SÜNNETULLAH’IN DEĞİŞMEZLİĞİ VE MUCİZE ALGISININ KUR'ANÎ ANALİZİ

 

SÜNNETULLAH’IN DEĞİŞMEZLİĞİ VE MUCİZE ALGISININ KUR'ANÎ ANALİZİ

Geleneksel din algısının en büyük çıkmazlarından biri, Allah’ın azametini ve gücünü evrene koyduğu muazzam kuralların işleyişinde değil, bu kuralların delinmesinde aramasıdır. İnsanoğlu, kendi ürettiği aciz makinelerin bile tıkır tıkır işlemesini bir başarı sayarken, iş yaratılışa gelince nedense Yaratıcı’nın sürekli kendi sistemine müdahale edip kuralları bozduğunu varsayar. Oysa Kur’an, ilk ayetinden son ayetine kadar bizi muhteşem, tutarlı ve asla sapmayan bir kozmik sisteme bakmaya davet eder. Bu sistemin Kur'an'daki adı Sünnetullah’tır.
“Sen Allah’ın sünnetinde (koyduğu yasalarda) kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. Allah’ın sünnetinde bir sapma da göremezsin.”
(Fâtır, 35/43)
Peki, Sünnetullah bu kadar kesin ve kesintisiz ise, vahiylerde anlatılan ve yüzyıllardır zihnimize "doğaüstü olaylar" yani mucizeler olarak kazınan anlatıları nasıl okumalıyız? Eğer vahiy, evrensel yasaların dışına çıkan bir "sihirbazlık" anlatısı sunuyorsa, yukarıdaki ayeti nereye koyacağız? Hiç düşündün mü, Kur’an’da geçen kıssalar aslında fiziksel yasaların iptali değil, insan idrakine sunulmuş çok derin edebi ve alegorik tasvirler olabilir mi?

Alegorik Sembolizm: Balık Hikayesinden Vahyin Gerçeğine
Geleneksel tefsir akıllarına takılan en popüler sorulardan biri şudur: Bir insan devasa bir balığın karnında, asitlerin ve havasızlığın içinde günlerce nasıl canlı kalabilir? Bu soruya "Allah’ın gücü her şeye yeter, fizik yasalarını durdurmuştur" demek işin en kolay ve akıl yürütmeyi iptal eden yoludur. Ancak Kur'an, Yunus Nebi’nin bu deneyimini bize biyolojik bir ansiklopedi maddesi olarak değil, insanın iç dünyasındaki psikolojik ve manevi bir buhranın tasviri olarak sunar.
“Zünnûn’u (Yunus’u) da an. Hani öfkeli bir halde geçip gitmişti de bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde: ‘Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum’ diye niyaz etti.”
(Enbiyâ, 21/87)
Ayette geçen "karanlıklar" ifadesine dikkat et. İnsanın dünya nimetlerinin debdebesi, hırsı, öfkesi ve kendi doğrusuna olan inadı arasında sıkışıp kalması, ruhun en karanlık dehlizidir. Deniz, insanın kontrolünü kaybettiği kaotik hayatı; balık ise insanı yutan, hareket alanını kısıtlayan, onu kendi nefsiyle baş başa bırakan o büyük çaresizlik sembolüdür. Yunus’un balık tarafından yutulması, aslında bir insanın hidayet rehberinden yüz çevirdiğinde kendi ürettiği karanlığın içinde hapsolması, doğru yolu bulma kapasitesini kendi eliyle kaybetmesidir. Kurtuluş ise fiziksel bir kusma eylemi değil, karanlığın içinden Allah’a yönelen o samimi itiraftır.

İbrahim’in Ateşi ve İsa’nın Ölümü: Sünnetullah’ın Kesintisizliği

Bir diğer kırılma noktası İbrahim Nebi’nin ateşe atılması kıssasıdır. Ateşin biyolojik ve kimyasal yapısı bellidir: Oksijen ve yakıt bir araya gelir, ısı açığa çıkar ve karbon temelli her organik yapıyı yakar. Sünnetullah budur. Müşrikler İbrahim’i ateşe attıklarında, Allah’ın kurduğu düzende bir sapma yaşanmadı. Eğer ateş İbrahim’i yakmadıysa, bu durum onun etrafındaki sosyal, siyasi ve psikolojik "ateşin" söndürülmesiyle, yani zalimlerin planlarının boşa çıkarılmasıyla ilgilidir. Kur’an, zalimlerin öfke patlamalarını ve fitnelerini de sık sık "ateş" olarak nitelendirir. Allah’ın hakkı batıla galip getirme yasası devreye girmiş ve o yakıcı inkarcı ortam, İbrahim için bir esenlik alanına dönüşmüştür.

Aynı şekilde, Sünnetullah’ın en tavizsiz işlediği alan biyolojik ölüm yasasıdır. Geleneksel inanışın en büyük iddialarından biri, İsa Nebi’nin ölmediği, semaya yükseltildiği ve kıyamete yakın bir zamanda tekrar yeryüzüne inip Hristiyanları ve Müslümanları kurtaracağı mitidir. Bu, Kur’an açısından açık bir iftiradır. Çünkü Kur'an, İsa’nın da her insan gibi doğduğunu, yaşadığını ve öldüğünü ilan eder.
“Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Şüphesiz ki seni vefat ettireceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni inkar edenlerden arındıracağım.”
(Âl-i İmrân, 3/55)
Ayet "vefat ettireceğim" diyor. Vefat eden, yani biyolojik ölümü gerçekleşen bir insanın tekrar dünyaya geri dönmesi, Sünnetullah’taki "ölenin dünyaya dönemeyeceği" yasasını deler ki bu imkansızdır. İsa dünyadaki misyonunu tamamlamış ve ölmüştür; onun diriltilmesi ancak tüm insanlığın diriltileceği ahiret gününde gerçekleşecektir. Kurtarıcıyı dışarıda ve göklerde aramak, vahyin insanı kendi sorumluluğuyla baş başa bırakan özgürleştirici yapısını kavramamaktır.

