İlimden Kaçan Toplumların Çöküşü: Kur’an’ın Uyarısı

 İlimden Kaçan Toplumların Çöküşü: Kur’an’ın Uyarısı

Kardeşim, hiç düşündün mü, Müslümanların dilinden “Allah bize yardım edecek, biz üstün geleceğiz” gibi sözler düşmüyor ama yaşadığımız hayata baktığında bunun tam tersini görüyorsun. Koskoca İslam coğrafyası, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle dolu olmasına rağmen dünyanın en geri kalmış, en parçalanmış bölgeleri arasında. Peki bu çelişki neden? Allah sözünden dönmeyeceğine göre, sorun kimde?

Çoğu insan bilimi, teknolojiyi, araştırmayı Allah’ın işine karışmak gibi görüyor. Sonra da o bilimi üretenlerin ürettiklerini alıp kullanıyor. Altına bindiği araba, cebindeki telefon, tedavi olduğu ilaç… Hepsi akıl ve bilim sayesinde ortaya çıkıyor. Ama aynı insan dönüp “ilimle uğraşmak Allah’a şirk koşmaktır” diyebiliyor. İşte tam da burada Kur’an’ın dediği ile bizim yaşadığımız arasında büyük bir uçurum var.

Allah Enfal Suresi 60. ayette çok net bir emir veriyor:
“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki onunla Allah’ın düşman(lar)ını, sizin düşman(lar)ınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği diğerlerini korkutursunuz. Allah yolunda ne infak ederseniz size eksiksiz ödenir; siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal, 8/60)

Bu ayet sadece savaş için at besleyin demiyor, o günün şartlarında ne güç unsuru varsa onu hazırlayın diyor. Yani bugün bu emir, tank, uçak, savunma sistemi, bilimsel araştırma, teknoloji, yazılım, hatta ekonomik güç anlamına geliyor. Allah “gücünüz yettiği kadar hazırlayın” derken Müslüman toplumlar ne yapıyor? “Bizim kalbimiz temiz, Allah bize yardım eder” diye avutuyor. Ama ortada hazırlık yok, plan yok, ilim yok, üretim yok. Bu tavır gerçekten Allah’la alay etmek değil mi?

Allah yardımını boşuna indirmez. Yardımın şartı vardır. Nitekim Al-i İmran 139’da şöyle buyurur:
“Gevşemeyin, üzülmeyin! Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizsiniz.” (Al-i İmran, 3/139)

Burada üstünlüğün şartı imanla birlikte verilen çabanın, gayretin, Allah’ın emirlerine sarılmanın sonucu olduğunu görüyoruz. Ama biz sadece inanıyoruz demekle yetiniyoruz, içi boş bir iddiadan öteye geçmiyoruz. Halbuki Allah, imanla birlikte adım atmamızı istiyor.

Düşünsene kardeşim, bir öğrenci “ben Allah’a inanıyorum, O bana yardım eder” deyip sınav sabahı kitap kapağını bile açmamışsa başarılı olabilir mi? Allah’ın yardımını istemek, gayreti ortaya koymakla mümkündür. Yoksa tembellik edip ardından “Allah yardım etmedi” demek, en büyük haksızlık olur.

Allah’ın yardımı öyle durduk yere, tembellik içinde oturan bir topluma gelmez. Yardım, imanını hayata geçiren, tavır alan, fedakârlık yapan insanlara gelir. Allah Enfal Suresi 19. ayette şöyle buyuruyor:
“Eğer (ey inkârcılar) fetih istiyorsanız işte size fetih geldi. Eğer vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer dönecek olursanız Biz de döneriz. Sizin kalabalıklarınız, çok olsa da size hiçbir yarar sağlamaz. Allah inananlarla beraberdir.” (Enfal, 8/19)

Bak burada çok önemli bir nokta var. Allah diyor ki, “inananlarla beraberdir.” Yani sadece kimlikte “Müslüman” yazıyor diye, ya da “biz iman ettik” denildi diye Allah’ın yardımı otomatik olarak gelmez. İman, tavırla, kararlılıkla, gayretle ortaya çıkarsa işte o zaman Allah yanında olur.

Hucurat Suresi 14. ayet ise bu farkı çok net gösterir:
“Bedevîler ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz, fakat ‘Teslim olduk’ deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Elçisine itaat ederseniz, O, işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.’” (Hucurat, 49/14)

Demek ki iman sadece dilde söylenen bir iddia değil. Allah kalbin içini görüyor. Sözde iman eden ama hayatında Kur’an’ın emirlerine uymayan kimse, “Müslüman” kimliği taşısa da aslında Allah’ın yardımına layık değil. İşte Müslüman toplumlarının bugünkü hali tam da bu ayetin somutlaşmış hali. Herkes “biz Müslümanız” diyor ama Kur’an’ı hayat rehberi yapmıyor.

