İman ve Mücadele: Allah’a Yardım Etmenin Önemi

 İman ve Mücadele: Allah’a Yardım Etmenin Önemi

İman, insanın ruhundaki en derin ve en güçlü duygulardan biridir. İman edenler, hayatlarını bu inanç etrafında şekillendirir ve Allah’a olan güvenleriyle zorlukların üstesinden gelmeye çalışırlar. Kur'an-ı Kerim, inananlara yönelik birçok öğüt ve müjde sunarak, onların hayatlarına ışık tutmaktadır. Bu makalede, iman edenlerin Allah’a yardım etme sorumluluğu, dinin önemi, zorluklar karşısında gösterilen sabır ve mücadele ruhu gibi konular ele alınacaktır.

Kur'an'da, "Ey iman edenler; siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sebatınızı arttırır." (Muhammed 7) ayeti, inananların Allah’a olan bağlılıklarının ne denli önemli olduğunu vurgular. Allah’a yardım etmek, O’nun dinine hizmet etmek ve bu yolda sebat göstermek, müminlerin en önemli görevlerindendir. Bu yardım, sadece sözde değil, eylemde de gerçekleşmelidir. Müminler, Allah’ın emirlerini yerine getirerek, O’nun rızasını kazanmak için çaba göstermelidirler.

Sabır, iman edenlerin karşılaştıkları zorluklar karşısında gösterdikleri bir erdemdir. Zorluklar, insanın sabrını sınar ve bu sınavlar, inananların Allah’a olan bağlılıklarını pekiştirir. Sabırlı olmak, sadece zorluklar karşısında değil, aynı zamanda Allah’ın emirlerine uymakta da önemlidir. Sabır, müminlerin ruhsal gelişiminde önemli bir rol oynar ve onları daha güçlü kılar.

Kur'an’da, "Ey inanıp güvenenler; sizden kim dininden dönerse Allah, daha sonra onların yerine sevdiği bir topluluk getirir; onlar da O’nu severler." (Maide 54) ayeti, dinin önemini ve Allah’ın kudretini hatırlatmaktadır. Dininden dönenler, Allah’ın sevgisini kaybederken, O’nun yerine getireceği yeni topluluk, iman dolu bir hayat sürmeye devam edecektir. Bu, inananlar için bir uyarı ve aynı zamanda bir müjdedir. Din, sadece bireysel bir inanç değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur. Müminler, dinlerine sahip çıkarak, toplumsal değerleri korumalı ve bu değerleri gelecek nesillere aktarmalıdır.

Kur'an’da, "Allah’a davet eden, dürüst ve erdemli davranan ve 'Elbette ben kayıtsız şartsız Allah’a teslim olanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?" (Fussilet 33) ifadesi, inananların toplumda nasıl bir rol üstlenmeleri gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Dürüstlük ve erdem, bir müminin en önemli vasıflarındandır. Bu özellikler, insanları Allah’a davet etmenin en etkili yollarındandır. Müminler, erdemli davranışlarıyla çevrelerine örnek olmalı ve insanları iyiye yönlendirmelidirler.

Davet, sadece sözle değil, aynı zamanda davranışlarla da yapılmalıdır. İnsanlar, erdemli ve dürüst bir yaşam sürerek, başkalarına ilham verebilirler. Bu, toplumda pozitif bir değişim yaratmanın en etkili yoludur. İman edenler, Allah’ın rızasını kazanmak için sürekli olarak kendilerini geliştirmeli ve başkalarına da bu yolda rehberlik etmelidirler.

Zorluklarla karşılaşıldığında, "Onlar ki, malum insanlar kendilerine: 'Bakın, düşmanlarınız size saldırı için toplandı, onlardan korkun!' demişlerdi de, bu onların imanını artırmış ve şöyle cevap vermişlerdi: 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!'" (Âl-i İmran 173) ayeti, inananların zorluklar karşısında nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğini göstermektedir. İman, zorluklar karşısında bir güç kaynağıdır. Müminler, karşılaştıkları her türlü zorluğun üstesinden gelebilmek için Allah’a güvenmeli ve O’na sığınmalıdırlar.

Zorluklar, aynı zamanda birer fırsattır. Müminler, bu fırsatları değerlendirerek, ruhsal olarak daha da güçlenebilirler. Zorluklar karşısında gösterilen sabır ve metanet, inananların Allah’a olan bağlılıklarını pekiştirir ve onları daha da olgunlaştırır.

Son olarak, "Davamız uğrunda var gücünü harcayanları, elbette kendi yollarımıza yönelteceğiz. Ve şüphesiz Allah iyi ve erdemli olanların yanındadır." (Ankebut 69) ayeti, mücadelenin önemini ve Allah’ın yardımını müjdelemektedir. Müminler, davaları uğruna mücadele ettiklerinde, Allah’ın onlarla olduğunu bilmelidirler. Mücadele, sadece fiziksel bir savaş değil, aynı zamanda ruhsal bir savaştır. Müminler, nefisleriyle, kötü alışkanlıklarıyla ve toplumun olumsuz etkileriyle mücadele etmelidirler.

