KISACIK DÜNYA HAYATINDAN, SONSUZ CENNETE...

Kur’an Allah tarafından hayatımıza taşımamız için gönderilmiş  6236 adet mesajdır. Bu mesajlar çok önemli olup, büyük bir çağrıdır. Yüce Allah tek dini İslam’a çağırır. Kur’an’ı anlamadan okumak, ona yaklaşmamak yani ondan uzak durmaktır. 38/67 

Yatan, uyuyan, sıkılıp içine kapanan Nebi Muhammed’e gecenin başlangıcında, ilk döneminde veya gece yarısından önceki vakitte, kalkmasını uyumamasını emrediliyor. Kendisine fazladan bir zaman ayırmasını Kur’an’ı tane tane  düşünerek anlayarak okuması, öğrenmesi emrediliyor. Sonra da düzgün tertip ile, kusursuz bir biçimde hakkını vererek açıklaması buyruluyor. (73/1-4)
Kendilerine Tevrat verilenler de anlayarak okumamışlardır. Dolayısıyla Allah’ın buyruklarını da yerine getirmemişlerdir. Yani gerekli olan yükü taşımamışlardır. Kitabın içindeki yükümlü olduklarını bilmeyen bu toplum Allah tarafından kitap taşıyan eşeklerin durumuna benzetilir. Allah’ın ayetlerinin gerçekteki anlamını bilmeden emre itaatsizlik ne kadar kötüdür. Yüce Allah bu şekilde zulme sapmış bir toplumun, doğru yola ulaşmasını gerçekleştirmez. (62/5)

Çünkü bu kişiler, Dünya yaşantılarında kendilerine öğüt veren vahy kitabını ziktermekten, anlamaktan, düşünüp hayata taşımaktan bihaberdirler. Bildirilene göre değil, bildiklerine göre yaşarlar. Öyle ki, bir şeyden ürküp sağa sola kaçışan eşekler gibi; sanki bir aslan onları kovalıyormuş gibi kaçmışlardır. (74/49-51)

Bana göre Kur’an’ı anladığı dilde okuduğunda ki korkunun sebebi: “Ben okursam çoğunu anlayamayacağım. Yanlış anlayıp günah işleyeceğim” düşüncesidir. Bu korkuyla kur’an’a yaklaşılmaz ve okunmaz. Anlamadığı dilde okumaya yönelir insanlar… Buna sebep olanlar da kendilerine “din alimi” sıfatını vermiş bazı kişilerdir. “Kur’an’ı anlayamazsınız, bize soracaksınız”, “Buhari, Müslim çökerse İslam çöker.”, “Konuyla ilgili 500 tane ayette getirseniz sünnet onu desteklemeli” v.b gibi söylemde bulunanlardır. Yüce Allah’ın ayetlerini haşa ötekileştiriyorlar.

Halbuki Yüce Rab’bim:
Kur’an’da hiçbir eksik yoktur. (6/38) Kur’an’da her örnek vardır. (39/27) Allah kelime sıkıntısı çekmez. (18/109) Yüce Allah kelime sıkıntısı çekmez. (18/109) Kur’an beyan-açıklama Allah’a aittir. (75/19) Hüküm koyucu, yalnız Yüce Allah’tır. (12/40) Sadece Kur’an ile hesaba çekileceğiz. (43/44) Yüce Allah “bize Kur’an yeter!” Demiştir. (29/51) Kur’an’dan başka bir hadise iman edilmez. (45/6) Kur’an her şeyi açıklayıcı ve yol göstericidir. (16/89)  Hakim ve Habir olan Yüce Allah tarafından detaylandırılmıştır. (11/1)  Demiştir.