Bir de Allah’ın yolunda fedakârlık eden müminler var ki Tevbe 112’de şöyle tanımlanıyor:
“Tevbe edenler, ibadet edenler, övgüde bulunanlar, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar… İşte müminler bunlardır. Müjdele o müminleri.” (Tevbe, 9/112)

Şimdi düşün kardeşim, Allah’ın yardımını isteyen Müslümanlar bu ayette sayılan özelliklerden hangilerini yerine getiriyor? Çoğu, sadece ritüelleri yerine getirip “biz Allah’a inanıyoruz” demekle yetiniyor. Halbuki Allah müminleri böyle tanımlıyor: Hem ibadetlerini yapan, hem topluma karşı sorumluluk duyan, kötülüğe karşı duran, iyiliği savunan, Allah’ın sınırlarını koruyan bir topluluk… İşte Allah’ın yardımı, böyle bir topluma gelir.

Rum Suresi 47. ayette de bu gerçek bir kez daha hatırlatılır:
“Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik, kavimlerine. Onlara apaçık delillerle geldiler. Suç işleyenlerden intikam aldık. İnananlara yardım etmek ise üstümüze düşen bir haktır.” (Rum, 30/47)

Allah’ın garantisi bu ayette açık: İnananlara yardım etmek Allah’ın vaadidir. Ama dikkat et, “inananlar” diyor. Yani imanını gösteren, gayret eden, Allah’ın yolunda tavır alan insanlar… Yoksa sadece nüfus cüzdanında yazılı olan Müslümanlık, bu yardımı celbetmez.

Bugün bakıyorsun Müslüman devletler yerlerde sürünüyor. Her tarafta savaş, yoksulluk, geri kalmışlık… Ama aynı zamanda herkes dilinde “Allah bizimle” diyor. Oysa Kur’an çok net bir şekilde bunun böyle olmayacağını söylüyor. Çünkü Allah’ın yardımı bir şarta bağlı: Gerçek mümin olmak.

Nisa Suresi 141. ayette Allah şöyle buyuruyor:
“Allah, kâfirlere, müminler üzerine asla bir yol vermeyecektir.” (Nisa, 4/141)

Şimdi bu ayeti düşün. Eğer Allah gerçekten kâfirlere müminler üzerinde yol vermeyecekse, peki bugün neden Müslümanların toprakları işgal ediliyor? Neden Müslüman devletler batılı ülkelere bağımlı hale gelmiş durumda? Cevap çok net: Çünkü ortada gerçek anlamda mümin bir topluluk yok. Biz sadece Müslüman kimliği taşıyoruz ama Allah’ın tanımladığı mümin kimliğini yaşamıyoruz.

Hani Al-i İmran 139’da “Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizsiniz” diyordu ya… Demek ki üstün olamıyorsak, imanımız kağıt üzerinde kalmış demektir. Dillerde iman var, camiler dolup taşıyor, dualar yükseliyor ama adalet yok, ilim yok, fedakârlık yok, Allah’ın hükümlerine bağlılık yok. Böyle olunca da Allah’ın yardımı gelmiyor.

Bir de şu gerçeği unutma kardeşim: Allah’ın yardımı asla bir alaycı tavırla, samimiyetsiz dualarla gelmez. Enfal 60’ta emredilen “gücünüz yettiği kadar hazırlayın” buyruğunu yerine getirmeden, sadece ellerimizi açıp “Allah’ım bize yardım et” demek, aslında Allah’ın emirlerini hafife almak olur. Çünkü Allah yardımı gayrete bağlamış.

Kardeşim, işin özeti şu: Allah’ın yardımı bugün neden gelmiyor diye soruyorsak, önce kendimize bakmamız lazım. Allah’ın yardımını celbetmek istiyorsak, önce Kur’an’ı hayatımıza rehber kılacağız. İlimden, bilimden, adaletten, ahlaktan uzaklaşıp sadece şekilsel bir din anlayışına sarılırsak, sonuç bugünkü gibi olur: Zenginlik içinde fakirlik, kalabalık içinde zayıflık, iman iddiası içinde yenilgi.