Mücadele, inananların hayatında önemli bir yer tutar. Müminler, adalet, hak ve özgürlükler için mücadele etmeli ve bu değerleri korumalıdırlar. Allah’a olan inançları, onları bu yolda cesaretlendirecek ve güçlendirecektir.

Kur'an-ı Kerim’deki bu ayetler, iman edenlerin hayatlarına yön veren, onları cesaretlendiren ve Allah’a olan bağlılıklarını pekiştiren önemli mesajlar içermektedir. İman, sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Müminler, bu öğütleri dikkate alarak, hayatlarını Allah’a adamalı ve O’nun rızasını kazanmak için çaba göstermelidirler. İman, zorluklar karşısında bir güç kaynağıdır ve bu güç, inananların hayatlarını daha anlamlı kılar. Allah’a yardım etmek, O’nun dinine hizmet etmek ve bu yolda sebat göstermek, müminlerin en önemli görevlerindendir.

Doğrularım Allah'ın, yanlışlarım benimdir.                             Aydın Orhon


Zikir ve Zikrullah Nedir?

Zikir ve Zikrullah Nedir?


Kur’an’ın temel kavram ve konularından biri olan zikir kavramını anladığım kadarıyla aktarmaya çalışacağım. Öncelikle belirtmek isterim ki zikir, boncukları veya zikirmatik denilen aleti ele alıp bir kelimeyi papağan gibi yüzlerce defa tekrar etmek değildir. Hadi birlikte bunu deneyelim; mesela “Allah” kelimesini 1000 defa tekrar edelim.



Önce kısa bir ara verip, aşağıdaki adresten bir alıntı yapayım ki yanlış inanışları hatırlayalım:
https://www.sefamerve.com/blog/detail/143/esma-ul-husna-ve-esma-ul-husna-anlamlari.htm



Aynen paylaşıyorum:
“HU ismi şerifi dışında Allah isminin önüne hiçbir isim geçemez. Allah ismini insanlardan uzak, tenha bir yerde abdestli olarak zikredene; Meleklere mahsus alemlerin kapıları açılır. Maneviyatı güçlenir. Yüksek makamlara ulaşır, nurlanır. Her gün Ya Allah Ya Hu diye 1000 defa zikirde bulunanı Allah, kemaliyle rızıklandırır.”


Ara verdiğim için üzgünüm. Ancak bir de ayet paylaşmak zorundayım; amacım daha iyi anlatabilmek.

Mümin Suresi 60. Ayet:
Rabbiniz şöyle demiştir: "BANA DUA EDİN, CEVAP VEREYİM. Şüphesiz ki bana ibadeti bırakıp kibirlenenler, ileride aşağılanarak cehenneme gireceklerdir."

Şimdi uydurulmuş zikre başlayalım:



  1. “ALLAH!” dedik…
    Yüce Allah “Söyle ya kulum” dedi…

  2. “ALLAH” dedik.
    Yüce Allah “Şah damarından da yakın olduğumu unuttun mu? Söyle…” dedi.

  3. “ALLAH” dedik.
    Yüce Rabbim halen büyük bir sabırla kulunun dilemesini beklemektedir, çünkü dileğine cevap verecektir.

  4. “ALLAH” dedik.

  5. “ALLAH” dedik.

  6. “ALLAH” dedik.

Tekrar… Tekrar… Tekrar…

  1. “ALLAH” dedik.

Burada bu komediyi keserek size soruyorum:

  • Çocuğunuz size karşı böyle bir tavır içerisine girse ne yaparsınız?



Zikir, Kur’an’dan öncesi de olan bilgi olarak geçmektedir. Sözlük anlamı, bir bilgiyi muhafaza etmek olarak belirtilmektedir. Vakti geldiğinde kullanıma soktuğun şeydir zikir; daha önceden bildiği bilgiyi işleme sokmaktır. Bir bilgiyi gündemde tutmak, unutmamak, yani Yüce Allah’ın kitabındaki ayetlerin muhatabı olmaktır.



Keyf Suresi 63. Ayet:
(Genç) "Gördün mü (bak şu işe)! Kayaya sığındığımız sırada balığı(n denize düştüğünü söylemeyi) unutmuşum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı." demişti: O (balık), şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.
Benzer Ayet: Yusuf 42. Ayet



Gerçeği unutmayalım; sürekli hatırımızda tutalım. Ayetlerde geçen “Allah’ın adının anılması…” ifadesi, ismin sürekli tekrar edilmesi değildir. Kur’an’dan anladığım kadarıyla Yüce Allah’ın kitabının anlayarak okunup hayata taşınmasıdır.



