MUCİZE VE KERAMET HİKÂYELERİYLE KİM, NE KAZANIYOR?
Burada önemli bir ayrımı da koruyalım: Her şeyhin veya
tarikat mensubunun aynı amaçla hareket ettiğini söylemek doğru olmaz. Ancak
keramet, gayb bilgisi, şifa verme, geleceği bilme ve insanları manevi güçlerle
etkileyebilme iddiaları, doğrulukları sorgulanmadığında ciddi bir istismar
alanı oluşturabilir.
Mucize Varmış Gibi Anlatılanlar Kimin Ekmeğine Tereyağı
Oldu?
Bir düşünelim: Elçilere olağanüstü güçler verildiğine inanırsak, bu inancın
günümüzdeki bazı dinî otoriteler açısından nasıl sonuçlar doğurabileceğini hiç
sorguladık mı? Bir insanın hastaları iyileştirebildiğine, geleceği bildiğine,
görünmeyen âlemden haber aldığına veya Allah katında diğer insanlardan farklı
bir konumda bulunduğuna inanırsak, o insanın gözümüzdeki yeri ne olur?
Söylediklerini sorgulayabilir miyiz, yoksa her sözünü özel bir bilgi ve manevi
güç sahibi olmasının işareti olarak mı görürüz?
İşte üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele budur. Mucize
ve keramet adı altında anlatılan olağanüstü olaylar, yalnızca geçmişte yaşamış
elçilerle ilgili bir inanç konusu olarak kalmamıştır. Bu anlayış, bazı dinî
çevrelerde yaşayan kişilere de olağanüstü özellikler atfedilmesine zemin
hazırlamıştır. Böylece bir insan, yalnızca bilgisi, tecrübesi veya ahlaki
tutumuyla değil, kendisine yakıştırılan görünmez güçlerle de yüceltilmeye
başlanmıştır.
Bir şeyhin geleceği bildiğine, insanların içinden geçenleri
okuyabildiğine, uzaktaki bir olaya müdahale edebildiğine veya kendisine
bağlananları görünmeyen tehlikelerden koruyabildiğine inanıldığında, onun
çevresinde sıradan bir insan ilişkisinden çok daha farklı bir bağlılık
oluşabilir. Artık karşıdaki kişi yalnızca kendisine danışılan biri değildir;
hakkında ileri sürülen iddialar nedeniyle sorgulanması güç bir otoriteye
dönüşebilir. Böyle bir ortamda insanlar kendi kararlarını bile onun onayına
bağlayabilir, hayatlarını onun sözlerine göre düzenleyebilir ve itiraz etmeyi
manevi bir tehlike olarak görebilirler.
Peki, bu durum kimin işine yarar?
Olağanüstü Güç İddiası, Sıradan Bir İnsanı Nasıl
Otoriteye Dönüştürür?
Bir insanın kendisini diğer insanlardan üstün gösterebilmesinin en etkili
yollarından biri, başkalarının sahip olmadığı bilgilere veya güçlere sahip
olduğunu ileri sürmesidir. Çünkü insanlar bilinmeyenden etkilenir. Özellikle
hastalık, ölüm, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı gibi konularda çaresiz
hisseden kişiler, kendilerine kesin cevaplar verebilen birine bağlanmaya daha
yatkın olabilirler.
Bir şeyhin gaybı bildiği, kendisine bağlanan insanların
başına gelecekleri önceden gördüğü veya onların sorunlarını görünmeyen güçlerle
çözdüğü anlatılırsa, bu iddialar onun çevresinde güçlü bir manevi otorite
oluşturabilir. Üstelik bu anlatımlar zamanla büyütülüp yeni hikâyelerle
desteklenirse, şeyhin gerçek davranışları ve söylediklerinin doğruluğu ikinci
plana itilebilir. İnsanlar, karşılarındaki kişinin ne söylediğini ve ne
yaptığını değerlendirmek yerine, onun hakkında anlatılan olağanüstü olaylara
göre hüküm vermeye başlayabilir.
Böylece kişinin otoritesi, ortaya koyduğu somut delillere
değil, kendisine atfedilen özel güçlere dayanır. Bu otorite bir kez
sorgulanamaz hâle geldiğinde, onun sözlerini eleştirmek de kolay olmaz. İtiraz
eden birine hemen saygısız, inançsız veya manevi bakımdan eksik olduğu
söylenebilir. Oysa bir insanın iddiasını sorgulamakla Allah’a karşı gelmek aynı
şey değildir. Din adına konuşan herkesin söyledikleri de diğer bütün iddialar
gibi değerlendirilmelidir.