Lut’un Elçileri ve Recim Yanılgısı: Melek Değil İnsan
İnsanoğlu uzağında olan, göremediği varlıklara kutsiyet atfetmeyi sever. Lut Nebi’ye gelen elçilerin melek olduğuna dair üretilen fantastik hikayeler de bunun bir ürünüdür. Oysa Kur’an’ın evrensel mesajında vahyin muhatabı da taşıyıcısı da insandır. Lut’a gelen elçiler, toplumu uyarmak, adaleti sağlamak ve vahyin mesajını iletmekle görevli insan elçilerdi. Onları kanatlı, nurani, fiziküstü varlıklar olarak tasvir etmek, anlatılan kıssanın sosyolojik ve ahlaki derslerini görmezden gelip işi bir mitolojiye çevirmekten başka bir işe yaramaz.

Bu mitolojik ve rivayet merkezli din anlayışının fıkha yansıyan en vahşi sonuçlarından biri de şüphesiz "recim" (taşlayarak öldürme) cezasıdır. Kur’an’ın hiçbir yerinde zina eden bir insanın taşlanarak öldürüleceğine dair tek bir kelime dahi geçmez. Bu ceza, eski şeriatların ve kabile geleneklerinin İslam’a yamattığı büyük bir sapmadır. Kur'an, toplumsal düzeni korumak adına zinanın cezasını son derece net ve sınırlandırılmış bir şekilde belirlemiştir.
“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun.”
(Nûr, 24/2)
Vahyin belirlediği bu açık sınıra rağmen, hurafe dünyasının uydurduğu rivayetlerle insan hayatına kastetmek, Allah’ın sınırlarını (hududullah) çiğnemektir. Kur'an adildir, ölçülüdür ve insanı yaşatmayı, ıslah etmeyi hedefler; ilkel intikam duygularını dinleştirmeyi değil.

Hayatın İki Aşaması, Can ve Ruh Ayrımı
İnsanın varoluşsal yapısını anlamak için Kur’an’ın kavram haritasına doğru bakmak gerekir. Geleneksel kabullerde insan hayatının "ruhlar alemi, anne karnı, dünya, kabir, ahiret" gibi beş aşamadan oluştuğu iddia edilir. Hatta ruhların bedenlerden önce yaratıldığı ve bir yerlerde bekletildiği anlatılır. Oysa bu inanç, Allah’ın yaratma sistemine ortaklar koşmak ve reenkarnasyon benzeri mistik felsefeleri dine sokmaktır. Kur’an’a göre hayat sadece iki aşamalıdır: Şu an içinde bulunduğumuz dünya hayatı ve ölümden sonra başlayacak olan ebedi ahiret hayatı.

Bunun anlaşılması için de "ruh" ve "can" kavramlarının birbirinden tamamen ayrılması şarttır. Can, biyolojik vücudu ayakta tutan, hücreleri aktif hale getiren, kalbin çarpmasını sağlayan evrensel biyolojik enerjidir; hayvanlarda da bitkilerde de vardır. Ruh ise biyolojik bir organ veya cevher değildir. Ruh, Allah’ın insana üflediği; onu akıl, irade, vicdan ve sorumluluk sahibi yapan "vahiy ve bilinç" mekanizmasıdır. Can ölür, biyolojik yapı toprağa karışır; ancak insanın dünyada inşa ettiği o bilinç (ruh) ahirette yeni bir yaratılışla tekrar ayağa kaldırılır.
“De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”
(İsrâ, 17/85)
Ahiretteki diriliş, eski kemiklerin bir yapboz gibi bir araya gelmesi şeklinde fantezilerle değil, Allah’ın insanı yepyeni bir formda, kendi amellerinin bilinciyle yeniden inşa etmesiyle gerçekleşecektir. O gün, cenneti hak edenler kendi inşa ettikleri temiz bilincin ebedi huzurunu yaşarken, cehenneme gidenler de kendi elleriyle ürettikleri karanlığın ebedi cezasıyla yüzleşeceklerdir.

Evlilik, Boşanma ve Nebilerin Helal-Haram Sınırı
Dinin toplumsal hayattaki en büyük tahrifatlarından biri de kadın-erkek ilişkilerinde yaşanır. Yüzyıllardır Nisa suresi 34. ayette geçen bir kelime cımbızlanarak, evli erkeklerin kadınlarını dövme hakkı olduğu iddia edilir. Bu, vahyin ruhuna yapılan en büyük hakaretlerden biridir. Kur’an’ın inşa ettiği aile modelinde sevgi, meveddet ve merhamet esastır. Hiçbir erkeğin bir kadına fiziksel şiddet uygulama hakkı yoktur.

Aynı şekilde boşanma (talak) mevzusu da fevri bir öfkeyle ağızdan çıkacak "boş ol" kelimelerine indirgenmiştir. Oysa Kur’an’da boşanma, kadının evlilik sözleşmesini (misakan galiza) ağır bir şekilde ihlal etmesi durumunda, her iki tarafın ve şahitlerin haklarını koruyan uzun, planlı ve adil bir süreçtir. Üç talakı tek mecliste söyleyip yuvayı yıkmak, vahyin adalet mekanizmasını hiçe saymaktır.