 Nebi Adem’den Dünya hayatının bitiş gününde kadar yaşamış bütün insanların yaşantısı bir gün sona erecektir.  Ahret hayatına geçtiğimizde, cehennemde azap çekmekte olanlara Yüce Allah “Dünya’da kaç yıl yaşadınız” diye soracak. Onlar da “Bir gün veya daha az kaldık” diyecekler. Allah da: “Gerçekten çok kısa süre kaldınız. Keşke Dünya’da iken bunun idrakinde olabilseydiniz.” Diyecektir.  (23/112-114)

 Bu kadar kısa bir zaman içerisinde Dünya’ya imtihan için geldik. Soruların cevabının Kur’an’da olduğunu da biliyorsak neyi bekliyoruz. (43/44) Allah’ın ipine bir an önce sımsıkı sarılmalım. Birbirimizden kopmadan, parçalara ayrılmadan tek ilahlı ve tek kitaplı İslam dinine sarılalım. Bu konuda anlaşmazlıklara saplanıp gruplara bölünmeyelim. Allah’ın bize yaptığı iyilikleri aklımızdan çıkartmayalım. Geçmişte, Yüce Allah aşiret, kabile kavgalarıyla birbirlerinin can düşmanı olan kişilerin kalplerini yumuşatmıştı. Yumuşatmıştı da kardeş olmuşlardı. Ateş çukurundaymış gibi tam bir huzursuzluk içindeydiler. Onları doğruya yönelterek kurtarmıştı. Yüce Allah dosdoğru yoldan çıkmamamız için bizi sürekli ayetleriyle uyarıyor. Açıkca anlayabilmemiz adına kolay bir şekilde bildiriyor. (3/103)

 Rab’bimize karşı sorumlu davranmalıyız. Çünkü kıyamet günü oluşacak sarsıntı, herşeyin alt üst oluşu, değişim çok korkunç olacaktır. Bu oluşumun şiddeti o kadar fazla olacak ki; çocuğunu emziren her anne çocuğunu unutacak. Her hamile kadın da çocuğunu düşürecektir. İnsanlar sarhoş olmadıkları halde, sarhoş gibi olacaklardır. Çünkü Allah’ın azabı çok büyük olacaktır. (10/1, 2)

Yeryüzü o son müthiş sarsıntıyla sarsıldığında, o güne kadar gizlediği ölülerin beden kalıntıları dahil, her şeyi açığa vuracaktır. İnsanlar korku ve şaşkınlıkla “yeryüzünde ne oluyor” diyecektir. İşte o gün yeryüzü bütün haberleri ortaya dökecektir. Bildikleriyle şahitlik edecektir. (99/1, 3)

 Hesap vaktini, son saat'i gözümüzün önüne getirelim. Sur'unun bir tek üflemeyle meydana geldiği o an; yeryüzünün ve dağların bir tek darbe ile yerlerinden sökülüp parçalanacaklar. (69/13, 14)

Bu hesap günü, göğün erimiş madene benzeyeceği gündür. Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır. (70/8, 9) Yıldızlar söndüğünde, gök parçalanacak, ve dağlar toz gibi ufalanacak. (77/8-10)

Güneş, karanlığa gömülecek ve yıldızlar ışıklarını yitireceklerdir. Dağlar kaybolup gittiğinde,
en değer verdiğimiz varlıkları, artık gözümüz görmez olacaktır. Aklımıza bile gelmeyecektir. Denizler kaynayacak, bütün insanlar yaptıklarıyla eşleştirilecek. Haksız yere masum kişilerin canına kıyanlara, hangi suçtan dolayı cana kıydığı sorulacak. insanların yapıp ettiklerinin dosyaları açılacak. Gökyüzü açılıp ortaya serildiğinde, cehennemin yakıcı ateşi parlayacak. Cennet gözler önüne getirilecek,
İşte o zaman her insan hazırladığını, ortaya ne koyduğunu anlayacaktır. (81/1-14)