Ayetlerde Kur’an, hem ismini hem de muhtevasını zikir, hatta en büyük zikir olarak belirtmektedir. Kur’an, Allah’ı gereği gibi hatırlamaya ve hatırlatmaya, O’na hakkıyla ibadet etmeye vesile olan bütün söz ve eylemlerimizi zikir olarak değerlendirmektedir. Allah bize ne dedi? Bizden ne istedi? Sorularının muhatabı olmak zikirdir.



Zikrullah; Allah’ı hatırlamaktır. Peki bu nasıl olur? Hayatı Allah bilinciyle yaşamakla olur. Yaşantınızın Allah’ın şahitliğinde gerçekleştiğini bilmekle olur. Özetle; yaptıklarınızın Allah’tan gizleme ihtimalinin olmadığının bilinciyle yaşamaktır.

Zikrullahın diğer anlamı da Yüce Allah’ın seni hatırlamasıdır. Yüce Allah’ın bizi hatırlaması, bizim O’nu hatırlamamız neticesinde gerçekleşir. Bakara Suresi 150. Ayet

“Zikir” ve “zikrullah” kavramları, sadece dil veya kalple Allah’ı hatırlamak veya bazı ifadeleri belirli sayılarda söylemek değildir. Benden farklı düşünen kardeşlerim, lütfen aşağıdaki ayetlere bir göz atsın.

ZİKİRLE İLGİLİ BAZI AYETLER:

2:239; 3:41, 58, 191; 4:103; 7:69, 201, 205; 8:45; 13:9; 15:9; 16:44; 18:24, 28, 101; 19:2, 16, 41, 51, 54, 56; 20:14, 34, 42, 124; 21:10, 24; 23:110; 24:36, 37; 25:18; 26:227; 29:45; 33:21, 35, 41; 36:11; 38:8, 32, 49; 39:22, 23; 43:5, 13, 36; 47:20; 53:29; 54:17, 22, 25, 32, 40; 57:16; 58:19; 62:9, 10; 63:9; 68:51, 52; 72:17; 73:8; 76:25; 77:5; 87:15; 94:4.



Doğrularım Allah'ın yanlışlarım benimdir.                                                        Aydın Orhon





Atalar Dini ve Kuran’ın Rehberliği

Atalar Dini ve Kuran’ın Rehberliği

Hepimiz farklı coğrafyalarda doğduk ve bu coğrafyaların kültürel ve dini etkileriyle şekillendik. Doğduğumuz yer, ailemiz ve çevremiz, inancımızı belirleyen unsurlar arasında yer aldı. Kimimiz Akdeniz'de kimimiz Ege bölgesin de doğdu. Bana çocukken "Sen Sünni/Hanefi bir Müslümansın" dediler. Bu dini aldık kabul ettik, ancak bu kabulün arkasında yatan gerçekleri ben sorgulamadım. Kimse de sorgulamadı... Eğer Amerika’da doğsaydım muhtemelen Hristiyan olacaktım; İran’da doğsaydım Şii, Hindistan da doğsam Hinduizm, Tel Aviv'de doğsaydım Yahudi olacaktım. Yıllarca dinimi sorgulamadan yaşadım. Bırakın sorgulamayı kendim gibi inanmayanları hep sapık saydım. Kendi inancımın doğru olduğunu düşünerek, cennetlik olduğuma inanırken, diğerlerini cehennemlik olarak gördüm. Oysa bu durumun bir kriteri olmalıydı. Kimin sapık, kimin Mümin olduğuna insanlar değil, inandığımı sandığım Allah karar vermeliydi. Ne yazık ki, önüme sunulan dinin hakikat olup olmadığını sorgulamadan, bir yiyecek gibi, içeriğinin sağlıklı mı yoksa zararlı mı olduğunu düşünmeden kaşıkladım.

Birçoğumuz böyle değil miyiz? Hiç şu soruyu sorduk mu: "Ya atalarımız aklını kullanmamış ve yanılmışsa (2:179)?" Sorgulamadığımız din, aslında bizim dinimiz değil, atalarımızın dinidir. Çok uzun yıllar sonra, sebep olanlardan Allah razı olsun atalarımın dinini sorgulamaya başladım ve Kur'an ile tanıştım. Yaşadığım din ile Kur'an'ı kıyasladım. Sonuç, benim için korkuçtu; çünkü Kur'an bana "müşriksin" diyordu. Çünkü atalarımın dini, Kur'an’a göre değil, putlaştırdıkları ruhbanlara göre hüküm veriyordu. Bir yandan da "Hüküm Allah’ındır" diyordu.

İnsanlar Kur'an’a iman ettikleri halde, ayetlere inanmıyordu. Saçma sapan bir cümle oldu ancak olan buydu... Kimisi de bir kısmına inanırken, bir kısmını ise reddediyordu (2:85). Kur'an’a şüpheyle bakan insanlar, rivayetlere geldiğinde sorgulamadan kabul ediyordu. Adeta, kendini ifade edemeyen, emirlerini açıklayamayan ve bunu da kullarına bırakan, bize zor bir kitap gönderip o kitaptan sorumlu tutan zalim bir Allah’a inanıyorlardı. Hadis ve fıkıh kitapları Arapça olmasına rağmen anlaşılıyor, Kur'an’ın anlaşılmadığı söyleniyordu. Hadisleri Türkçe okumakta sorun yoktu, fakat Kur'an’ı Türkçe okuyan sapık oluyordu.