Ama Kur’an’ın gösterdiği mümin kimliğini yaşarsak, o zaman Allah’ın yardımı kaçınılmaz olur. Çünkü Allah “Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizsiniz” (Al-i İmran, 3/139) diye söz verdi. Ve Allah sözünden asla caymaz.

Sözümdeki doğrular Allah’ın, yanlışlar ise benimdir.                    Aydın Orhon
aydinorhon.com

Kadın Hakları, Eşitlik ve Günümüz: Kur’an’ın Adalet Rehberi

 Kadın Hakları, Eşitlik ve Günümüz: Kur’an’ın Adalet Rehberi

Kardeşim, kadın-erkek ilişkisini konuşurken çoğu insan Kur’an’a bakmak yerine geleneklere, rivayetlere ya da kulaktan kulağa aktarılan yargılara bakıyor. Oysa Kur’an bu konuda çok net bir çerçeve çizmiş. Kadın ve erkek yaratılışta eşittir; değer ölçüsü ise takva, yani Allah’a karşı sorumluluk bilinci ve kulluk bilincidir. Bu, sadece dini bir prensip değil, toplumsal hayatın da en sağlam temeli.

Nisa Suresi 1. ayet bu hakikati şöyle dile getirir:
“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının...” (Nisa 4:1)

Buradaki ifade çok net: kadın ve erkek aynı kaynaktan gelmiştir. Aralarında değer bakımından bir üstünlük yoktur. Âl-i İmrân 195. ayet de bunu pekiştirir:
“Ben, erkek olsun kadın olsun, sizden amel eden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Hepiniz birbirinizdensiniz...”

Kur’an kadın ve erkeğin hem değer hem sorumluluk bakımından eşit olduğunu birçok yerde vurgular. Ahzâb Suresi 35. ayet bunun klasik örneklerinden biridir: sabreden erkek ve sabreden kadın, sadık erkek ve sadık kadın, her birinin değeri Allah katında aynıdır.

Allah katında üstünlük cinsiyetle değil, takva ile ölçülür:
“Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurat 49:13)

Tarihsel Ders: Cahiliye Döneminde Kadınların Değeri

Geçmişte Arap toplumunda kız çocukları değersiz görülür, hatta bazı babalar için bir utanç vesilesi sayılırdı. Kimi zaman kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü. Kur’an bu korkunç geleneği çok sert bir dille eleştirir:

“Onlardan birine kız çocuğu müjdelendiğinde, öfkeden yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Bak, verdikleri hüküm ne kötüdür!” (Nahl 16:58-59)

Kıyamet gününde Allah o çocuklara soracaktır:
“Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda: Hangi suçtan dolayı öldürüldün?” (Tekvir 81:8-9)

Bu ayetler hem geçmişin vahşetini hem de Allah’ın adil düzenini ortaya koyuyor. İnsanlar kendi çıkarlarına göre kadınları değersizleştirmiş; Allah ise bunu kesinlikle reddetmiştir.

Modern Dünyada Kadın: Şiddet, Baskı ve Ayrımcılık

Ne yazık ki bugün de kadınlar hâlâ dengesizlikten zarar görüyor. Eşlerini döven erkekler, iş yerinde fırsat eşitliği sağlamayan sistemler, eğitim hakkından mahrum bırakılan kız çocukları… Tüm bunlar Kur’an’ın koyduğu adil düzenin çarpıtılmasıdır.

Kur’an, evlilikte ve ailede temel ölçüyü şöyle koyar:
“Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Rum 30:21)

Düşünsene kardeşim, Allah eşler arasında şiddeti değil, sevgi ve merhameti emrediyor. Dövmek, kırmak, baskı kurmak bu ölçünün tamamen tersidir.

Nisa Suresi 19. ayet de bunu pekiştirir:
“Onlarla güzel geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, olabilir ki hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır yaratmıştır.”

Bugün kadına yönelik psikolojik şiddet, ekonomik baskı veya eğitimde fırsat eşitsizliği, bu ayetlerin ruhuna aykırıdır. Kur’an, kadına hem hayat hakkı hem özgürlük hem de saygı vermiştir; eksik ya da ikinci sınıf gören anlayış insan kaynaklıdır.