Şeyhin Sözü Neden Allah’ın Sözü Gibi Görülmeye Başlar?
Bir şeyhe olağanüstü güçler atfedildiğinde, onun sözleri zamanla sıradan
bir insanın görüşü olmaktan çıkabilir. Söylediği bir söz, delili ve doğruluğu
araştırılmadan özel bir manevi bilgi gibi kabul edilebilir. Verdiği bir karar,
yanlış olma ihtimali düşünülmeden doğru sayılabilir. Hatta yaptığı bir
haksızlık bile onun makamına ilişkin anlatılarla açıklanmaya çalışılabilir.
İşte tehlike burada başlar. Bir insanın dinî bilgisi olması
başka, onun her söylediğinin doğru kabul edilmesi başkadır. Bir insanın
başkalarına öğüt vermesi başka, insanların üzerinde sorgulanamaz bir yetki
kurması başkadır. Bir kişiye saygı duymakla onun iradesini kendi irademizin
önüne geçirmek de aynı şey değildir.
Kur’an, dinî otoriteyi sorgulamadan benimseme konusunda
insanı düşünmeye çağırır. Tevbe suresinde şöyle bildirilir:
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini
rabler edindiler...” (Tevbe, 9/31)
Bu ayet üzerinde düşünürken, bir insanı gerçekten rab edinmenin yalnızca ona
ilahlık yakıştırmakla sınırlı olmadığını da değerlendirmeliyiz. Bir insanın
Allah’ın koyduğu ölçülerin önüne geçirilmesi, onun sözlerinin sorgulanamaz hâle
getirilmesi ve din adına belirleyici otorite kabul edilmesi de ciddi bir
sorundur. Burada her dinî danışmanlığı veya her saygı ilişkisini aynı şekilde
değerlendirmek değil, insanın Allah’ın ölçülerini bir başka insanın otoritesine
teslim etmesini sorgulamak gerekir.
Bir şeyh, hoca veya dinî önder ne kadar tanınmış olursa
olsun, onun sözleri Allah’ın vahyiyle aynı konumda değildir. İnsan yanılabilir;
dinî otorite olarak görülen biri de yanılabilir. Bu nedenle hiç kimsenin
makamı, söylediklerinin doğruluğunu araştırma sorumluluğumuzu ortadan
kaldırmaz.
Gaybı Bildiğini Söylemek Kime Ne Kazandırır?
İnsanların geleceğe ilişkin kaygıları vardır. Hastalanmaktan, yakınlarını
kaybetmekten, geçim sıkıntısından veya başlarına kötü bir olay gelmesinden
korkabilirler. Böyle zamanlarda geleceği bildiğini söyleyen birine rastlamak,
insana güven verici gelebilir. Ancak bir iddia insana umut veriyor diye doğru
hâle gelmez.
Kur’an bu konuda açık bir ölçü ortaya koyar:
“Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse
bilmez.” (Neml, 27/65)
Bu ayet karşısında, bir şeyhin veya başka bir kişinin kendiliğinden gaybı
bildiği iddiasını nasıl değerlendirmeliyiz? Bir insanın gelecekte ne olacağını
bildiğini ileri sürmesi, onun gerçekten böyle bir bilgiye sahip olduğunu
kanıtlamaz. Söylediklerinden bazılarının sonradan gerçekleşmesi de bütün
iddialarını doğrulamaz. Belirsiz ifadeler, tahminler ve sonradan yapılan
yorumlar, insanlara önceden bilinmiş kesin bilgiler gibi sunulabilir.
Bir de bu iddiaların insan ilişkileri üzerindeki etkisini
düşünelim. Eğer bir kişi, kendisine bağlananların geleceğini bildiğine
inandırılırsa, o insanların kararlarını etkileme imkânı kazanabilir. Kiminle
evlenecekleri, hangi işi yapacakları, kimlerle görüşecekleri veya hangi kararı
alacakları konusunda onun sözünü bekleyebilirler. Böylece gaybı bilme iddiası,
yalnızca bir inanç meselesi olmaktan çıkarak insanların hayatları üzerinde güç
kurmanın aracına dönüşebilir.