Gökyüzü parçalanıp yarılacak, Yıldızlar dökülüp her biri bir tarafa saçılacak. Denizler kabarıp taşacak. Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarılacaktır. Her insan, sonunda ilerisi için ne hazırladığını ve bu Dünya’da ne bıraktığını anlayacaktır. Yüce Allah soracak: “Ey insan! Nedir seni lütuf sahibi Rabbinden uzaklaştıran.” (82/1-6)  İşte bu sorunun cevabını şimdiden düşünmeliyiz.
gün herkes kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçmak isteyecektir. O gün her birinin durumu kendisi için yeterli bir endişe kaynağı olacaktır.
Bazı yüzler, mutlulukla parıldayacak, tebessümlü ve sevinç içindedir. Diğer yanda yüzler de var ki üzerleri tozludur; o tozu da bir karanlık sarar. Yüzler de toz toprakla kapanacak, İşte onlar kâfirler, Hak'tan sapanlardır. (80/34-42)
Son an gelip çattığında; Herkesin ne olduğu (mümin/kafir) ortaya çıkacaktı. (30/14)
Allah'tan korkup küfür ve nifaktan, azgınlık ve sapıklıktan sakınanlar hariç, O gün yakın dostlar birbirlerine düşman olacaklardır. (43/67) O gün hiçbir insanın başka birine zerre fayda sağlayamayacağı bir Gündür. Çünkü açık seçik görülecektir ki hakimiyet yalnız Allah'a aittir. (82/19) O gün hiçbir insanın ötekine en ufak bir yararının dokunmayacaktır. Hiç kimseden şefaatin kabul edilmeyecek. Kimseden fidye alınmayacaktır. Hiç kimseden yardım görülmeyecektir. Mutlaka o günün en kısa zamanda, gelip çatacağının bilinciyle yaşamalıyız. (2/48) Sonunda oraya gittiğimiz de kulaklarımız, gözlerimiz ve derilerimiz bizlere karşı tanıklık yapacaklar. Bizlerin yeryüzünde iyi veya kötü yaptıklarımızı anlatacaklar. (41/20) O Gün her insan kazandığının karşılığını görecek. O Gün hiçbir haksızlık yapılmaz. İnanıyoruz ki şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir!  (40/17) Dünya’da, kim bir kötülük yapmışsa sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılacaktır; kim de, ister erkek ister kadın olsun, iman edip doğru ve yararlı işler yapmışsa cennete girecektir. Orada kendisine hesapsız nimetler verilecektir! (40/40) O zaman, iyiliklerinin tartısı ağır basan kendisini mutlu bir hayat içinde bulacak; tartısı hafif gelen ise bir uçurumun girdabına sürüklenecektir. (101/6-9) Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse, o kolay bir hesap ile sorguya çekilecektir. Ve kendi yakınlarına sevinç içinde dönmüş olacaktır. Kimin de kitabı arkasından verildiğinde, tamamiyle yok olmak için yalvaracaktır; ama yine de yakıcı ateşe atılacaktır. (84/7-12)  Ve o gün "Şimdi kendi kitabını (sicilini) oku denecek." çünkü o gün, bugün bilmediğimiz, hatırlayamadığımız günahlar bile gözünün önünden film şeridi gibi geçecek. Herkes kendi hesabını bilir durumda olacak. (17/14)

Hakikati inkara şartlanmış olanlar, bölük bölük cehenneme sürüleceklerdir; oraya vardıklarında kapılar açılacak ve muhafızlar onlara, "Aranızdan, size Rabbinizden mesajlar getiren ve sizi bu hesap günü'ne karşı uyaran elçiler gelmedi mi?" diye soracaklar. Onlar, "Elbette geldiler!" diye cevap verecekler. Ama hakikati inkar edenler için azap hükmü çoktan verilmiş olacaktır. Ve onlara: "Artık oturup kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri!" denilecektir.

Büyüklük taslayanlar için ne dehşetli bir mekandır orası! Rablerine karşı sorumluluk bilinci duyanlar da bölük bölük cennete gönderileceklerdir. Oraya vardıklarında kapılarının ardına kadar açık olduğunu görecekler. Muhafızlar onlara, "Selam size! Hoş geldiniz! İşte buyrun, içinde temelli kalacağınız bu cennete girin!" diyecekler. Onlar da: "Bize verdiği sözü yerine getiren ve bu esenlik alanını yaptıklarımızın karşılığı olarak bize bağışlayan, böylece cennette dilediğimiz şekilde yerleşmemizi sağlayan Allah'a hamdolsun!" diyeceklerdir. Allah yolunda çaba sarf edenlerin mükafatı ne yüce, ne üstün olacaktır.  (39/71-74)

Bütün bunlar Nebi Muhammed’e vahyedilen bilinmedik haberlerdendir. Bu bildirilenleri ne Nebimiz ne de soydaşları bundan önce bu haliyle ve tam olarak bilmiyorlardı. Nebi Muhammed uyarılıyor: Öyleyse, sen de artık Nuh gibi sabırlı ol. Çünkü, unutma ki, gelecek, mutlaka, Allah'a karşı sorumluluk bilincine sahip olanlardan yana olacaktır! (11/47)