Kur’an’ın Kadına Verdiği Haklar ve Günlük Hayata Yansıması

  1. Eğitim Hakkı: Kur’an’da bilgi ve öğrenme herkese emredilmiştir; cinsiyet ayrımı yoktur. Kadınlar, erkekler gibi topluma katkıda bulunabilir. Modern dünyada hâlâ bazı bölgelerde kız çocukları okula gönderilmiyor; işte burada Kur’an’ın rehberliği devreye giriyor.
  2. Mülkiyet Hakkı: Kadınlar, mal ve mülk üzerinde bağımsızdır; miras hakkı vardır (Nisa 4:7). Günümüzde ekonomik bağımsızlıklarını kısıtlayan uygulamalar, bu hakkın çiğnenmesidir.
  3. Evlilikte Haklar: Evlilikte eşler arasında sevgi, merhamet ve adalet temel ölçüdür. Baskı ve şiddet yasaktır. Kadın evlilikte sadece bir hizmetçi değil, eşit haklara sahip bir ortaktır.
  4. Toplumsal Katılım: Kadınlar Kur’an’a göre toplumda aktif rol alabilir. Siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda yer almak, Kur’an’a aykırı değildir.

Günümüzde Karşılaşılan Sorunlar ve Örnekler

  1. İş Hayatında Eşitsizlik: Kadınlar aynı işte erkeklerden daha az maaş alabiliyor, terfi şansları sınırlı oluyor. Bu, Kur’an’ın adalet anlayışına aykırı.
  2. Eğitim Hakkının Engellenmesi: Dünyanın bazı bölgelerinde kız çocukları okula gönderilmiyor, eğitim hakkı ellerinden alınıyor. Kur’an, öğrenmeyi herkes için zorunlu kılmıştır.
  3. Aile İçi Şiddet: Evliliklerde fiziksel ve psikolojik şiddet, Kur’an’a aykırıdır. Eşler arasında sevgi ve merhamet olmalı, güç ve baskı değil.
  4. Toplumsal Katılımın Sınırlandırılması: Kadınların karar mekanizmalarına katılmaması, kamu alanında yok sayılması, Kur’an’ın öngördüğü eşitliğe karşıdır.

Kur’an’ın Adalet Rehberine Göre Çözüm

Kardeşim, çözüm çok açık: Kur’an’a dönmek, Allah’ın koyduğu ölçüleri hayatın her alanına taşımak. Evliliklerde, iş hayatında, sosyal ilişkilerde adaleti, sevgi ve merhameti merkeze almak. Böylece hem tarihsel zulümler tekrarlanmaz hem de modern dünyanın sorunları çözülür.

Kur’an’ın rehberliğinde kadın hakları korunur, adalet tesis edilir ve toplumlar bu şekilde hem tarihsel hem de güncel zulümlerin önüne geçebilir.

 

Sözümdeki doğrular Allah’ın, yanlışlar ise benimdir.                 Aydın Orhon

aydinorhon.com

 

Kur’an Koruma Rehberi: Tarih, Mitler ve Günlük Yaşam

Kur’an Koruma Rehberi: Tarih, Mitler ve Günlük Yaşam

Kardeşim, Kur’an’ın korunması sadece bir kavram değil; hayatımızın her alanında rehberliğini gösterecek bir gerçekliktir. Bunu anlamak için hem tarihî örnekleri hem de günümüzü ele almak gerekiyor.

1. Kur’an’ın Korunmasının Nedeni
Kur’an, Allah tarafından son mesaj olarak gönderildi. Önceki kitaplar belli dönemler ve toplumlar içindi; insanlar onları değiştirdi veya unuttu. Son Kitap Kur’an ise evrensel bir rehber olarak insanlığa iletilmiş ve Allah tarafından bizzat korunacağı bildirildi:
“Şüphesiz biz onu (Kur’an’ı) koruyacağız.” (Hicr 15:9)

Bu koruma, kelimelerin bozulmamasını ve rehberliğin sürekli olmasını kapsar. Yani Kur’an, tarih boyunca ve günümüzde güvenilir bir rehberdir.

2. Tarihî Dersler ve İnsan Sorumluluğu
Eski toplumlarda kitaplar insanların elindeydi ve korunmaları insanlara bağlıydı. Bu yüzden tahrif edildi. Kur’an bunu hatırlatır:
“Onlar sana gelmeden önce Kitap sahipleri arasında da bazıları vardı ki, Allah’ın kelamını değiştirdiler ve onu az bir değer karşılığında sattılar. Onların yaptıklarından dolayı kıyamet günü sorumlu tutulacaklar.” (Bakara 2:79)

Kur’an ise insanlar tarafından değiştirilemez; Allah tarafından korunur. Tarih bize gösteriyor ki, insan eline bırakılan bilgi çoğu zaman değişime uğruyor.