Her şeyi gören ve bilen Yüce Allah, bize çok uzaktı ve O’na ulaşmak için aracılar gerekiyordu. O Allah ki, ayetlerini keçiden koruyamıyordu. Üstelik, torpilciydi; ameline göre değil, adamına göre muamele yapıyor ve kimilerini günahkar olsa bile şefaatçilerin şefaati ile cennetine alıyordu. Ayet okuduğumda, "Sen atalarımızdan iyi mi bileceksin?" deniliyordu. İnsanlar ruhbanların peşinde sürü gibi hareket ediyordu; akla ve vahye değil, atalarına iman ediyordu. Ne zaman bana sunulan dini sorgulasam, "Aklını kullanma, sapıtırsın" deniyordu.

İnsanlar Resulün sözü olan vahye itibar etmiyor, Ebu Hureyre’ye, Buhari’ye itibar ediyordu. Hatta Buhari'nin rivayeti, Allah’ın ayetlerini neshedebiliyordu. Buhari, Müslim, Tirmizi’nin hadislerini onlar reddettiğinde sorun olmuyor, biz reddettiğimizde hadis inkarcısı kafir oluyorduk. Oysa asıl hadis inkarcısı atalarıydı; fakat basireti bağlanmış gözler bunu göremiyordu. Kuran’ı alimler açıklar diyene, "Recm hükmünü alimleriniz hangi ayete göre veriyor?" dediğimizde cevap veremiyordu. Kuran’ı hadisler açıklar diyene, evrenin bütünken parçalara ayrıldığını bildiren ayetle (Enbiya 30) ilgili hadis söylendiğinde, susup kalıyordu.

Cennete girmek o kadar kolaydı ki, insan istese de cehenneme gidemiyordu. Mutlaka bir şekilde kurtarıyordu. Bu yüzden Allah gündemden düşüyordu. İnsanlar ahireti önemsemiyor, dünya hayatının zevklerine dalıp gidiyordu. Allah deyip geçiyor, gavs deyip geçemiyordu. Sadece "Muhammed" desek kıyametler kopuyordu. Tıpkı Hristiyanlardaki gibi, sevgili Nebi, Allah’ın peşi sıra ilah olmuştu. Ruhbanları da sayarsak, ilahlar silsilesi demek daha doğruydu.

Allah kahrediyor, belanı veriyor, yakıyor; fakat ruhbanlar kurtarıyordu. Ruhbanlar, Allah’tan daha merhametli oluyordu. Kuran her yerde çoğunluğu eleştirirken, bunlar "Ehlisünnet velcemaat" diyerek çoklukla övünüyordu. Ayrıca insanlar işine gelmedi mi, diğer mezhebin ictihadını çalabiliyor, amel edebiliyordu. Biliçli veya bilinçsiz mezhep içtihatları resmen Kuran ile savaştırılıyordu. Dini kolaylaştırıyor denilen mezhepler, aksine dini detaylara boğuyordu. Kuran’ın tek kelime ile izah ettiği guslü, mezhepler yüzlerce sayfalık kitapla anlatıyordu. Hiç olmayan kıyamet alametleri için yüzlerce sayfa kitap yazılıyordu. Mezhepler, insanların sırtına yük bindiriyor, dini zorlaştırıyordu.

Üstelik Ebu Hanife’ye sapık, mürted, mürcie, kafir, diyen Buhari’ye, Şafi’ye Hanefiler toz kondurmuyordu. Cehalet, körü körüne iman, asabiyet atalar dininde bedava satılıyordu ve maalesef alıcısı da çoktu.

İşte önümüze sunulan atalar dini, böyle bir din. Lütfen sorgulayın ve size sunulan her dini veriyi Kuran ile kıyaslayın. Dinde tek kaynak, tek rehber Kuran’dır. Yarın hesap günü kaybetmemek için atalarınızın dininden kendinizi kurtarın ve Kur'an’a sarılın.



Doğrularım Allah'ın, yanlışlarım benimdir.                                                   Aydın Orhon









Kur’an'ın Bilimle Uyumlu Olması...

 

Kur’an'ın Bilimle Uyumlu Olması...



Kur'an, insanlığa gönderilmiş olan ilahi bir rehberdir ve bu rehber, yaratılmış olan evren yasalarıyla tam bir uyum içindedir. Kur'an'ın, bilimsel gerçeklerle çelişmediği, aksine onları desteklediği birçok ayetle belgelenmiştir. Bu makalede, Kur'an'ın bilimle olan ilişkisini ve bu konudaki ayetleri inceleyeceğiz.