Gördüğümüz gibi ahiret hayatı için iyi veya kötü vardır. Kötüden sıyrılabilmek için ilk yapacağımız şey şirke bulaşmamaktır. Tevhit üzerine yaşamaktır. Tevhit reddetmekle başlar. “ilah yoktur” Önce ilahlarımızdan arınmalıyız. İlah nedir önce ona bir bakalım:
 İlâh kelimesinin sözlükte “tapınmak, kulluk etmek” anlamına gelen ulûhet (ilâhet, ulûhiyyet), “hayret etmek, gönülden bağlanıp sığınmak” mânalarındaki veleh (eleh) veya “gizli olup duyu idrakinin üstünde bulunmak” anlamındaki leyh kökünden türemiş olabileceği kabul edilir. Buna göre ilâh “tapınılan, yüceliği karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılıp sığınılan, duyularla idrak edilemeyen varlık” demektir.
Kimdir bu ilahlar? Genellikle insanlar, kendi elleriyle yapılmış putlara tapanların ilah edindiğini şirke girdiğini düşünürler. Onlar bile yaptıkları putları sembol olarak kullanırlardı. Bizi daha iyi Allah’a yaklaştırsın diye düşünerek onlardan yardım isterlerdi.

Câhiliye döneminin önde gelen putlarından Uzzâ’ya Lât ve Menât’la birlikte Allah’ın kızları ve aracıları olarak tapınılmıştır. (İbnü’l-Kelbî, s. 19; Taberî, XXVII, 34-35). Taberî, eski Araplar’da putlara Allah’ın isimlerini verme âdetine uygun şekilde el-Lât’ın Allah (el-Lâh) lafzından, Uzzâ’nın da azîz isminden türetilmiş müennes kelimeler olduğunu söylemiş, Uzzâ’nın beyaz bir taşla veya bir ağaçla yahut Tâif ya da Nahle’deki bir mâbedle özdeşleştirildiğini kaydetmiştir (Câmiʿu’l-beyân, XXVII, 34-35). Wellhausen.

Allah’a iman etmek; Allah’a güvenip tam teslimiyetle olur. Bu da sadece Allah’a ibadet etmek ve yalnız O’ndan yardım istemekle netice bulur. Allah’ta bulunması gereken özelliği başkalarına yakıştırmamakla olur.
İlah: Emrettiği, yasakladığı her şeyi, sorgusuz, sualsiz kabul edilen ve bundan dolayı kendisine itaat ve ibadet edilen kişidir. Bu tavır ve davranış biçimi yalnız Allah için gösterilebilir. Çünkü ondan başka emir ve yasakları sorgulayacak başka merci yoktur. “La ilahe İllallah” demek işte budur.

Allah’ın emrettiği bütün dini vecibelerini, hakkıyla yerine getiren kişinin tek suçu şirkse; o kişinin kurtuluşu yoktur.  Şirk koşanın ameli boşa gider:

En’am 88. Ayet:
Bu, Allahın rehberliğidir: O, bununla kullarından kimi dilerse onu doğru yola ulaştırır. Onlar, Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmış olsalardı, o ana kadar yaptıkları bütün (iyi) şeyler gerçekten boşa gitmiş olurdu.

Nisa 48. Ayet:
Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.
Nisa 116. Ayet:
Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.

Allah bir gün şirk koşanların hepsini bir yere toplayacak. İşte o zaman  "Allahın uluhiyetine ortak olduklarını tahayyül ettiğiniz o varlıklar neredeler şimdi?" diye soracaktır. (6/22) Bunun üzerine çaresiz bir şaşkınlık içinde "Rabbimiz Allaha yemin ederiz ki Ondan başka bir şeye ilahlık izafe etmek istemedik!" diyebileceklerdir. (6/23) O kişileri kandıranlar, yalan söyleyenlerin düzmece olduğunu o an anlayabildiler. Çünkü orada yoklardı. Kaybolup gitmişlerdi. (6/24)

Maalesef insanlarımız şirke girdikleri halde farkında bile değiller. En az kırk defa namaz kılarken  İyyake nağbudu ve iyyake nesteîn. “(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” (1-5) deriz. Çoğumuz ne söylediğimizi bilmeyiz. Bilenimizin de çoğu söylediğinin idrakinde olmaz.