3. Günümüzden Örnekler
Günümüzde bilgiye ulaşmak kolay ama yanlış bilgi yaymak da öyle. Sosyal medyada insanlar yanlış yönlendirme yapıyor; tarihî ve bilimsel bilgiler eksik ya da çarpıtılmış aktarılıyor. Kur’an ise değişmez, güvenilir bir rehberdir.

  • Sosyal medyada dolaşan “Kur’an’ın bir kısmı eksik” gibi iddialar, Kur’an’ın kelimesine değil, insanların bilgisizliğine dayanır.
  • Kendi hayatımızda yanlış yönlendirmelere kapılmamak için Kur’an’ı doğrudan okumak ve anlamak şarttır.

4. Günlük Hayatta Kur’an Koruma Yöntemleri

  1. Doğrudan Okuma: Kur’an’ı başkasının yorumuyla değil, kendi başına ve anlamını sorgulayarak oku.
  2. Anlamaya Çalışmak: Her ayeti sadece okumak değil, ne demek istediğini anlamaya çalışmak.
  3. Uygulamak: Okuduğun ayetleri hayatına yansıtmak. Mesela adalet, doğruluk, sabır ve merhamet gibi değerleri günlük kararlarına taşı.
  4. Yanlış Bilgileri Düzeltmek: Kur’an hakkında yanlış bir bilgi gördüğünde, kaynaklarını araştır ve doğru bilgiyi paylaş.
  5. Toplumsal Farkındalık: Kur’an’ın rehberliğini aile ve toplum içinde uygulayarak örnek ol.
  6. Dua ve Hatırlama: Kur’an’ı sadece okuma değil, Allah’tan anlamayı ve uygulamayı istemek de korumanın bir parçasıdır.

5. Sık Sorulan Sorulara Yanıtlar

  • Kur’an’ı insanlar değiştirebilir mi?
    Hayır, Allah Hicr 15:9’da söz verdi; kimse değiştiremez.
  • Neden diğer kitaplar korunmadı?
    Önceki kitaplar insan sorumluluğundaydı; insanlar tahrif etti. Kur’an ise doğrudan Allah tarafından korundu.
  • Kur’an neden Arapça indi?
    Muhammed’in toplumu anlayabilsin diye Arapça gönderildi; bugün çevirilerle dünya insanları da rehberliğe ulaşabiliyor.
  • Kur’an’ı anlamadan okumak yeterli mi?
    Hayır, anlamak ve uygulamak esas. Yoksa rehberliği tam olarak kazanamazsın.

6. Sonuç ve Dersler

Kardeşim, Kur’an hem tarihî hem günümüz perspektifiyle korunmuş bir rehberdir. Onu anlamak ve hayatına taşımak bizim sorumluluğumuzdur. Günlük yaşamda uygulayarak, yanlış yönlendirmelere karşı dikkatli olarak ve başkalarına doğru bilgiyi aktararak Kur’an’ı korumak mümkün.

Kur’an’ı sadece okumak değil, anlamak, yaşamak ve başkalarına örnek olmak, Allah’ın korumasına uyumlu bir davranıştır. Böylece hem tarih boyunca yaşanan tahriflerden ders alır hem de modern dünyanın bilgi karmaşası içinde güvenilir bir rehbere sahip olursun.


Sözümdeki doğrular Allah’ın, yanlışlar ise benimdir.      Aydın Orhon 

aydinorhon.com


 

Allah’ın Varlığının Delilleri: Kur’an Merkezli Yaklaşım

 Allah’ın Varlığının Delilleri: Kur’an Merkezli Yaklaşım

 

Kardeşim, insan varoluşundan beri en temel sorularından birini sormuştur: “Ben nereden geldim? Bu evrenin bir yaratıcısı var mı?” Kur’an, bu soruya hem akla hem kalbe hitap eden cevaplar verir. Allah’ın varlığının delilleri göklerde, yerde, insanda ve tarihte apaçık şekilde sergilenir.

Kur’an’ın sık sık işaret ettiği en büyük delillerden biri doğadır. Güneşin her sabah doğuşu, gece ile gündüzün ardı ardına gelişi, yağmurun yağması, toprağın yeşermesi... Bunların her biri Allah’ın varlığına bir işarettir. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde akıl sahipleri için deliller vardır.” (Âl-i İmrân 3/190). Bu ayet, bize evrenin işleyişinde kör tesadüf değil, bilinçli bir yaratılış olduğunu hatırlatır.

