevşemeyin, üzülmeyin! Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizsiniz.”
(Al-i İmran, 3/139)
Ayetin vaat ettiği mutlak üstünlük ve izzet, sadece kimlik kartında yazan bir
aidiyete ya da pratik hayatta hiçbir karşılığı olmayan kuru bir iddiaya
bağlanmamıştır. Buradaki gerçek iman; çalışmayı, adaleti yeryüzünde egemen
kılmayı, cehaleti ortadan kaldırmayı ve ilmin her dalında derinleşmeyi zorunlu
kılan, insanı sürekli harekete geçiren dinamik bir ahlaki motordur. Eyleme
dönüşmeyen, toplumsal bir değer üretmeyen, yozlaşmayı engellemeyen ve adil bir
dünya düzeni kurmayan bir inanç, içi boşaltılmış bir iddiadan ibarettir. Bir
öğrencinin sınav anına kadar tek bir sayfa bile okumayıp, ders çalışmanın
sorumluluğunu yerine getirmeyip, sınav sabahı sadece dua ederek yüksek başarı
hedeflemesi ne kadar büyük bir tutarsızlık ve akıl tutulması ise; bir toplumun
bilimde, teknolojide ve ahlakta sıfır çekip dünyadaki zalim sistemlere karşı
üstünlük beklemesi de aynı derecede büyük bir yanılgıdır.
İlahi yardım,
pasif bir bekleyişle köşesine çekilen, sorumluluktan kaçan ve tembelliğini
kadere fatura eden topluluklara asla ulaşmaz. Tam aksine bu yardım; elindeki
tüm insani, zihni ve maddi imkanları son sınırına kadar seferber eden, risk
alan, adalet uğrunda fedakarlık gösteren ve ter döken öncü toplulukların
gayretini taçlandırmak için gelir. İlahi destek, oturanların üzerine inen bir
lütuf değil; koşanların, çabalayanların ve insanlık için değer üretenlerin
yolunu açan bir tamamlayıcı unsurdur.
“Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih geldi. Eğer vazgeçerseniz bu sizin
için daha hayırlıdır. Eğer dönecek olursanız Biz de döneriz. Sizin
kalabalıklarınız, çok olsa da size hiçbir yarar sağlamaz. Allah inananlarla
beraberdir.”
(Enfal, 8/19)
Ayetin sonunda yer alan “Allah inananlarla beraberdir” ilkesi, çok net ve
sarsılmaz bir sosyolojik kuralı ortaya koymaktadır. Bu beraberlik ve destek
vaadi, sadece niceliksel olarak büyük kalabalıklar oluşturan, mabetleri
dolduran ancak nitelikten, ahlaktan ve bilimsel üretimden mahrum olan yığınlara
verilmiş bir ayrıcalık değildir. Tarih sahnesinde, niteliksiz çoklukların,
adaleti kaybetmiş ve bilgiyi batının tekelinde bırakmış toplulukların hiçbir
ağırlığı ve belirleyiciliği olmamıştır. Kur’an’ın hedeflediği iman, her şeyden
önce hayata karşı aktif bir sorumluluk üstlenmek, cehaletin ve karanlığın her
türüne karşı amansız, entelektüel bir savaş yürütmektir.
“Bedevîler ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz, fakat ‘Teslim
olduk’ deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Elçisine itaat
ederseniz, O, işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah bağışlayandır,
esirgeyendir.’”
(Hucurat, 49/14)
Sözde kalmış bir teslimiyet ile kalbe ve hayata nüfuz etmiş gerçek iman
arasındaki bu keskin ayrım, günümüz toplumlarının içine düştüğü ahlaki ve
entelektüel krizin tam anlamıyla bir röntgenini çekmektedir. İslam’ı sadece
kültürel bir miras olarak benimsemiş, geleneksel ritüelleri birer alışkanlık
halinde sürdüren ancak Kur’an’ın emrettiği yüksek ahlakı, hukukun üstünlüğünü,
dürüstlüğü, liyakati ve ilmi araştırmayı hayat tarzı haline getirememiş
toplumlar, imanın özünden mahrum kalmış kitlelerdir. Üretmek yerine sadece
tüketimi kutsayan, rüşvete, haksızlığa ve adaletsizliğe göz yuman bir yapının,
sırf ismi ve kimliği Müslüman diye ilahi koruma ve zafer beklemesi sünnetullaha
aykırıdır.
“Tevbe edenler, ibadet edenler, övgüde bulunanlar, orucu tutanlar, rükû
edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve
Allah’ın sınırlarını koruyanlar… İşte müminler bunlardır. Müjdele o müminleri.”