Vakit geçirmeden Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılalım. Anladığımız dilden okuyup, anladığımızı hayatımıza taşıyalım. Kurtuluş için başka bir yok yoktur.

Doğrularım Allah’ın, yanlışlarım ise bana aittir.                                                   Aydın ORHON



 

CİN ÇARPAR MI?

CİN ÇARPAR MI?

Cin Denince Ne Anlıyoruz?
İnsan bir kelimeyi duyduğunda, çoğu zaman o kelimenin gerçek anlamını araştırmadan zihnindeki hazır kabulle hareket eder. Bu kabuller aileden, çevreden, geleneklerden, anlatılan hikâyelerden ve korkulardan beslenir. “Cin” kelimesi de bunlardan biridir. Cin denildiğinde pek çok insanın aklına görünmeyen, dumansız ateşten yaratılmış, insanın bedenine girebilen, onu hasta edebilen veya davranışlarını kontrol edebilen gizemli varlıklar gelir. Bu düşünceler zamanla o kadar yerleşmiştir ki insanlar Kur’an’daki ayetleri okurken bile çoğu kez ayetin kendisini değil, daha önceden öğrendikleri cin tasavvurunu görürler.

Peki, gerçekten Kur’an’ın anlattığı cin bu mudur? İnsanların cin çarpması diye adlandırdığı olayların Kur’an’da bir karşılığı var mıdır? Yoksa biz, gelenekten öğrendiğimiz bir anlayışı Kur’an’ın kelimelerine yükleyerek mi okuyoruz?

Bir kavramı doğru anlamak istiyorsak, önce o kavram hakkındaki ön kabullerimizi bir kenara bırakıp Kur’an’ın tamamına bakmalıyız. Çünkü bir ayeti, diğer ayetlerden kopararak değerlendirdiğimizde yanlış sonuçlara ulaşabiliriz. Önemli olan, tek bir ayetin bize ilk bakışta ne düşündürdüğü değil, ayetleri bir arada ele aldığımızda nasıl bir anlam bütünlüğünün ortaya çıktığıdır.

Bu bölümde cin kelimesini tam da bu yöntemle ele alacağız. Amacımız, alışılmış bir inancı tekrar etmek değil; cin kavramının Kur’an’daki kullanımını sorgulamak ve şu sorunun cevabını aramaktır: Cin, insanlardan ayrı bir varlık türü müdür, yoksa insanın bulunduğu konumu ve benimsediği yolu anlatan bir kavram olarak da anlaşılabilir mi?

Kur’an Bütünlüğünde İnsan ve Cin
Konunun başlangıç noktalarından biri, Zâriyât Suresi'ndeki şu ayettir:
“Ben cinleri ve insanları, yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)
Bu ayette cinler ve insanlar birlikte anılır. Geleneksel anlayış, buradan iki ayrı varlık türünün bulunduğu ve her ikisinin de Allah'a kulluk etmekle yükümlü olduğu sonucunu çıkarır. Ancak Kur’an bütünlüğü içinde düşündüğümüzde başka sorular da sormamız gerekir. Cin ve insan ifadeleri hangi anlam ilişkisi içinde kullanılıyor? Bu iki kelimenin birlikte anılması, mutlaka birbirinden ayrı iki biyolojik varlık türünü mü gösteriyor? Yoksa insanın farklı konumlarını ve yönelişlerini anlatan bir ayrım olarak da okunabilir mi?

Benim bu bölümde savunduğum yaklaşım, cin kelimesinin ayrı bir varlık türünü değil, insanın belirli bir konumunu ve yönelişini ifade ettiğidir. Bu yoruma göre insan, Rabb'inin yoluna yöneldiğinde takva yolunu benimser; başka bir yolu seçtiğinde ise cin sıfatıyla anlatılan konuma geçebilir. Burada söz konusu olan, insanın bedeninin değişmesi veya başka bir varlığa dönüşmesi değil, seçtiği yolun ve üstlendiği konumun değişmesidir.

Ancak bu düşünceyi yalnızca bir ayetten hareketle temellendiremeyiz. İnsan, cin, İblis, vahiy, sorumluluk ve hidayetle ilgili ayetleri birlikte değerlendirmeliyiz. Özellikle Cin Suresi'nde anlatılanların, bu konuyu düşünürken önemli bir yeri vardır.