Allah’ın varlığına bir diğer işaret insanın kendisidir. İnsan bedeni, ruhu, düşüncesi, duyguları, vicdanı... Her biri başlı başına bir mucizedir. Kur’an bu noktada şöyle seslenir: “Kendi nefislerinizde de (Allah’ın varlığına deliller vardır). Hâlâ görmüyor musunuz?” (Zâriyât 51/21). Yani insana bakmak bile Allah’ı tanımak için yeterlidir. Gözün görmesi, kalbin çalışması, beynin düşünmesi öyle kusursuz bir uyum içindedir ki, bunun bir yaratıcısız olması düşünülemez.

Tarih de Allah’ın varlığının delillerinden biridir. Nice kavimler güçlüydü, büyük medeniyetler kurmuştu. Ama zulme sapınca yok olup gittiler. Kur’an bu gerçeği şöyle hatırlatır: “Onlardan önce nice kuşakları helâk ettik; onlar yeryüzünde sizi yerleştirmediğimiz imkânlara sahiptiler.” (En’âm 6/6). Bu ayet bize şunu gösteriyor: Tarih, Allah’ın varlığını ve kudretini görmezden gelen toplumların sonunu gözler önüne serer.

Kur’an, inkârcılara karşı da güçlü sorular yöneltir: “Onlar bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin bilgiye ulaşmıyorlar.” (Tur 52/35-36). Bu sorular aslında mantığın sınırlarını gösterir. Hiçbir şey kendiliğinden var olamaz. Bir kitabın yazarı, bir evin ustası varsa, evrenin de bir yaratıcısı olmak zorundadır.

İnkârcılar, bu açık delillere rağmen gözlerini kapatır. Kur’an onların hâlini şöyle tasvir eder: “Onların kalpleri Allah’ın varlığını kesin olarak bilir, fakat onlar inatla inkâr ederler.” (Neml 27/14). Buradan anlıyoruz ki inkâr çoğu zaman bilgisizlikten değil, inattan kaynaklanır. İnsan gerçeği görür ama yüz çevirirse kalbi mühürlenir. Kur’an bunu da şöyle ifade eder: “Onların kalpleri mühürlenmiştir, kulaklarında ağırlık vardır, gözlerinde perde vardır.” (Bakara 2/7).

Allah’ın varlığına dair bir başka güçlü delil de evrendeki ölçü ve dengedir. Her şey belli bir planla var edilmiştir. Kur’an bu konuda şöyle buyurur: “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer 54/49). Eğer bu ölçü olmasaydı evrende kaos olurdu. Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığında küçücük bir değişim bile hayatı yok edebilirdi. Su, ateş, hava, toprak... Hepsi bir denge içinde bize hizmet ediyor.

Kardeşim, tüm bu ayetler bize şunu gösteriyor: Allah’ın varlığına dair deliller öyle apaçık ki, aslında inkâr için hiçbir makul sebep yok. İnsan ister gökyüzüne baksın, ister kendi kalbine dönsün, ister tarihe göz atsın; her yerde Allah’ın varlığına işaret eden izlerle karşılaşır. Kur’an’ın dediği gibi: “Biz onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz; ta ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu onlara açıkça belli olsun.” (Fussilet 41/53).

Allah’ın Varlığının Delilleri: Felsefi Yaklaşımlar

Kardeşim, Allah’ın varlığını anlamak için sadece vahye değil, akla da büyük bir rol düşüyor. İnsanlık tarihi boyunca filozoflar bu sorunun peşine düşmüş ve farklı akıl yürütmelerle Allah’ın varlığını temellendirmeye çalışmış. Aslında onların bulduğu yollar, Kur’an’ın sürekli hatırlattığı “düşün, bak, ibret al” çağrısıyla paralellik gösteriyor.

Kozmolojik Delil (İlk Sebep Delili)
Bu delil şunu söyler: Her şeyin bir sebebi vardır. Bir evin ustası, bir kitabın yazarı, bir tablonun ressamı olur. Evrenin de bir sebebi olmalı. Bu sebep zinciri geriye doğru sonsuza kadar gidemez. O halde bir “ilk sebep” olmak zorundadır. İşte o Allah’tır. Kur’an da aynı noktaya dikkat çeker: “Onlar bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” (Tur 52/35). Yani akıl tek bir yere çıkar: Her şeyin başında Allah vardır.