Unutulmamalıdır ki, helal ve haram koyma yetkisi sadece ve sadece Allah’a aittir. Geleneksel inanışta nebilerin de kafalarına göre haram koyabileceği, Kur’an’da olmayan yasaklar üretebileceği iddia edilir. Bu da Allah'ın din koyuculuğuna şirk koşmaktır. Allah, haram kıldığını tüm nebilere haram, helal kıldığını da tüm nebilere helal kılmıştır. Hiçbir nebi, Allah’ın helal dediğine "ben bunu yasaklıyorum" diyemez.
“Ey Nebi! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” (Tahrîm, 66/1)
Ayetin bu sarsıcı uyarısı, din adına keyfi yasaklar koymaya çalışan herkesin yüzüne inen bir hakikat tokadıdır. Nebi/Resul, sadece Allah’tan aldığı mesajı eksiksiz ileten ve ona ilk önce kendisi uyan en emin rehberdir.
Bakara 259’un Gerçek Anlamı ve Koruyucu Melekler
Peki, Bakara suresi 259. ayette anlatılan o meşhur "yüz yıl ölü kalıp sonra dirilen adam" kıssasını derinlemesine incelediğimizde ne görürüz? Geleneksel tefsirler bunu fiziki bir ölüm ve dünyada gerçekleşen bir dirilme olarak mucizeleştirir. Oysa buradaki derin anlatım, ahireti ve yeniden dirilişi aklına sığdıramayan insana, zamanın ne kadar izafi (göreceli) olduğunu gösteren sarsıcı bir idrak eğitimidir. İnsan öldüğünde zaman algısı sıfırlanır. Yüz yıl da geçse, bin yıl da geçse, ahiret boyutunda uyandırıldığında hissedeceği süre sadece "bir gün veya bir günün parçası" kadardır. Ayet, dünya sahnesinde bir cesedin canlanmasını değil; ölümle birlikte zaman boyutunun nasıl çöktüğünü ve ahiretteki uyanışın kaçınılmazlığını insan zihnine yaklaştıran muazzam bir misaldir.

Son olarak, zihnimizde kanatlı şeffaf varlıklar olarak canlandırılan ve bizi kazalardan koruduğuna inanılan "koruyucu melekler" algısına bakalım. Kur’an’da Allah’ın evrendeki her işi bir memuriyetle, bir kuvvetle yürüttüğü anlatılır. Melek, kelime anlamı itibariyle "güç, kuvvet, yönetim mekanizması" demektir. İnsanın bedenini, canını dış tehlikelere karşı koruyan o sistem nedir? Şöyle bir düşün; vücuduna her saniye binlerce zararlı mikrop ve virüs giriyor. Eğer vücudundaki akyuvarlar (bağışıklık sistemi) gece gündüz senin iraden dışında bu mikroplarla savaşmasaydı, hayatta kalabilir miydin? İşte Allah’ın insanı korumak için programladığı o biyolojik ordular, akyuvarlar ve savunma mekanizmaları, Sünnetullah’ın bedenimizdeki koruyucu melekleridir (kuvvetleridir). Olayı gökyüzünde arama; mucize zaten senin kendi damarlarında her saniye akıp gidiyor.

İslam ve Özgürlük: Kafirleri Öldürme Mitinin Çöküşü
İslam’ın en çok istismar edilen yönlerinden biri de, kendisi gibi inanmayanları, yani "kafirleri" nerede görülürse öldürmeyi emreden vahşi bir din olarak sunulmasıdır. Hem radikal örgütler hem de İslam karşıtları Kur’an’daki savaş ayetlerini bağlamından kopararak bu algıyı beslerler. Oysa Kur’an’daki savaş ayetleri, sadece ve sadece yurtlarından çıkarılan, zulme uğrayan ve kendilerine savaş açılan müminlerin meşru müdafaa haklarını düzenler. Durup dururken, sadece inancından dolayı bir insanı öldürmek Kur'an’a göre tüm insanlığı öldürmek gibidir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)
Kur’an, yeryüzünde herkesin kendi inancını, kendi din anlayışını tamamen özgürce yaşamasını emreder. İman, baskıyla ve kılıç zoruyla kalbe girecek bir şey değildir. Eğer öyle olsaydı, imtihanın hiçbir değeri kalmazdı. Adem’e öğretilen "tüm isimler" (Bakara 31) de bu özgürlüğün ve insan aklının temelini oluşturur. İsimlerin öğretilmesi, insanoğluna varoluş ile yok oluş arasındaki evrensel yasaları çözme, eşyanın tabiatını anlama, bilim üretme ve vahyin rehberliğinde kendi kaderini özgürce tayin etme yeteneğinin verilmesidir.

Sonuç olarak; din, doğa yasalarını altüst eden sihirli değneklerin, gökten inen gizemli yaratıkların hikayesi değildir. İslam, baştan aşağı bir akıl, ahlak, adalet ve nizam dinidir. Mucize arıyorsan gökyüzünün hapsolduğu o muazzam fizik kanunlarına, toprağın altından çıkan bitkiye, damarlarında savaşan akyuvarlarına ve seni sen yapan aklına bak. Sünnetullah’ı anlamak, Allah’ın evrendeki imzasını doğru okumaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR’AN’DA YOK AMA HAYATTA VAR: BİR MÜSLÜMAN’IN NEDEN BU KADAR ÇOK HURAFESİ VAR?

 KUR’AN’DA YOK AMA HAYATTA VAR: BİR MÜSLÜMAN’IN NEDEN BU KADAR ÇOK HURAFESİ VAR?

Sokakta yürürken, bir aile sohbetinde otururken ya da sosyal medyada birkaç dakika geçirirken dikkatini çekmiştir. Din adına söylenen birçok şey var ama bunların önemli bir kısmını Kur’an’da bulmak mümkün değil.

Birileri belirli gecelerin diğer insanlardan daha fazla kurtuluş garantisi taşıdığını söylüyor. Birileri belli sayıların gizemli gücünden bahsediyor. Kimi insanlar bir nesneyi uğurlu kabul ediyor, kimi insanlar ise belirli uygulamaların kendilerini görünmeyen tehlikelerden koruyacağına inanıyor.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:Kur’an ortada dururken, Allah’ın kitabı okunabilir ve ulaşılabilir haldeyken, bu kadar çok hurafe nasıl ortaya çıktı?

Aslında bu soru sadece bugünün değil, insanlık tarihinin de sorusudur. Çünkü Kur’an’a baktığımızda görüyoruz ki insanlar her dönemde Allah’ın indirdiği sade dine kendi düşüncelerini, korkularını, beklentilerini ve geleneklerini ekleme eğiliminde olmuşlardır.