Kur'an, sadece belirli bir coğrafya veya döneme hitap eden bir kitap değildir. En'am Suresi 38. ayet:"Yerde yürüyen canlılar ve (gökte) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra sadece Rablerinin huzurunda toplanacaklardır. " Bu ayet, Kur'an'ın evrensel bir mesaj taşıdığını ve tüm insanlık için geçerli olduğunu belirtir. Kur'an, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana gönderilen tüm elçilerin kıssalarını da içermektedir. Zümer Suresi 23. ayet: "Allah sözün en güzelini, müteşâbih (benzeşen anlamlı) ve mesâni(hakikatleri tekrarlanan) bir kitap olarak indirdi. Bu (Kitab)ın etkisiyle Rablerine saygı duyanların tüyleri ürperir. Sonra hem derileri hem de kalpleri Allah'ın zikrine (Kur'an'a ısınıp) yumuşar... " Bu ayet, Kur'an'ın derin anlamını ve insan ruhuna hitap eden yönünü vurgular. Kur'an, insanları doğru yola yönlendiren bir rehberdir.

Kur'an, insanın içsel ikilemlerini de ele alır.  Şems Suresi 7-10. ayetler: "Nefse (insana) ve onu biçimlendirene, Sonra da ona (nefse), kötülük ve takvâ (duyarlılık) kabiliyetini verene ki Onu (nefsini) arındıran kişi elbette kurtulmuştur. Onu (kötülüğe) gömen kişi ise kaybetmiştir. " Bu ayetler, insanın içindeki iyilik ve kötülük mücadelesini anlatır. İnsanın içsel çatışmaları, vicdanı ve ahlaki değerleri ile şekillenir.

Kur'an, birçok bilimsel gerçeği önceden bildirmiştir. Ahkaf Suresi 15. ayet: "Biz insana, ana babasına iyilik etmesini emrettik.* Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu.* Taşınması ile sütten kesilmesi otuz aydır..." Bu ayet, hamilelik sürecinin ve sütten kesilmenin sürelerini belirtmektedir.  Lokman Suresi 14. ayet ise, "Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir." ifadesiyle, bu süreyi destekler. Burada dikkat çeken nokta, toplamda 30 ay (2 yıl + 28 ay) süresinin, modern tıp bilgileriyle örtüşmesidir. Bu durum, Kur'an'ın insan uydurması bir kitap olmadığını gösteren önemli bir delildir.

Kıyamet Suresi 3-4. ayetler: "İnsan kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor! Evet! Biz onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücü yetenleriz. Bu ayet, insan vücudunun benzersizliğini ve parmak izlerinin her birey için farklı olduğunu vurgular. Günümüzde yapılan araştırmalar, her insanın parmak izinin eşsiz olduğunu kanıtlamıştır.

Kur'an, insanları düşünmeye ve sorgulamaya teşvik eden bir metin olarak öne çıkar. Nisa 82. ayet: Onlar Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? O, Allah'tan başkası katından (gönderilmiş) olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı. Bu ayet, Kur'an'ın tutarlılığını ve içindeki bilgilerin doğruluğunu vurgular. Eğer Kur'an, insan aklının ve bilimsel gerçeklerin ötesinde bir metin olsaydı, içinde çelişkiler barındırması kaçınılmaz olurdu. Mülk Suresi 3-4. ayetler: "Yedi kat göğü  tabaka tabaka (birbiriyle uyumlu)  yaratan da O'dur. Rahmân'ın yaratmasında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözü(nü) çevir (de bir bak), herhangi bir kusur görebilecek misin! Sonra tekrar tekrar gözü(nü) çevir (de bak; sonunda) göz(lerin) bitkin bir şekilde yorgun olarak sana geri dönecektir. " Bu ayetler, evrenin yaratılışındaki mükemmelliği ve düzeni ifade eder. Bilimsel araştırmalar da evrenin düzenli ve uyumlu bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır.



Kur'an, bilimle çelişmeyen, aksine bilimsel gerçeklerle uyumlu olan bir metin olarak karşımıza çıkar. İçindeki ayetler, insanları düşünmeye, sorgulamaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye teşvik eder. Kur'an, sadece bir dini metin değil, aynı zamanda insanlık için evrensel bir rehberdir. Bu nedenle, Kur'an'ın mesajını anlamak ve yaşamak, bireylerin ve toplumların huzur içinde yaşaması için hayati öneme sahiptir. Kur'an, insanları kötülüklerden koruyarak, toplumsal barış ve huzurun sağlanmasında önemli bir araçtır.


Doğrularım Allah'ın yanlışlarım benimdir. Aydın Orhon



Hikmetin Anlamı ve Önemi

Hikmetin Anlamı ve Önemi

“Hikmet” kavramı, tarih boyunca çeşitli anlamlar kazanmış, ancak Kur’an’da kendine özgü, açık ve sistemli bir anlam örgüsüne sahiptir. Bugün “sünnet de dindir” ya da “hadisler hikmettir” gibi yaklaşımlar, Kur’an’ın ortaya koyduğu “hikmet” kavramıyla temelden çelişir. Kur’an’a göre hikmet; Allah’ın vahiy yoluyla insanlara bildirdiği, doğruyu yanlıştan ayırmayı sağlayan, aklî muhakeme ve ahlaki derinlik kazandıran bir nimettir.