Teleolojik Delil (Düzen ve Amaç Delili)
Evrende olağanüstü bir düzen vardır. Gezegenlerin hareketinden insan DNA’sına, suyun döngüsünden fotosenteze kadar her şey ölçülü ve amaca yöneliktir. Bu kadar hassas bir düzen tesadüf olamaz. Bir saat nasıl ustasız olmazsa, evren de ustasız olamaz. Kur’an da bunu açıkça söyler: “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer 54/49). Yani evrendeki düzen, Allah’ın varlığına işaret eden güçlü bir delildir.

Ontolojik Delil (Zorunlu Varlık Düşüncesi)
Bu delil biraz daha soyuttur. Şöyle der: İnsan zihninde “en mükemmel varlık” fikri vardır. Eğer böyle bir varlığın var olmaması mümkün olsaydı, o en mükemmel olamazdı. Yani aklen düşünüldüğünde Allah’ın varlığı zorunludur. Bu düşünce Kur’an’da şu ayetle yankılanır: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur 24/35). Çünkü O, varlığı zorunlu olan ve her varlığa ışık veren kaynaktır.

Ahlaki Delil
İnsanın vicdanında iyilik ve kötülüğü ayırt eden bir ses vardır. Kültürler farklı olsa da adalet, merhamet, dürüstlük gibi değerler evrenseldir. Bu evrensel ahlak yasasının bir kaynağı olmalı. O da Allah’tır. Kur’an bunu şöyle anlatır: “Nefse ve ona bir düzen verene; sonra da ona fücurunu (kötülüğünü) ve takvasını (korunmasını) ilham edene andolsun.” (Şems 91/7-8). Yani vicdanın sesi, Allah’ın varlığına işaret eden bir delildir.

Bilinç ve Ruh Delili
İnsanın bilinci, hayal gücü, sevgisi, özgür iradesi yalnızca beyin hücreleriyle açıklanamaz. Maddeyle sınırlı olmayan bir ruh boyutu vardır. Bu da Allah’ın insana verdiği bir armağandır. Kur’an şöyle der: “Sonra ona ruhumdan üfledim.” (Hicr 15/29). Yani insandaki bilinç, Allah’ın varlığının en yakın delilidir.


Sonuç

Kardeşim, gördüğün gibi Allah’ın varlığı hem vahyin hem de aklın ışığında apaçık ortadadır. Kur’an bize dış dünyadan, tarihten, insandan ve vicdandan deliller sunar. Felsefe ise aynı gerçeğe akıl yürütme yoluyla ulaşmaya çalışır. İki yol da birleşir ve tek hakikate işaret eder: Allah vardır, birdir, her şey O’nunla var olur.

Kur’an bu gerçeği en özlü şekilde şöyle ifade eder: “Biz onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz; ta ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu onlara açıkça belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet 41/53).

İşte Allah’ın varlığına dair hem ayetlerden hem de akıldan gelen işaretler... Hepsi aynı kapıya çıkar: Allah’ın varlığına inanmak sadece iman değil, aynı zamanda aklın en tutarlı sonucudur.

Sözümdeki doğrular Allah’ın, yanlışlar ise benimdir.                                Aydın Orhon

aydinorhon.com

Kader: İnsan İradesiyle Yazılan Yolculuk

 Kader: İnsan İradesiyle Yazılan Yolculuk

Kardeşim, kader konusu insanlık tarihi boyunca en çok tartışılan meselelerden biri olmuştur. Çünkü işin içinde hem Allah’ın kudreti hem de insanın özgür iradesi var. Geleneksel anlayış çoğu zaman kaderi “alın yazısı” gibi görmüş, yani her şeyin önceden yazıldığına ve bizim buna sadece seyirci olduğumuza inanmıştır. Oysa Kur’an’a baktığımızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Allah, kimsenin kaderine doğrudan “cennetlik” ya da “cehennemlik” yazmaz. Her birey rüşt yaşına ulaştığında, yani aklı ve iradesiyle karar verecek olgunluğa eriştiğinde, kendi kaderini kendi elleriyle yazmaya başlar. Nitekim İsra Suresi 13. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Her insanın kaderini (amelini) kendi boynuna bağladık. Kıyamet günü onun için açılmış olarak önüne bir kitap çıkaracağız.”

Görüyor musun? Allah diyor ki, insanın kaderi kendi boynuna bağlıdır. Yani yaptıklarımız, seçimlerimiz, tercihlerimiz… Ne ekersek, onu biçeceğiz.

Rüşt çağına ermek, kişinin artık kendi kararlarını alabilecek bir seviyeye gelmesi demektir. Bu noktadan itibaren Allah, insanı kendi seçimleriyle sorumlu tutar. Nahl Suresi 93. ayette de şöyle buyuruluyor:
“Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Ama siz yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız.”