Kur’an, insanın bu yönünü bizden çok daha iyi tanır.
Birçok kişi kalabalığın içinde güvende hisseder. Bir düşüncenin doğruluğunu araştırmak yerine onu kaç kişinin benimsediğine bakar. Oysa hakikat ile çoğunluk her zaman aynı yerde buluşmaz.
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar sadece tahminde bulunurlar.”
(En’am, 6/116)
Bu ayet son derece dikkat çekicidir. Çünkü Allah burada çoğunluğun otomatik olarak doğruyu temsil etmediğini bildiriyor.
Düşün... Bir inanç yüz yıl boyunca uygulanmış olabilir. Bir uygulamaya milyonlarca insan inanıyor olabilir.Bir gelenek nesilden nesile aktarılmış olabilir. Ama bunların hiçbiri onun Allah katında doğru olduğunu göstermez. Kur’an’ın ölçüsü sayı değil, delildir.

İşte hurafelerin yayılmasındaki ilk büyük sebep budur: İnsanlar çoğunluğun peşine gitmeyi, hakikatin peşine gitmekten daha kolay bulur.

İnsan Neden Hurafe Üretir?
İnsanın yaratılışında görünmeyeni somutlaştırma eğilimi vardır.
Allah görünmezdir.
Meleklerin bir kısmı görünmezdir.
Ahiret görünmezdir.
Hesap günü görünmezdir.
İnsan ise çoğu zaman gözünün gördüğüne daha kolay bağlanır.Bu yüzden tarih boyunca insanlar görünmeyen hakikatleri görünür sembollerle değiştirmeye çalışmıştır.
Bir nesneye özel güç yüklemek...
Bir mekâna olağanüstü özellikler vermek...
Bir zamana kurtarıcı anlamlar yüklemek...
Bunların hepsi aynı psikolojik eğilimin ürünüdür.
Kur’an ise insanı sürekli olarak bu eğilimden uzaklaştırır.
“Dikkat edin! Halis din yalnız Allah’ındır.”
(Zümer, 39/3)
Ayet çok kısa ama son derece derindir.
Din Allah’a aitse, insanlar ona ilave yapamaz.
Din Allah’a aitse, insanlar eksiltme de yapamaz.
Din Allah’a aitse, insanların hoşuna giden uygulamalar din haline gelemez.
İşte hurafenin ortaya çıktığı nokta tam da burasıdır. Allah’ın bildirmediği şeyler zamanla din gibi yaşanmaya başlanır. Fakat yaşanıyor olması, onların dinden olduğu anlamına gelmez.

Kur’an’dan Uzaklaşıldığında Oluşan Boşluk
Hiç fark ettin mi? Bir insan hayatından Kur’an’ı çıkardığında ortaya büyük bir boşluk oluşur. Çünkü insan inanmak zorundadır.
Bir şeye bağlanmak zorundadır.
Bir referans noktası edinmek zorundadır.
Kur’an merkezden çekildiğinde o boşluk boş kalmaz.
Onun yerini kültür doldurur.
Söylentiler doldurur.
Atalardan kalan alışkanlıklar doldurur.
Kulaktan kulağa yayılan hikâyeler doldurur.
Bu yüzden Resul’ün Kur’an’da aktarılan şu sözü son derece çarpıcıdır:
“Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş halde bıraktı.”
(Furkan, 25/30) 
Bu ayet sadece geçmiş toplumları anlatmıyor. Bugün de aynı tehlike devam ediyor. Kur’an evlerde bulunuyor ama okunmuyor. Okunuyor ama anlaşılmıyor. Anlaşılıyor ama hayatın merkezine alınmıyor.Sonra insanlar o boşluğu başka kaynaklarla doldurmaya çalışıyor. İşte hurafelerin en verimli zemini budur. Kur’an’ın terk edildiği zemin.

Bilgi Yerine Taklit Hakim Olduğunda
Hurafelerin yayılmasının bir başka sebebi de sorgulama alışkanlığının kaybolmasıdır. mKur’an sürekli düşünmeyi, akletmeyi ve araştırmayı emreder. İnsanlardan körü körüne inanmasını istemez. Tam tersine delil talep eder. Akıl kullanmasını ister. Soru sormasını ister. Bu nedenle Kur’an’da tekrar tekrar şu çağrı yapılır:
“Onlar Kur’an’ı gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı içinde birçok çelişki bulurlardı.”
(Nisa, 4/82)
Düşünmek emek ister.
Araştırmak zaman ister.
Öğrenmek sabır ister.
Fakat taklit etmek çok kolaydır.
Birisi söyler. Bir başkası tekrar eder. Sonra o söz nesiller boyunca sürer gider. En sonunda insanlar onun kaynağını bile araştırmaz. “Bize böyle öğretildi” cümlesi, çoğu zaman sorgulamanın sonu olur.

Kur’an ise tam tersini ister.
“Bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.”
(İsra, 17/36)
Bu ayet hurafelerin köküne inen ayetlerden biridir. Bilgin yoksa dur. Araştır, delil ara, öğren. Ama bilmediğin şeyi din haline getirme.

Güven Arayışı ve Hurafeler
İnsan korkar. Hastalanmaktan korkar, yalnız kalmaktan korkar, gelecekten korkar, belirsizlikten korkar. Bu korkular bazen insanı Allah’a daha çok yaklaştırır. Bazen de hurafelere yöneltir. Çünkü hurafe çoğu zaman sahte bir güven hissi üretir. İnsan belli bir nesneyi yanında taşıyınca güvende hisseder. Belli bir ritüeli uygulayınca korunacağını düşünür. Belli bir sayıyı tekrar edince işlerinin düzeleceğine inanır. Oysa güven hissi ile hakikat aynı şey değildir. Kur’an güvenin kaynağını tek bir yere bağlar: Allah. Bir nesneye değil, bir kişiye değil, bir ritüele değil, bir formüle değil, sadece Allah’a. İşte hurafelerle tevhid arasındaki temel fark da budur. Hurafe insanı sebeplere bağlar. Kur’an insanı Allah’a bağlar.