Arapça “ḥikmet” kelimesi, “ḥ-k-m” kökünden gelir. Bu kök, hükmetmek, sağlamlaştırmak, kontrol etmek ve engellemek anlamlarını içerir. Kur’an’da hikmet, salt bilgi değil; bilginin en doğru biçimde değerlendirilmesi, uygulanması ve davranışa yansımasıdır.

 

Kur’an’daki bağlamlarda hikmet; muhkem (sağlam), adil ve tutarlı kararları, isabetli sözleri, aklî ve vahyî temellere dayanan kavrayışı temsil eder. Yani hikmet, hem vahyin bir özelliğidir hem de onun doğru anlaşılması ve hayata uygulanması sürecidir.


Geleneksel İslam anlayışında “hikmet” kelimesi, çoğu zaman “hadis” veya “sünnet” ile özdeşleştirilmiştir. Oysa bu anlayış, Kur’an’daki hiçbir ayetle desteklenmez. Kur’an’da “hikmet”in geçtiği hiçbir yerde “hadis” ya da “sünnet” anlamına geldiğine dair bir bağlam yoktur. Bu, ayetin dışına çıkarak yapılan anlam yüklemelerinin ürünüdür.

Kur’an’da hikmetin niteliği ve kaynağı şöyle bildirilir:

  • İsra 22–39: “İşte bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir.”
  • Nisa 113: “Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi.”
  • Bakara 231: “Allah’ın size indirdiği kitabı ve hikmeti unutmayın.”
  • Ahzab 34: “Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın.”
  • Zuhruf 63: İsa, “Size hikmetle geldim” der.

Bu ayetlerde hikmet, doğrudan Allah’tan gelen ve vahiy yoluyla indirilen bir olgu olarak tanımlanır. Eğer hadisler veya sünnet “vahiy” olsaydı, bu çok açık şekilde ayetlerle belirtilirdi. Oysa Kur’an, Hz. Muhammed’in yalnızca kendisine vahyedilene uymakla görevli olduğunu açıkça bildirir (Bkz: Enam 50, Ahkaf 9, Yunus 15–16).


Kur’an’da birçok yerde “kitap ve hikmet” birlikte zikredilir:

  • Ali İmran 48, 79, 81
  • Enam 89
  • Nisa 54
  • Bakara 129, 151, 231

Bu kalıp bazıları tarafından, “kitap Kur’an’dır, hikmet sünnettir” şeklinde ayrıştırılmıştır. Ancak bu doğru değildir. Ayetlerde “kitap” vahyin lafzını, “hikmet” ise bu lafzın özünü, anlam derinliğini, uygulamasını ve akılla kavranışını temsil eder. Bir başka deyişle “kitap”, vahyin metni; “hikmet” ise o metnin doğru anlaşılması, yorumlanması ve yaşanmasıdır. Her ikisi de doğrudan vahiydir.


Kur’an, hikmetin sadece Nebî Muhammed’e değil, başka elçilere ve kimi toplumlara da verildiğini bildirir:

  • Lokman 12: Lokman’a hikmet verilmiştir. (Lokman nebi değil bir hikmet sahibidir.)
  • Yusuf 22, Musa: “O olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik.”
  • Dâvud ve Süleyman: “Her birine hüküm ve ilim verdik.” (Enbiya 79)
  • Yahya: “Henüz çocukken ona hikmet verdik.” (Meryem 12)
  • İsa: “Ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğrettik.” (Ali İmran 48)
  • Casiye 16: “İsrailoğullarına da kitap, hikmet ve nebilik verdik.”

Bu ayetler, hikmetin sadece nebilik makamıyla ilgili değil, Allah’ın lütfuyla dilediği kişilere verdiği bir anlayış ve basiret olduğunu ortaya koyar.


Kur’an’da açıkça ifade edilir ki hikmet, Allah’ın doğrudan verdiği bir nimettir:

  • Bakara 269: “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük bir hayır verilmiştir.”

Bu ayet, hikmetin ne nesnel bilgi ne de ezberlenmiş bir sözler bütünü olduğunu, doğrudan Allah’ın dilediğine bahşettiği bir yetenek ve basiret olduğunu açıklar. Bu yetenek, vahyi anlamaya ve hayata geçirmeye yönelik derin bir kavrayıştır.


Kur’an’da hem ayetler hem de kitabın tamamı “hikmet” sıfatıyla anılır:

  • Yunus 1, Lokman 2: “Hikmetli kitabın ayetleri…”
  • Yasin 2: “Hikmetli Kur’an’a andolsun.”
  • Hud 1: “Ayetleri hikmetli kılınarak detaylandırılmış bir kitap.”