Allah istemese hiçbir şeyin oluşmayacağı kesin. Bu ayeti şöyle algılamalıyız: sapıklık içinde hareket edeni saptırır, doğruyu isteyenleri de hidayete iletir. Demek ki işin merkezinde bizim tercihlerimiz var. Allah bize akıl vermiş, irade vermiş, yol göstermiş. Hangi yolda yürüyeceğimiz ise bize bırakılmış.

Kader ile özgür irade arasındaki ilişki de burada netleşiyor kardeşim. Allah, evreni bir ölçü (kader) ile yaratmış. Bu ölçü, Sünnetullah’tır. Doğa kanunları gibi, toplumsal yasalar gibi değişmeyen düzenler. Ama bu düzende insanın seçimleriyle kaderini etkileme gücü var. Yani Allah, bir çerçeve çizmiş ama bu çerçevenin içinde hangi yolu seçeceğimiz bize kalmış.

Kur’an’da bu hakikat çok açık. Fussilet Suresi 46. ayette Allah buyuruyor:
“Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir.”

Allah kimseyi zorla günaha sürüklemez, kimseyi zorla cennete de taşımaz. Herkesin seçimi kendi sonucunu doğurur.

Bir de şunu unutma kardeşim: Kur’an kaderin kişisel sorumlulukla bağlantısını sık sık hatırlatıyor. Zümer 7. ayette şöyle buyruluyor:
“Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O da size yaptıklarınızı haber verir.”

En’am 164’te ise aynı hakikat tekrar ediliyor:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Benim yaptıklarım bana, sizin yaptıklarınız size aittir.”

Demek ki kimse bizim yerimize günah işleyemez, kimse de bizim yerimize sevap kazanamaz. “Benim yazgım böyleydi” diyerek sorumluluktan kaçmak, Kur’an’a ters bir anlayıştır.

Hatta Şura 30’da Rabbimiz çok net söylüyor:
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. O, çoğunu da affeder.”

Yani yaşadığımız sıkıntıların önemli bir kısmı kendi seçimlerimizin sonucu. Bunun yanında Allah’ın affediciliği ve merhameti de var; yaptıklarımızın çoğunu bağışlıyor.

Şimdi gelelim kader anlayışının toplumsal hayata etkisine… Yanlış kader anlayışı sadece bireysel değil, toplumsal atalete de sebep oluyor. Bir kişi işini kaybedince “kaderim böyleymiş” diyerek hiçbir çaba göstermiyor. Bir başkası zulme uğradığında “Allah yazdıysa çekeceğiz” diyor. Halbuki Kur’an bize hakkı savunmayı, zulme karşı durmayı, haksızlık karşısında susmamayı emrediyor.

Ra’d Suresi 11’de bu çok açık:
“Bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”

Toplumların da kaderi kendi elleriyle yazılıyor. Eğer insanlar zulme rıza gösterirse, adaletsizliğe ses çıkarmazsa, kendi durumlarını kötüye çevirmiş olurlar. Ama eğer bilinçlenir, adalet ister, gayret gösterirlerse, kaderlerini güzelleştirmiş olurlar.

Nisa 75’te Rabbimiz şu çağrıyı yapıyor:
“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar’ diyen zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?”

Demek ki Allah bizden pasifliği değil, sorumluluk almayı bekliyor.

Hud 113 ise şunu söylüyor:
“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur.”

Yanlış kader anlayışı insanın içindeki mücadele ruhunu öldürüyor. Oysa Kur’an’da bütün nebiler mücadele insanlarıdır. Nuh kavmini uyardı, Musa Firavun’a karşı çıktı, İbrahim putları kırdı. Eğer kader “değiştirilemez yazgı” olsaydı, bütün bu mücadelelerin anlamı kalmazdı.

Son sözü Necm 39 versin:
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.”

İşte kader budur kardeşim. Çalıştığın, seçtiğin, iradenle yöneldiğin şeyler senin kaderini belirler. Allah kimseye zulmetmez, kimseyi zorla bir yola sokmaz. İnsan kendi kaderini kendi elleriyle yazar, hem bireysel hem toplumsal olarak.

 

Sözümdeki doğrular Allah’ın, yanlışlar ise benimdir.


Aydın Orhon

aydinorhon.com

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak Orta Yolun Sessiz Çağrısı İnsan, eline bir şey geçirdi mi onu ya fazlasıyla sıkar ya da ...