Ataların Dini ile Allah’ın Dini Arasındaki Fark
Kur’an’da tekrar tekrar karşımıza çıkan bir başka tablo vardır. Toplumlar çoğu zaman hakikati araştırmak yerine atalarının yolunu takip etmeyi tercih eder. Çünkü alışkanlık güvenlidir. Sorgulamak ise risklidir. Bu nedenle birçok insan doğruyu aramak yerine mevcut düzeni korumayı seçer.

Kur’an bu zihniyeti eleştirir. Çünkü hakikat miras yoluyla devralınmaz. Araştırılarak bulunur. Bir inancın eski olması onu doğru yapmaz. Bir uygulamanın yaygın olması onu Allah’ın emri haline getirmez. Bu yüzden Kur’an sürekli olarak insanı kendi aklını kullanmaya çağırır.

Din Kolaydır, İnsanlar Zorlaştırır
İşin ilginç tarafı şudur: Kur’an dini karmaşıklaştırmaz. Tam tersine sadeleştirir. Fakat insanlar çoğu zaman sade olanı yeterli bulmaz. Bir şey ne kadar karmaşık görünürse o kadar etkileyici sanılır. Bu yüzden dinin etrafına zamanla katmanlar eklenir.
Formüller eklenir.
Gizemler eklenir.
Sırlar eklenir.
Özel yöntemler eklenir.
Sonunda Allah’ın kolaylaştırdığı şey insanlar tarafından zorlaştırılır. Oysa Kur’an şöyle buyurur:
“Andolsun, Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?”
(Kamer, 54/17)
Aynı çağrı aynı surede dört kez tekrar edilir. Bu tekrarın kendisi bile önemli bir mesaj taşır. Allah kolaylaştırırken insanların zorlaştırması, hakikate değil geleneğe hizmet eder.

Hurafeler Neden Güçlüdür?
Çünkü hurafeler akla değil duyguya hitap eder. Korkulara seslenir.Umutlara seslenir. Belirsizliklere seslenir. Bu yüzden insanlar bazen delil aramadan inanabilir. Fakat Kur’an’ın yöntemi farklıdır. Kur’an insanı korkuyla yönetmez. Kur’an insanı düşünmeye davet eder. Bu yüzden Kur’an’ın egemen olduğu yerde hurafeler uzun süre yaşayamaz. Çünkü hakikat ile uydurma aynı ışığın altında birlikte duramaz.

Çözüm Nerede?
Çözüm yeni bir gelenek üretmekte değil. Çözüm yeni yorumlar icat etmekte değil. Çözüm Kur’an’a dönmektedir. Allah’ın kitabını doğrudan okumaktadır. Anlamaya çalışmaktır. Sorgulamaktır. Düşünmektir. Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülerle her bilgiyi yeniden değerlendirmektir. Allah’ın övdüğü insanlar da zaten budur:
“Onlar sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir ve işte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.”
(Zümer, 39/18)
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: İnsanların her söylediğini kabul etmek yok. Önce dinlemek var. Sonra değerlendirmek var. Sonra en güzeline uymak var. Yani bilinçli tercih var. Aklı kullanmak var. Kur’an’ın istediği insan tipi budur.

Sonuç olarak hurafelerin çok olmasının sebebi dinin karmaşık olması değildir. Sorun Allah’ın kitabının yetersiz olması da değildir. Sorun, insanların çoğu zaman Allah’ın kitabından uzaklaşıp onun yerine alışkanlıkları, korkuları, kültürü ve duyduklarını koymasıdır. Kur’an’a uzaklık arttıkça hurafeler çoğalır. Kur’an’a yakınlık arttıkça hurafeler erir. Çünkü hakikat ışığa benzer. Işık geldiğinde karanlıkla mücadele etmek zorunda kalmaz. Sadece görünür olur. Karanlık ise kendiliğinden çekilir. Hurafeler de böyledir. Kur’an’ın aydınlığına yaklaştıkça, insanların ürettiği gölgeler birer birer kaybolmaya başlar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

YERYÜZÜ ADALETİN DAĞITILDIĞI YER DEĞİL, ADALETİN İMTİHAN EDİLDİĞİ YERDİR

YERYÜZÜ ADALETİN DAĞITILDIĞI YER DEĞİL,
ADALETİN İMTİHAN EDİLDİĞİ YERDİR

Kur’an’ı dikkatle okuduğunda çok net bir gerçek görürsün: Yeryüzü, Allah’ın doğrudan adalet dağıttığı bir alan değildir. Burada adaleti tesis etmek, insanın imtihanıdır. Bu dünya farklılıklarla örülmüş, güç dengelerinin kimi zaman bozulduğu, imkanların eşit dağılmadığı bir hayattır. Zengin olan avantajlı görünür, güçlü olan öne çıkar, sesi çok çıkan kendini haklı zanneder. Ama Kur’an bu tablonun ardındaki gerçeği bize hatırlatır: Güç imtihandır. Zenginlik imtihandır. Farklılıklar imtihandır. Ve çoğu zaman avantaj gibi görünen şey, insanı Allah katında dezavantajlı hale getirir.

Nisa 32’de Allah “Kiminizi kiminize göre üstün kıldığımız şeyleri temenni etmeyin” buyuruyor. Çünkü üstünlük zannedilen şey, her zaman insanın hayrına değildir. Servet, statü, makam, güzellik… Bunların hepsi insanı şımartabilir de, alçaltabilir de. Ayetin devamı bunu apaçık gösterir: “Erkeklerin kazandığından payı vardır, kadınların da kazandığından payı vardır.” Yani kimse kimsenin gölgesinde değil; herkes kendi emek ve sorumluluğunun karşılığı ile değerlendirilecek.

Hucurat 13’te ise Rabbimiz fotoğrafı bütünüyle netleştirir: Üstünlük, ırkta, soyda, servette, fiziksel güçte değil; takvadadır. İnsanlar farklı halklar ve kabileler olarak yaratılmıştır, ama bu farklılık bir üstünlük sebebi değil; tanışma ve dayanışma sebebidir. Yani dünya çeşitlilik üzerinden imtihan edilen bir alandır, adaletin zorlandığı bir sahnedir.

