KUR’AN’A GÖRE KİMLER İÇİN BAĞIŞLANMA İSTENİR, KİMLER İÇİN İSTENMEZ?

 KUR’AN’A GÖRE KİMLER İÇİN BAĞIŞLANMA İSTENİR, KİMLER İÇİN İSTENMEZ?

Hayatın en ağır, insanı en derinden sarsan anlarından biri hiç şüphesiz bir yakının ya da bir insanın ölüm haberini almaktır. Böyle bir acı karşısında dilimizden neredeyse otomatik olarak, adeta bir refleks gibi şu cümle dökülür: “Allah rahmet eylesin.” Bu, ilk bakışta son derece insani, nezaketli ve güzel bir temennidir. Ama hiç düşündün mü, Kur’an’ın inşa ettiği inanç sistemine göre bu dua herkes için aynı şekilde, fütursuzca söylenebilir mi? İşte tam bu noktada, kulun sınırını ve ölçüsünü bizzat Yüce Allah belirliyor. Duygularımızın veya toplumsal alışkanlıklarımızın bizi sürüklediği yer ile vahyin çizdiği kırmızı çizgiler her zaman örtüşmeyebilir.

Vahyin Çizdiği Sınır ve İnkârın Geri Dönüşsüzlüğü
Tevbe Suresi'nin ilgili ayetlerinde, hayatını bilinçli bir inkâr, dikbaşlılık ve samimiyetsizlik üzerine kurup bu hal üzere ölenler için bağışlanma dilemenin tamamen boş bir çaba olduğunu okuyoruz. Yani bir insan ömrü boyunca Allah’ı bilerek reddetmiş, resülün getirdiği açık hakikatleri ve vahyi kibirle arkasına atmışsa, o kişi bu dünyadan göçtükten sonra arkasından “Allah affetsin” demek hiçbir ilahi sonuç doğurmaz. Çünkü Allah’ın bu konudaki yasası kesindir: Hakikatin üzerini örterek ölenler affedilmeyeceklerdir. Öyle ki, yeryüzünün en kıymetli kulları olan nebiler bile onlar için bağışlanma dilese, bu duanın ilahi mahkemede hiçbir karşılığı olmayacaktır.

Bugün cenaze merasimlerinde ya da sosyal medyada bu hassasiyetin neredeyse tamamen unutulduğuna şahit oluyoruz. Ölen kişinin hayattayken takındığı tavır, Allah’a yardımı ve resüle karşı duruşu hiç önemsenmiyor; ister mümin olsun, ister hayatı boyunca Allah’ı ve ayetlerini açıkça aşağılamış biri olsun, herkes için şablon bir söz tekrarlanıyor: “Allah rahmet eylesin.” Oysa Kur’an’ın adalet eksenli bakış açısına göre bu söz, yalnızca Allah’a teslim olmuş, kalbini O'na açmış ve imanla bu dünyadan göçmüş insanlar için anlamlı ve geçerlidir. Çünkü Allah, merhametini ve mağfiretini ancak Kendisine yönelen ve iman eden kullarına tahsis ettiğini bildirmektedir.

Tevbe Suresi, en yakınları dahi olsa, müşrik olarak ölenlerin ardından af dilenmesini nebiye ve müminlere net bir dille yasaklar:
“Akraba bile olsalar, onların cehennemlik oldukları kendilerine açıkça belli olduktan sonra, Allah’a ortak koşanlar için bağışlanma dilemek ne nebiye yaraşır ne de müminlere.”
(Tevbe, 9/113)
Gördün mü ilahi ölçünün netliğini? Burada nebiye bile bir istisna tanınmıyor. Buradan anlaşılıyor ki, ölüm gerçekleştikten sonra kişinin dünyadaki tercihi sabitleşir ve artık yaşayanların duası, o kişinin bilinçli inkârını ortadan kaldıramaz. Allah'ın kesinleşmiş hükmünün üzerine kulun temennisini koymaya çalışmak, haddi aşmaktan başka bir şey değildir.