Yani Kur’an’ın bütünü hikmettir. Onun her ayeti hikmettir. Bu da gösteriyor ki hikmet, Kur’an’ın dışında değil, tam içinde; lafzında değil sadece, manasında; okuyuşta değil yalnızca, anlayışta ve uygulamadadır.


Kur’an’da Lokman kıssası, hikmetin nasıl davranışa dönüştüğünü somutlaştırır. Lokman oğluna öğüt verirken tevhidi, ahlakı, ölçülü davranmayı ve kibirden uzak durmayı öğütler (Lokman 12–19). Bu öğütlerin tümü hikmetin uygulamalı halidir.


Kur’an, geçmiş ümmetlerin hikmeti terk ederek nebevî çizgiden saptığını bildirir. Vahyi yeterli görmeyip, kendi sözlerini dinleştirenler hakkında uyarılar vardır:

  • Tevbe 31: “Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rab edindiler.”
  • Zuhruf 44: “Bu (Kur’an), senin ve kavmin için bir öğüttür. Ondan sorguya çekileceksiniz.”

Bugün de benzer biçimde hadis ve gelenek üzerinden yeni hikmet üretme çabaları, Kur’an’ı devre dışı bırakmakta; gerçek hikmeti gelenekle perdelemektedir.


Kur’an’a göre hikmet:

  • Vahyin içindeki derin anlamdır,
  • Aklın işlevselliğidir,
  • Adaleti, ölçüyü, sabrı ve basireti kuşanma biçimidir,
  • Allah’ın lütfudur, ancak isteyen ve aklını kullanan ona ulaşabilir.

Kur’an, hikmeti “indirilmiş” ve “öğretilmiş” olarak tanımlar, uydurulmuş veya rivayetlerle aktarılmış olarak değil.

Gerçek hikmet Kur’an’dadır. Onu anlayan, uygulayan ve aklıyla kavrayarak yaşayan kişi, hikmete ulaşmış olur.

Doğrularım Allah’ın yanlışlarım ise benimdir.

Aydın Orhon

 


Kutsal Kitaplar ve İnsanın Helal-Haram Anlayışı




Kutsal Kitaplar ve İnsanın Helal-Haram Anlayışı



Kur'an, insanlığa doğru yolu göstermek ve daha önceki kutsal kitapların değişime uğramış hükümlerini düzeltmek amacıyla indirilmiştir. Bu bağlamda, geçmişteki toplumların kendilerine helal olan şeyleri haram kılmaları, dini ve ahlaki bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu makalede, Kur'an'dan önceki toplumların bu tutumları ve bunun sonuçları üzerinde durulacaktır.

Kur'an, helal ve haram kavramlarını net bir şekilde belirlerken, insanların bu kavramları kendi arzularına göre değiştirmelerinin tehlikelerine dikkat çeker. En'am Suresi 119. ayet: "Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir? Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir." Bu ifade, insanların nefislerinin arzularına uyarak bilmeden halkı saptırdıklarını belirtir. Bu durum, insanların kendi istekleri doğrultusunda dini hükümleri çarpıtmalarının bir sonucudur.

Yunus Suresi 59. ayet: "De ki: 'Allah'ın sizin için indirdiği sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız rızıktan, haber var mı? Söyler misiniz? Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?'" Bu ayet, insanların Allah’ın izni olmadan helal ve haram belirlemelerinin yanlış olduğunu vurgular. Allah’a karşı yalan uydurmak, dini bir sorumluluk ve ahlaki bir yükümlülük olarak kabul edilmez. Bu bağlamda, insanların kendi arzularına göre helal ve haram belirlemeleri, dinin özüne aykırıdır.

Nahl Suresi 115-116. ayetler: "Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." Bu ayetler, Allah’ın belirlediği haramların dışında, insanların kendi kendilerine haramlar koymalarının yanlışlığını ortaya koyar. Ayrıca, Nahl Suresi 118. ayet: "Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı." ifadesi, geçmişteki toplumların kendi kendilerine haramlar koyarak kendilerine zulmettiklerini gösterir. Bu durum, dinin özünden sapmanın ve kişisel arzuların dini hükümler üzerinde etkili olmasının bir sonucudur.

En'am Suresi 146. ayet: "Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz." Bu ayet, geçmişteki toplumların kendi arzularına göre haramlar koymalarının bir sonucunu ve bunun Allah tarafından bir ceza olarak değerlendirildiğini ortaya koyar.

Al-i İmran Suresi 50. ayet: "Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim." Bu ayet, Kuran’ın, önceki kitaplarda yer alan bazı hükümleri düzeltme ve helal kılma amacını taşımaktadır. Al-i İmran Suresi 93. ayet: "Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in (Yakub'un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi." Bu durum, insanların zamanla kendi arzularına göre helal ve haram belirlemelerinin tarihsel bir örneğidir.