Kur’an’ın birçok ayeti, “üstün kılmak” ifadesini kullanır (En’am 86, Bakara 253). Ama bu üstünlük dünyevi bir üstünlük değildir; görev, sorumluluk ve yükümlülük üstünlüğüdür. Bir elçinin derecece yükseltilmesi, yaşam standardını yükseltmek değil; yükünü artırmaktır. İnsan çoğu zaman bunu ters okur. Halbuki Kur’an’ın ruhu şunu söyler: Çok nimet, çok sorumluluk demektir. Çok imkan, çok hesap demektir. Çok güç, çok vebal demektir.

İşte Karun bunun en çarpıcı örneğidir (Kasas 76-77). Hazineleri o kadar büyüktü ki, anahtarlarını taşımak bile bir grubu zorluyordu. Bugün de çok zengin, çok şirket sahibi, büyük güce sahip insanlar var. Fakat Karun’un temsil ettiği şey sadece zenginlik değil; zenginliğin adaleti gölgelediği psikolojidir. Haddi aştığında insan, kendini ilahlaştırmaya başlar. Karun’a yapılan uyarı aslında bütün insanlığa yapılan uyarıdır: “Allah’ın sana verdiğiyle ahireti ara. Dünyadan da nasibini unutma ama bozgunculuk yapma.” Yani asıl mesele zenginlikte değil; zenginliğin nasıl kullanıldığında. Asıl mesele güçlü olmakta değil; gücün nasıl yöneltildiğinde.

İşte tam burada dünyanın hakikatini görürüz: Bu dünya, adaletin yerleştirildiği değil, adaletin sınandığı yerdir. Zulüm varsa, güç suistimali varsa, yoksulluk varsa, bu ilahi bir adaletsizlik değil; insanın adaletsizliğidir. Allah adalet dağıtmayı ahirete bırakmış, yeryüzüne ise imtihan koymuştur. Güçlü olanın hakkı çiğnememesi, zengin olanın kibirlenmemesi, imkanı geniş olanın paylaşması, takvada derinleşmesi gerekir. Çünkü görünürde avantaj gibi duran şeyler, hesap gününde ağır bir yük haline gelir.

Bugün dünyaya baktığında da aynı tabloyu görürsün. Gücü elinde tutan toplumlar kendilerini “doğru” zanneder. Ekonomisi güçlü olan ülkeler kendilerini ahlakın merkezine koyar. Şirket sahipleri, medyada sesi çok çıkanlar, ekonomik avantajı olanlar toplumda ayrıcalıklı bir yer oluşturur. Ama Kur’an’ın bakışında bunların hiçbiri gerçek üstünlük değildir. Hatta çoğu zaman bu imkanlar, kişinin adaletten sapma ihtimalini artırdığı için yük olur. Bu yüzden yeryüzü adaletin sahnesi değil, adalet sınavının sahnesidir.

Rabbimiz bize şunu hatırlatır: Dünyada güçlü görünmek, ahirette kurtuluş garantisi değildir. Zayıf görünmek de değersizlik değildir. Asıl mesele, takvada ve duruşta üstün olmaktır. Çünkü Allah ne servete, ne güce, ne ırka, ne statüye bakar; yalnızca takvaya bakar.

Ve bu bakış, insanı hem özgürleştirir hem de sorumluluk sahibi yapar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

 

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.

aydinorhon.com

KUR’AN’IN DEDİĞİNİ DEĞİL, DEMEK İSTEDİĞİNİ ANLAMAK

 KUR’AN’IN DEDİĞİNİ DEĞİL, DEMEK İSTEDİĞİNİ ANLAMAK

Kur’an’ı sadece kelimelerin çıplak anlamlarına bakarak okuduğunda, çoğu zaman mana kapısının yarım açıldığını fark edersin. Çünkü Kur’an, yalnız lafızdan ibaret bir kitap değil; bir hikmet rehberi, düşünceyi dirilten bir mesajdır. Ayetlerin görünen yüzü, hakikatin sadece kabuğudur. Asıl olan, Rabb’imizin neyi hedeflediğini, hangi ilkeleri öğretmek istediğini, hangi ahlaki yasaları hatırlattığını kavramaktır. Eğer biz ayetleri yüzeysel anlamlarıyla sınırlarsak, Kur’an’ı tarihe hapsederiz. Oysa Allah mesajını her çağda yeniden doğan bir hakikat olarak sunar. Gerçek mesele, Kur’an’ın lafzını değil, ruhunu anlamaktır. Çünkü lafız değişmez; ama ruh hayatın içinde sürekli konuşur. Ayetlerin “ne söylediği” kitabın yüzüdür; “ne söylemek istediği” ise kalbidir. Ve Kur’an’ın kalbine ancak düşünerek, aklederek, derinleşerek ulaşılır.

İlahi Mesajın Görünmeyen Dokusu
Şöyle bir düşün… Bir dostun sana mektup gönderdiğinde sadece kağıttaki kelimeleri mi sayarsın, yoksa o kelimelerin ardındaki duyguyu ve senden ne istediğini mi anlamaya çalışırsın? Kur’an’ı okurken de durum tam olarak böyledir. Kelimelerin satır aralarına gizlenmiş olan o büyük maksadı kaçırdığımızda, din dediğimiz muazzam bütünü sadece kurallar dizisi zannetmeye başlarız. Rabb’imiz kelimeleri birer işaret levhası olarak önümüze koyar. Bizim görevimiz ise levhaya takılıp kalmak değil, gösterdiği istikamete doğru yürümektir. Nebi ve resuller de topluluklarına mesajı ulaştırırken her zaman bu özü, yani ilahi iradenin insandan beklediği ahlaki dönüşümü gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir.