Burada sorulması gereken, o kişinin ne kadar etkileyici
konuştuğu değil, iddiasını hangi delille doğrulayabildiğidir. İnsanların
korkularını ve umutlarını yönetmek, gaybı bilmek anlamına gelmez. Bir kişinin
kendisine bağlananlar üzerinde etkili olması da onun Allah katında özel bir
yetkiye sahip olduğunu göstermez.
Keramet Anlatıları Nasıl Bir Çıkar Düzeni Oluşturabilir?
Tarikat çevrelerinde anlatılan bazı olağanüstü olaylar, zamanla şeyhin
büyüklüğünü gösteren hikâyeler olarak aktarılabilir. Bir hastanın iyileşmesi,
beklenmedik bir olayın gerçekleşmesi, birinin rüyasında şeyhi gördüğünü
söylemesi veya şeyhin daha önceden bir şey bildiğinin anlatılması, onun özel
güçlere sahip olduğunun kanıtı gibi sunulabilir.
Ancak bir olayın yaşanmasıyla o olaya yüklenen anlamı
birbirinden ayırmalıyız. Bir insanın hastalığı iyileşebilir; fakat bundan
belirli bir şeyhin doğa yasalarını aşan bir güç kullandığı sonucu kendiliğinden
çıkmaz. Bir rüya görülebilir; fakat rüyanın görülmesi, rüyada görülen kişinin
gaybı bildiğini kanıtlamaz. Beklenmedik bir olay gerçekleşebilir; ancak bu
olayın belirli bir kişinin görünmeyen müdahalesiyle meydana geldiğini ileri
sürmek için ayrıca delil gerekir.
Buna rağmen olağanüstü anlatılar bir kişinin itibarını
artırabilir. Artan itibar, çevresindeki insanların sayısını ve bağlılığını
büyütebilir. Bu bağlılık bazı ortamlarda bağışlara, maddi desteğe,
ayrıcalıklara veya kararlar üzerinde daha fazla söz sahibi olmaya dönüşebilir.
Böyle bir ilişkinin gerçekten çıkar amacıyla kullanılıp kullanılmadığını ise
somut davranışlara bakarak değerlendirmek gerekir. Her bağışın, her manevi
bağlılığın veya her tarikat mensubunun kötü niyetli olduğunu söylemek doğru
değildir. Fakat dinî bir iddianın maddi ya da manevi çıkar sağlamak için
kullanılması da görmezden gelinemez.
Asıl sorun, bir insanın başkalarına yardım etmesi değil,
yardımını kendisine olağanüstü güçler atfedilmesinin aracı hâline getirmesidir.
İnsanların gönüllü desteğiyle yaşayan biriyle, insanları özel güçlere sahip
olduğuna inandırarak kendisine bağımlı kılan biri arasında önemli bir fark
vardır.
İnsanlar Neden Bu İddialara İnanmak İstiyor?
Bu meseleyi yalnızca iddiada bulunan kişiler üzerinden ele almak eksik
olur. Çünkü bir iddianın etkili olabilmesi için ona inanan, onu başkalarına
aktaran ve zamanla büyüten insanlar da vardır. İnsanlar her zaman kötü niyetle
inanmazlar. Bazen ailelerinden böyle öğrendikleri için, bazen güvendikleri
kişilerin anlattıklarına inandıkları için, bazen de sıkıntılarına bir çözüm
aradıkları için bu tür anlatımları kabul edebilirler.
Bir insanın hayatı zorlaştığında, her şeyi kontrol
edemediğini hissettiğinde veya bir yakınını kaybetme korkusu yaşadığında kesin
cevaplara yönelmesi anlaşılabilir bir durumdur. Kendisine yardım edeceğini
söyleyen birine güvenmek istemesi de insani bir beklentidir. Fakat iyi niyetle
başlayan bir bağlılık, zamanla sorgulamayı ortadan kaldırırsa insanı istismara
açık hâle getirebilir.
Bu nedenle yalnızca şeyhlerin veya dinî önderlerin
iddialarını değil, bu iddiaların neden sorgulanmadan kabul edildiğini de
düşünmeliyiz. Bir insanın sözünü delilden üstün tutarsak, onun yanılma
ihtimalini gözden kaçırırız. Bir kişiyi eleştirmeyi inanca karşı gelmek
sayarsak, yanlışları düzeltmenin önünü kapatırız. Bir makam sahibinin her
davranışını haklı göstermek için gerekçeler üretirsek, dinin adalet ve doğruluk
ölçülerini kişinin otoritesine feda etmiş oluruz.