Kuran, insanlara doğru yolu göstermek ve daha önceki kitapların hükümlerini düzeltmek amacıyla indirilmiştir. Geçmişteki toplumların kendilerine helal olan şeyleri haram kılmaları, dini bir sapma ve ahlaki bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, insanların kendi arzularına göre dini hükümleri değiştirmelerinin tehlikelerini gözler önüne serer. Kuran, bu yanlışlıkları düzeltmek ve insanları doğru yola yönlendirmek için bir rehber olarak önemini korumaktadır. Müminler, Allah’ın belirlediği helal ve haramları kabul etmeli ve bu konuda dikkatli olmalıdır.

Doğrularım Allah'ın yanlışlarım benimdir.                                      Aydın Orhon
aydinorhon.com





Muaviye Dönemi ve Dini Tahrifatın Başlangıcı



Muaviye Dönemi ve Dini Tahrifatın Başlangıcı

Muaviye b. Ebu Sufyan döneminde İslam dünyasında dini uygulamalarda ciddi değişiklikler gözlemlenmiştir. Siyasi çıkarlar uğruna dinin temel prensiplerinden sapmalar yaşanmış ve dini metinler üzerinde oynanmaya başlanmıştır. Kur’an özgün yorumu yerine, siyasi gücü pekiştiren yorumlar ön plana çıkmıştır. Bu süreçte dini tahrifatın ilk tohumları ekilmiş ve zamanla artarak Abbasi dönemine kadar devam etmiştir.

Abbasiler Dönemi ve Dini Tahrifatın Devamı

Abbasiler, Muaviye döneminde başlayan tahrifatı sürdürmüştür. Bu dönemde fikri ve ilmi gelişmeler yaşanmış olsa da, siyasi ve dini iktidarın gücüyle hadis uydurmacılığı ve dini manipülasyonlar artmıştır. Halkın dini, iktidarın çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş ve hedeflenen İslam, iktidarı destekleyen bir yapıya büründürülmüştür. Ancak bu tahrifat, bazı alimlerin direnişiyle karşılaşmıştır.

İmam-ı Azam'ın Dinî Duruşu

İmam-ı Azam Ebu Hanife, Kur’an'a sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Dine dair meselelerde sadece Kur’an'ın dikkate alınması gerektiğini savunmuş ve bu prensipten sapmamıştır. İmam-ı Azam, Kur’an'ın dışına çıkmayı dini tahrifat olarak görmüş ve bu duruşu nedeniyle baskılara maruz kalmıştır. Şu an uyulan Hanefi Mezhebi, Ebu Hanefi'nin öğrencilerinin mahsülüdür.

İmam-ı Azam ve Abbasiler: Bir İmtihan

Abbasilerin 2. Halifesi Ebu Cafer El-Mansur döneminde İmam-ı Azam baskılarla karşılaşmıştır. Halifenin gücü büyük olsa da, İmam-ı Azam inancından ödün vermemiştir. Ebu Cafer El-Mansur, dini olumlamalarla siyasi iktidarını güçlendirmeye çalışırken, İmam-ı Azam bağımsız bir din âlimi olarak kalmayı sürdürmüştür.

Dönemin İlim ve Siyaset Çatışması

Bu dönemde dini ve ilmi oluşumlar iktidarın himayesi altına girmiştir. Abbasiler, dini metinleri kendi çıkarlarına göre eğip bükebilecek uzmanlar arayışındaydı. Bu durum, İslam’ın saf yorumlarıyla çelişkiye düşmüş ve dini ilimlerde sapkınlıklar ortaya çıkmıştır.

İmam-ı Azam'ın Ölümü

Abbasiler döneminde birçok âlim baskılara maruz kalmış, İmam-ı Azam da bu baskılara direnmiştir. Ölümü, bu direnişin ve dini bağımsızlığın sembolü olarak tarihe geçmiştir. İmam-ı Azam’ın ölümü, din ve iktidar çatışmasının trajik bir yansımasıdır.

Sonuç

İmam-ı Azam'ın hayatı ve ölümü, İslam’ın saf hali ile siyasi iktidar arasındaki gerilimin çarpıcı örneklerindendir. Abbasi Devleti'nin ikinci halifesi Mansûr, Ebu Hanife'yi Bağdat'ta hapsettirip işkence ettirmiş ve zehirleterek öldürtmüştür. Dini tahrifat ve manipülasyonlara karşı dik duruşu, bugün dahi dini ve ilmi bağımsızlığın sembolü olarak anılmasını sağlamaktadır. İmamları imamı İmam-ı Azam’ın mirası, dürüstlük, adalet kısaca Kur'an'a bağımsızlık sembolü olarak İslam tarihinde önemli bir yer tutar.



Doğrularım Allah'ın yanlışlarım benimdir. Aydın Orhon

  ALLAH’LA ALDATMAK Allah’ın Adını Kullanarak İnsanları Aldatmak İnsan, hayatı boyunca pek çok şeye inanır, güvenir ve bağlanır. Fakat bu...