Genişlemenin Maddi Değil Bilinçte Olması
Allah “güzel bir borç”tan bahsederken senden para istemiyor. Allah’ın kimseye ihtiyacı olur mu? Burada anlatılan, insanın kendi iç dünyasında yaptığı infakın aslında kendine açılan bir bereket kapısı olduğudur. Yani “borç” kelimesi bir mecazdır; Rabb’imiz insanı harekete geçirdiği bir sorumluluk hatırlatmasıdır.
“Kim Allah’a güzel bir borç verecek olursa, Allah da onu kendisi için kat kat arttırır. Allah darlık da verir, bolluk da verir. Ve O’na döndürüleceksiniz.”
(Bakara, 2/245)
Daraltan da genişleten de O’dur; ama genişlemenin gerçek anlamının maddi değil, bilinçte olduğunu Kur’an boyunca görürsün. İnsan infak ettikçe, paylaştıkça ve elindekini mülk edinmekten vazgeçip emanet olarak gördükçe ruhsal bir genişliğe ulaşır. Ayette geçen borç ifadesi, insanın bizzat kendi geleceğine, kendi insanlığına yatırdığı bir sermayedir. Allah, kulunun cömertleşerek kendi zincirlerini kırmasını ve toplumsal adaletin bir parçası olmasını murat eder.

Sınırların Ardındaki Toplumsal Mesaj
Yahudilere bazı yiyeceklerin haram kılınması meselesi de salt bir yemek listesi değildir. Bu, tarihsel bir ceza değil; toplumsal bir ahlak bozulmasına verilen ilahi bir karşılıktır. Yani Allah, yasakları keyfince değil; insanın haddi aşmasına bir uyarı olarak koyar.

“Yahudi olanlara her tırnaklı hayvanı haram kıldık. Sığır ve koyunun ise sırtlarında veya bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağları hariç, iç yağlarını da onlara haram kıldık. Sınırı aşmalarından dolayı onları böyle cezalandırdık. Biz elbette sadık olanlarız.”
(En’am, 6/146)
Bu ayet, bir “helal-haram listesi”nden çok daha büyük bir mesaj taşır: Bir toplum hakka tecavüz ettiğinde, kendi hayatını daraltır. Haramlara gömülen zihin, özgürlüğünü kaybeder. İnsanlar zayıfların hakkını yiyerek, adaleti çiğneyerek sınırı aştıklarında ilahi yasa devreye girer ve onların yaşam alanlarını daraltır. Buradaki asıl ilke, haramların ve sınırların insanın kendi fıtratını ve toplumsal barışı korumak amacıyla konulmuş olduğudur.

Zanlara Sarılmak ve Karanlık Üretmek
Yusuf’un kıssasında anlatılan da sadece bir tarih bilgisi veya geçmişe ait bir hatıra değildir. Orada insanlar, vahiy ile bağı kopunca nasıl büyük bir boşluğa düştüklerini net bir şekilde gösteriyor.

“Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Sonunda o vefat edince de ‘Allah ondan sonra asla bir resül göndermez’ demiştiniz. İşte Allah, haddi aşan, şüpheci kimseleri böyle saptırır.” (Mümin, 40/34)

Yusuf vefat ettiğinde “Artık Allah kimseyi göndermeyecek” diyenlerin tavrı, bugün hâlâ geçerli olan bir ruh hâlidir. İnsan, hakikati kaybedince kendi zannına sarılır. Allah’ın anlık rehberliğini ve yaşayan mesajını hayatından çıkaran toplum, kendi kendine karanlık üretir. İnsanlık ne zaman resullerin getirdiği dinamik ahlakı dondurup onu geçmişe gömmeye çalışsa, elindeki ışığı kaybeder ve statükonun ürettiği karanlığa mahkum olur.

Zamanın Ötesindeki Hakikat Bağlılığı
Ashab-ı Kehf’in kaç yıl kaldığı meselesi de Rabb’imizin bilmemizi istediği bir matematik problemi değildir. İnsan zihni her zaman detaylarda boğulmaya, rakamların arkasında gizem aramaya meyillidir. Oysa Kur’an odağı hemen asıl yere çevirir.

“Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz yıl da artırdılar. De ki: ‘Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.’ Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir.”
(Kehf, 18/25-26)

O halde bu ayetin derdi süre değil, ilke öğretmektir. İlke şudur: Zaman, Allah’ın bilgisindedir; insanın saydığı günler değil, hakikate olan bağlılığı değerlidir. Kaç kişi oldukları veya ne kadar süre orada kaldıkları, o gençlerin zulme karşı gösterdikleri onurlu duruşun ve inanç felsefesinin önüne geçemez. Kur’an bize teferruatın içinde kaybolup büyük resmi, yani adalete ve tevhide adanmış bir hayatı ıskalamamamız gerektiğini ihtar eder.

Mucizeden Hikmete Doğuşun İşareti
Meryem suresinde İsa’nın beşikte konuşması da çoğu insanın sandığı gibi doğa yasalarını askıya alan bir mucize anlatısı değildir. Bu anlatım, Kur’an’ın “hüsnü tahlil” dediğimiz edebi sanatlarından biridir. Rabb’imiz meseleye bir hikmet penceresi açar.

“Meryem eliyle onu işaret etti. Onlar: ‘Beşikteki bir sübyanla nasıl konuşuruz?’ dediler. Çocuk şöyle dedi: ‘Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni nebi yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı ve yaşadığım sürece bana salatı ve zekatı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selam benim üzerimedir.’ İşte Meryem oğlu İsa budur.”
(Meryem, 19/29-34)

İnsanın doğumu bile kendi başına büyük bir işarettir; Allah’ın “kün” emriyle her şey şekillenir. Burada mesaj, doğaüstü bir gösteri sunmak değil; İsa’nın bir ilah değil, yalnızca Allah’ın bir kulu olduğu vurgusudur. O’nun görevi baştan itibaren bellidir: Kitabın hükmünü taşımak, adaleti yaşamak, annesine itaat etmek ve asla zulmetmemek… Yani Kur’an, İsa’yı ilahlaştırarak insanüstü bir konuma yerleştiren ve böylece onun getirdiği ahlaki ilkeleri hayattan uzaklaştıran zihniyete karşı apaçık konuşur. Asıl mucize, bir insanın hayatı boyunca zorba ve bedbaht olmayıp, adaletin ve selametin şahidi olabilmesidir.