Geri Dönüşü Olmayan Eşik: Son Nefes ve İnkâr Üzere Ölmek
Peki, bir insanın hayatı boyunca inkârcı olması ama ölüm anında her şey bittiğinde teslim olmaya çalışması durumu değiştirir mi? Kur'an, tevbe kapısının ne zamana kadar açık olduğunu da net bir şekilde çizer. Hayatı boyunca hakikate savaş açıp, ölüm kapıyı çalınca af dileyenlerin ve bu inkâr hallerini son nefese kadar sürdürenlerin durumu ilahi adalette yer bulmaz.

Nisa Suresi bu durumun sınırını çok sarsıcı bir şekilde ilan eder:
“Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da nihayet kendilerine ölüm gelip çatınca, 'Ben şimdi tevbe ettim' diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi makbul değildir.”
(Nisa, 4/18)
Ayetin uyarısı ne kadar net, değil mi? Ölüm anında, artık gayb perdesi aralandığında yapılan bir tevbenin veya o kişilerin arkasından istenecek bir bağışlanmanın Allah katında hiçbir geçerliliği yoktur. İnkâr üzere kilitlenmiş bir hayatın sonundaki bu çaresiz çırpınış kabul görmediği gibi, bizim o kişilerin ardından edeceğimiz rahmet duaları da ilahi sistemin adalet duvarına çarpıp geri dönecektir.

İnsani Nezaket ile İnançsal Duruşun Ayrımı
Burada zihninde uyanabilecek yanlış anlaşılmaları hemen gidermek, çizgiyi doğru çekmek gerekir. Başka bir inançtan veya açıkça inkârcı olan bir insan öldüğünde, elbette biz müminler olarak onun geride kalan acılı yakınlarına taziyede bulunabiliriz. Onlara sabır dileyebilir, insani ortak acıyı paylaşabilir ve nezaketimizi koruyabiliriz; Kur'an bizi zalim ve barbar birer robota dönüştürmez. Fakat Allah’ın affetmeyeceğini açıkça ilan ettiği bir kimse için ısrarla “Allah rahmet eylesin” diyerek ebedi kurtuluş dilemek, aslında Kur’an’ın evrensel adalet prensibiyle çelişir. Bu yüzden Kur’an merkezli ve uyanık bir zihinle bakıldığında, ahirete yönelik bir mağfiret duası ile bu dünyaya ait bir başsağlığı dileğini birbirinden kesin hatlarla ayırmak gerekir.

Şöyle bir durumla karşılaşsan ne düşünürsün: Günlük hayatta sıkça duyduğumuz, “Şu adam inanmıyordu ama çok iyi insandı, fakirlere yardım ederdi, hayvanları beslerdi; mutlaka Allah onu da affeder, rahmet eder” şeklindeki duygusal yorumlar sence ne kadar doğru? İyilik, adalet ve vicdan elbette çok güzel ve değerlidir; ancak Allah’a iman olmadan, şirkten ve kibirden uzak durmadan yapılan o iyilikler, ahirette mutlak bir kurtuluş garantisi sunmaz.

Nisa Suresi’ndeki şu sarsıcı ayet, tüm tartışmaları bitirecek bir temel şart ortaya koyar:
“Şüphesiz Allah, Kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki günahları ise dilediği kimse için bağışlar.”
(Nisa, 4/48)
Demek ki ilahi sistemde Allah’a teslimiyet ve iman, yapılan her amelin zeminidir, harcıdır. İman olmadan yapılan iyilikler bu dünyada takdir görür, karşılığını bulur; fakat Yaratıcıyı yok sayan bir kibrin ahiretteki karşılığı kurtuluş olamaz. Temeli olmayan bir binanın üst katları nasıl ayakta kalamazsa, imansız ameller de ahiret mizanında öyle hükümsüz kalır.

Amellerin Boşa Çıkması: İmansız İyiliğin Ahiretteki Karşılığı
Peki, bu insanların dünyada yaptığı o iyilikler, insanlığa sundukları faydalar tamamen mi yok sayılıyor? Hayır, Allah adildir ve kimsenin emeğini zayi etmez. İnanmayan bir insanın yaptığı güzel işlerin karşılığı, bu dünyada takdir edilme, başarı, şöhret ya da maddi kazanç olarak tam bir şekilde verilir. Ancak ahiret, Allah'a iman bağıyla bağlananların yurdudur. İman bağını kendi elleriyle koparanların yaptıkları iyi ameller, ahiret gününde adeta havada uçuşan toz zerrelerine döner.