(Tevbe, 9/112)
Gerçek müminlerin nitelikleri vahyedilirken, bireysel arınma ve ibadetlerin
hemen ardından çok güçlü toplumsal ödevler sıralanmaktadır. Toplumda adaleti,
sevgiyi ve iyiliği yaygınlaştırmak; kötülüğün, cehaletin, sömürünün ve zulmün
karşısında sarsılmaz bir barikat olmak ve yaratıcının koyduğu evrensel
sınırları her şartta muhafaza etmek bu kimliğin en temel yapı taşlarıdır. Kendi
içindeki haksızlıklara ses çıkarmayan, adam kayırmacılığı normalleştiren,
bilime bütçe ayırmak yerine lüksü ve şatafatı seçen, liyakati çiğneyen yapılar,
ayette tasvir edilen o dinamik, adil ve dünyaya yön veren aydınlık toplum
modelini temsil edemezler.
“Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik kavimlerine. Onlara apaçık
delillerle geldiler. Suç işleyenlerden intikam aldık. İnananlara yardım etmek
ise üstümüze düşen bir haktır.” (Rum, 30/47)
Yüce Allah’ın yardım vaadi kesin, şüphesiz ve sarsılmaz bir haktır. Ancak bu
ilahi hukukun gerçek muhatapları; yeryüzünde hakkı, hakikati, bilimi ve adaleti
ayağa kaldırmak için gece gündüz demeden, fedakarca çalışan, düşünen ve üreten
adanmış akıllardır. Bugün İslam dünyasının küresel sistemin sömürge çarkları
arasında ezilmesi, dağınık, bağımlı ve zayıf bir profil sergilemesi, vahyin
sunduğu bu geniş vizyondan ve çalışma ahlakından fersah fersah uzaklaşıldığının
en net, en acı verici göstergesidir.
“Allah, kâfirlere, müminler üzerine asla bir yol vermeyecektir.”
(Nisa, 4/141)
Eğer bugün egemen güçler, emperyalist odaklar ve zalim yönetimler Müslümanların
toprakları üzerinde istedikleri gibi stratejiler geliştirebiliyor, sınırları
belirleyebiliyor, zenginlikleri yağmalayıp kitleleri yönlendirebiliyorsa, durup
derin derin düşünmek gerekir. Ayetteki hüküm çok açıktır; eğer müminlerin
üzerinde mutlak bir tahakküm, bağımlılık ve ezilmişlik varsa, orada Kur’an’ın
tarif ettiği, aklını ve iradesini vahyin ışığıyla birleştirmiş gerçek bir mümin
topluluğunun varlığından söz etmek imkansızdır. Dillerde duaların dolaşması,
mabetlerin fiziki olarak dolup taşması tek başına toplumsal bir kurtuluş
getirmez. Şayet o mabetlerden çıkan insanlar ticarette dürüstlüğü, yargıda
mutlak adaleti, yönetimde liyakati, üniversitelerde ve laboratuvarlarda ise
bilimin zirvesini hedeflemiyorsa, o toplum için çöküş kaçınılmaz bir doğa
kanunudur.
İlimden,
felsefi sorgulamadan, sanattan, yüksek teknolojiden ve ahlaki erdemlerden
koparak sadece geçmiş medeniyet mirasıyla övünen, din anlayışını hurafelerle,
menkıbelerle ve şekilcilikle daraltan toplumlar tarih sahnesinden silinmeye ya
da başkalarının uydusu olmaya mahkumdur. Allah’ın evrene ve toplumlara koyduğu
yasalar (sünnetullah) asla iltimas ve kayırmacılık yapmaz. Kim çalışırsa, kim
eşyanın tabiatını doğru okursa, kim bilginin ve hikmetin peşinden giderse
yeryüzünün liderliği ve gücü ona devredilir. Müslüman toplumların düştükleri bu
girdaptan kurtulabilmelerinin yegane yolu; sızlanmayı, suçu sürekli başkalarına
atmayı bırakıp Enfal Suresi 60. ayetteki o büyük stratejik donanım ve hazırlık
emrine zihni, teknolojik, ekonomik ve ahlaki olarak tam bir teslimiyetle
uymalarından geçmektedir. Gerçek iman, tembelliğin ve sorumluluktan kaçışın bir
maskesi değil; yeryüzünü adalet, ahlak ve ilimle yeniden inşa etme kararlılığı
ve gayretidir.
Gerçek olan
Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve
esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com