İLAHİ ADALETİN KELİMELERLE İMTİHANI

Şöyle bir etrafına bak... İnsanlık tarihi boyunca üretilen tüm hukuk metinleri, kanunlar ve kurallar zamanla eskir, değil mi? Çünkü insan, kelimeleri kendi döneminin sınırlarıyla yazar. Ama Kur’an’ın lafzı zamana meydan okurken, ruhu her çağın insanıyla ilk defa konuşuyormuş gibi taze kalır. İşte bu yüzden, ayetlerin sadece indiği dönemin formuna sıkıştırılması, o yaşayan mucizeyi dondurmak demektir. Resuller, toplumlarına sadece statik emirler getirmediler; onlara her olay karşısında adaletle, merhametle ve aklını kullanarak nasıl doğru yönü bulacaklarını öğrettiler. Biz de bugün aynı dinamizmi yakalamak zorundayız.

Şeklin Ötesindeki Gerçek İyilik
Çoğu zaman ibadetleri ve dini sorumlulukları sadece mekanik birer hareket dizisi, yerine getirilmesi gereken kuru birer resmiyet gibi görme eğilimine kapılırız. Yüzümüzü nereye döndüğümüz, hangi şekli ne kadar kusursuz yaptığımız bizi dindar yapmaya yeter mi? Kur’an, tam da bu şekilcilik tuzağına düştüğümüzde bizi sarsıcı bir ilkeyle baş başa bırakır:
“Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz hayır ve erdemlilik değildir. Esas hayır ve erdemlilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve elçilere iman eden, sevdiği malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve özgürlüğü elinden alınmış kölelere veren, salatı ikame eden ve zekatı verenlerin yaptığıdır.”
(Bakara, 2/177)

Hiç fark ettin mi? Ayet, yönümüzü nereye döneceğimizle ilgili teknik bir tartışmayı bıçak gibi kesiyor. Rabb’imiz bize şunu demek istiyor: Şekil, özü taşıyan bir zarftır; zarfın içindeki mektubu okumayı unutup sadece zarfın rengiyle, yönüyle uğraşmayın. Asıl erdem, senin o ibadetle kazandığın bilinçle yetimin başını okşaman, yoksulun elinden tutman ve insanı özgürleştirmendir. Eğer yaptığın ritüel seni cömertliğe, adalete ve fedakarlığa taşımıyorsa, sadece doğuya ya da batıya dönüp durmuş olursun.

Kelimelerin Görünmeyen Gücü ve Kalem
Kur’an’da bazı varlıklar üzerine yemin edildiğini görürsün. Göğe, güneşe, geceye ve hatta kaleme... Allah’ın kaleme ve yazılanlara yemin etmesi, sadece yazı yazma aletini kutsamak ya da bir nesneye dikkat çekmek için midir?
“Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.”
(Kalem, 68/1)

Buradaki mesajı çıplak gözle okuyan biri, bunu sadece okuma-yazmanın önemi olarak algılayabilir. Elbette bu doğrudur; ancak ayetin demek istediği şey çok daha derindir. Kalem, insanın düşüncesini sabitleyen, bilgiyi nesilden nesile aktaran, adaleti ve şahitliği kayıt altına alan bir bilinç aracıdır. Allah burada kaleme yemin ederken; akla, fikre, bilginin üretilmesine ve o bilginin ahlaki bir sorumlulukla yayılmasına vurgu yapar. Yani sorumluluğun büyüklüğünü hatırlatır: Yazdığın her satırla ya dünyayı imar edersin ya da karanlığı beslersin.

Güç Aşkı ve İnsanın Kendi İllüzyonu
Karun’un kıssasını okuduğunda, çoğunun aklına sadece devasa anahtarlarla taşınan hazineler ve yerin dibine batan bir zengin gelir. Bu anlatı, geçmiş zamanlarda yaşamış bencil bir zenginin ibretlik hikayesinden mi ibarettir?

“Karun: ‘Bu servet bana ancak bende olan bir bilgi sayesinde verilmiştir’ dedi. Bilmez mi ki Allah, kendisinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü ve serveti daha çok olan kimseleri helak etmişti?”
(Kasas, 28/78)
İşte bugün de insanlığın en büyük hastalığı bu ayette gizlidir. Ne zaman bir şeyi başarsak, ne zaman güç ve servet elde etsek içimizden bir ses fısıldar: "Bunu kendi zekamla, kendi yeteneğimle, kendi bilgimle yaptım!" Karunlaşmak, tam olarak bu zihniyettir. Ayet bize paranın miktarından bahsetmiyor; gücü kendinden menkul sayan, nimetin sahibini unutan ve o güçle yeryüzünde büyüklük taslayan insan psikolojisini deşifre ediyor. İster milyarder bir iş insanı ol, ister masasında oturan bir memur; "Ben yaptım, benim bilgim sayesinde" dediğin an Karun’un mirasını devralmış olursun.

Kelimenin Kalbine İnerek Yaşamak
Gördüğün gibi, Kur’an’ın hiçbir satırı tarihin tozlu raflarında kalmış birer anı değildir. O, bugün senin hayatının tam ortasında, mutfağında, iş yerinde, ikili ilişkilerinde yaşayan ve sürekli konuşan bir ruhtur. Eğer lafzın kabuğunu kırıp o ruhu açığa çıkarabilirsek, din bizim için bir yük olmaktan çıkıp bizi özgürleştiren, nefes aldıran bir yaşam pencerisine dönüşür. Kur’an bize "bunu sadece oku" demez; "bununla bak, bununla gör, bununla düşün" der.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  YAŞANAN DİNDE GÜNAH ÇIKARMA SEANSLARI İnsan, hata yapabilen bir varlıktır. Kur'an da bunu kabul eder. Ancak Kur'an'ın göster...