Furkan Suresi, bu gerçeği gözler önüne seren çok sarsıcı bir tasvir yapar:
“Onların yaptıkları her bir iyi ameli ele alırız da onu savrulan toz zerrelerine çeviririz.” (Furkan, 25/23)
Düşün ki yeryüzünde ne kadar büyük işler yapılmış olursa olsun, eğer o işlerin arkasında Yaratıcıyı tanıma samimiyeti yoksa, ahiret mizanında bir ağırlığı kalmıyor. Bu yüzden, arkasından rahmet dilediğimiz kişinin dünyadaki amellerine bakarak ilahi yasayı esnetmeye çalışmak büyük bir yanılgıdır. Biz ne kadar büyük bir arzuyla "Allah rahmet eylesin" dersek diyelim, kökü iman toprağına dikilmemiş hiçbir amel ahirette meyve vermez.

Müminlerin Birbirine Karşı Rahmet Sorumluluğu
Öte yandan, hayatı boyunca iman dairesinde kalmaya gayret etmiş ancak insan olmanın gereği olarak hatalara, günahlara bulaşmış ve bu hal üzere göçmüş bir mümin için rahatlıkla ve göğsümüzü gere gere “Allah affetsin, rahmet eylesin” diyebiliriz. Çünkü Allah, tevhid üzere olan kullarının hatalarını bağışlayabileceğini, rahmetinin gazabını geçtiğini müjdelemektedir. Hatta Kur’an’da müminlerin, kendilerinden önce göçüp giden din kardeşleri için nasıl vefakar bir dua ikliminde olmaları gerektiği açıkça öğütlenir.
Haşr Suresi'nde bize öğretilen şu muazzam dua ahlakı, iman kardeşliğinin zamanı ve mekânı aşan en güzel kanıtıdır:
“Rabb’imiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma.”

(Haşr, 59/10)
İşte müminlerin birbirleri için af dilemesi, bağışlanma istemesi hem teşvik edilen hem de iman kardeşliğinin doğal bir gereği olan asil bir davranıştır. Bizler birbirimizin ebedi kurtuluşu için dua etmekle mükellefiz.

Bütün bunlardan çıkan açık ve net sonuç şudur: İnkâr ve şirk üzere öldüğü kesin olanlar için rahmet ya da bağışlanma dilemek ilahi yasaya aykırı ve beyhude bir çabadır. Müminler için bağışlanma dilemek ise hem bir vefa borcu hem de ayetle sabit bir ibadettir. Başka inançtan olanların ardından yapılabilecek şey, yakınlarına insani sabır dilemek ve acılarını paylaşmaktır.

Ancak burada çok hassas bir dengeyi de korumalıyız: Bizler insanların kalplerini yarıp bakamayacağımız için, hayattayken son nefesinde neye inandığını bilmediğimiz kişiler hakkında "kesin cehennemliktir, buna rahmet dilenmez" gibi keskin, yargılayıcı ve Allah adına hüküm veren bir dil kullanmaktan da kaçınmalıyız. Ölçüyü de sınırı da Allah koymuştur; bizim görevimiz, O’nun çizdiği sınırları kendi duygularımızla esnetmeden, ama O'nun yerine de hüküm vermeden, vahiyle inşa edilmiş vakur bir duruş sergilemektir. Bugün toplumda alışkanlık haline gelmiş birçok dini ifade aslında hiç sorgulanmadan, ezbere tekrarlanıyor. Ama Kur’an bize bu derin sorgulamayı yapmayı, kelimelerimize dikkat etmeyi ve her konuda mihenk taşını Allah’ın kitabından almayı öğretiyor.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

  KUR’AN’A GÖRE KİMLER İÇİN BAĞIŞLANMA İSTENİR, KİMLER İÇİN İSTENMEZ? Hayatın en ağır, insanı en derinden sarsan anlarından biri hiç şüphe...