Mucize Yoksa, Bu Olağanüstü Güç İddialarının Dayanağı
Nedir?
Benim görüşüm açıktır: Mucize adı altında elçilere doğa yasalarını aşan
güçler verildiği kabulünü benimsemiyorum. Bu nedenle bugün bazı kişilere
atfedilen olağanüstü güçleri de sorgulamadan kabul edemem. Bir insanın
kendisini dinî bir makamda görmesi, ona gaybı bilme veya Allah’ın yasalarını
aşma yetkisi kazandırmaz.
Burada asıl mesele, geçmişte anlatılan her olayın
ayrıntısını tartışmadan bugünkü iddiaları doğru kabul etmektir. Oysa bir şeyhin
kendisinde olağanüstü güçler bulunduğunu ileri sürmesiyle, bu iddianın
gerçekten kanıtlanmış olması farklı şeylerdir. İddia ne kadar büyükse, onu
değerlendirmek için gereken dikkat de o kadar büyük olmalıdır. İddianın sahibi
ne kadar saygın görülürse görülsün, sözleri sorgulanamaz hâle gelmemelidir.
Bir insanın kendisine Allah katında özel bir yer atfetmesi,
o konumun gerçekten var olduğunu kanıtlamaz. Çevresindeki insanların ona
bağlanması da kanıt değildir. Bir iddia, ancak dayanakları incelendiğinde
değerlendirilebilir. Dinî konularda da aynı sorumluluk geçerlidir.
Bu noktada kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir insanın
Allah’a yakın olduğunu nereden biliyoruz? Onun hakkında anlatılan olağanüstü
hikâyelerden mi, yoksa doğruluk, adalet, dürüstlük ve hakka riayet gibi
ölçülerden mi hareket ediyoruz? Eğer bir insanın büyüklüğünü yalnızca kendisine
atfedilen görünmeyen güçlerle belirliyorsak, elimizdeki ölçü son derece
zayıftır. Çünkü anlatılan bir hikâye, doğruluğu araştırılmadan delile dönüşmez.
Sonuç: Mucize Anlatıları Kimin İşine Yarıyor?
Mucize ve keramet anlatıları, bazı insanları dinî otorite olarak
yüceltmenin ve onların sözlerini sorgulanamaz hâle getirmenin aracı olarak
kullanılabilir. Böyle bir durumda olağanüstü güç iddiası, yalnızca bir inanç
olmaktan çıkar; bağlılık, itibar, maddi imkân ve insanlar üzerinde söz sahibi
olma gücü sağlayabilir. Bu yüzden mucize varmış gibi anlatılanların kimin işine
yaradığını sormak yerindedir.
Ancak bu sorunun cevabını verirken bütün insanları aynı
niyetle suçlamak yerine, somut iddiaları ve davranışları incelemeliyiz.
Gerçekten inandığı için bir anlatımı aktaran insanla, bu anlatımı kullanarak
başkalarını kendisine bağlayan insanı birbirinden ayırmalıyız. Eleştirimizin
hedefi, insanların samimi inançları değil; inancın delilsiz iddialarla istismar
edilmesi olmalıdır.
Allah’ın elçisi olmakla Allah’a ait güçlere sahip olmak aynı
şey değildir. Dinî bilgi sahibi olmakla gaybı bilmek, insanlara yardım etmekle
doğa yasalarını aşan güçler kullanmak da aynı şey değildir. Hiç kimsenin
unvanı, şöhreti veya çevresindeki kalabalıklar bu ayrımları ortadan kaldırmaz.
Öyleyse bir şeyhin veya din adına konuşan herhangi bir
kişinin olağanüstü güçlere sahip olduğu söylendiğinde hemen inanmak yerine,
iddianın neye dayandığını sormalıyız. İnsanları kendi akıllarını kullanmaktan
uzaklaştıran, kendisine koşulsuz bağlılık isteyen ve delil yerine kişisel
otoritesini öne çıkaran anlayışlara karşı dikkatli olmalıyız.
Çünkü asıl mesele, kimin daha çok keramet hikâyesi anlattığı
değil, kimin söylediklerinin doğru olduğunun gösterilebildiğidir. Bir insanın
kendisine atfedilen olağanüstü güçlerle büyütülmesi, onun haklı olduğunu
göstermez. Din adına ileri sürülen iddialar da sorgulanmalı, insanlar bir
kişinin otoritesine değil, hakikatin delillerine yönelmelidir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com