Cin Suresi'ndeki Topluluk Kimdir?
Kur’an, Cin Suresi'nin başlangıcında, vahyi dinleyen bir topluluktan söz eder:
“De ki: Cinlerden bir grubun (beni) dinlediği ve şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur:” (Cin, 72/1)
Devamındaki ayette bu topluluğun söyledikleri aktarılır:
“Şüphesiz ki doğruya götüren harikulade bir Kur'an dinledik ve ona inandık; artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” (Cin, 72/2)
Bu anlatım üzerinde duralım. Karşımızda vahyi dinleyen, onun anlamını kavrayan, iman eden ve Allah'a ortak koşmama kararı alan bir topluluk vardır. Yani anlatılanlar yalnızca bir sesin duyulmasından ibaret değildir. Dinleme, anlama, değerlendirme, inanma ve karar verme söz konusudur.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu anlatımda cin diye nitelenen topluluğun ayırt edici özelliği nedir? Onların görünmeyen bir bedene sahip oldukları mı anlatılıyor, yoksa vahiy karşısındaki tutumları mı öne çıkarılıyor? Ayetlerin bize doğrudan gösterdiği şey, onların Kur’an'ı dinlemeleri ve iman etmeleridir.

Daha da önemlisi, Kur’an bu topluluğun insanları uyarmak üzere harekete geçtiğini başka bir yerde de anlatır. Ahkâf Suresi'nde, Kur’an'ı dinleyen bir topluluğun kendi çevresine dönerek duyduklarını aktarması ve onları uyarıp doğru yola çağırması anlatılır:
“(Cinler) Ey kavmimiz! Allah'ın çağrısına uyun ve O'na iman edin ki günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı azaptan korusun.” (Ahkâf, 46/31)
Bu topluluk, duyduğu vahyi kendisine saklamıyor; kendi kavmine dönüyor, onlara anlatıyor ve Allah'ın çağrısına uymalarını istiyor. Böylece dinleme, iman etme ve başkalarını uyarmanın birbiriyle bağlantılı olduğu görülüyor.

Benim yorumum açısından burada önemli olan nokta şudur: Cin sıfatıyla anılan bu topluluk, değişmez biçimde kötülüğe mahkûm edilmiş, hakikati hiçbir zaman kabul edemeyecek bir topluluk değildir. Vahyi dinleyebilmekte, iman edebilmekte ve başkalarını doğru yola çağırabilmektedir. Demek ki cin kavramını yalnızca kötülükle, şeytanlaşmayla veya geri dönüşü olmayan bir sapmayla özdeşleştirmek doğru olmaz.

Cin Sıfatı ile Şeytanlaşmış İnsan Aynı Şey Değildir
Burada özellikle açıklığa kavuşturmamız gereken bir ayrım var. Ben cin sıfatını, gözünü hakikate kapatmış, kulağını öğüde tıkamış ve kalbi mühürlenmiş insanla aynı anlamda kullanmıyorum.

Kur’an, hakikati bile bile reddeden, uyarılardan yüz çeviren ve yanlışında ısrar eden insanlardan söz eder. Böyle bir insanın durumu, yalnızca yanlış bir yolda bulunmakla açıklanamayacak kadar ağırlaşabilir. İnsan, tercihleriyle kendisini öyle bir noktaya taşıyabilir ki artık hakikati görmek istemez, duyduğu sözü değerlendirmez ve kendisine yapılan uyarılardan yararlanamaz. Kur’an'ın kalbin mühürlenmesiyle ilgili anlatımları, bu ağır duruma dikkat çeker.

Fakat her yanlış yola yönelen insanın böyle bir son noktaya ulaştığını söyleyemeyiz. İnsan yanılabilir, yanlış bir düşünceye kapılabilir, bir süre yanlış yolda yürüyebilir; ardından duyduğu bir sözle kendisini sorgulayabilir ve yönünü değiştirebilir. Cin Suresi'nde anlatılan topluluğun vahyi dinlemesi ve iman etmesi, benim üzerinde durduğum bu ayrım bakımından önemlidir.

Dolayısıyla burada cin sıfatıyla anlatılan konum, insanın mutlaka hakikate kapandığı ve artık dönüş imkânının kalmadığı bir durum değildir. İnsan bulunduğu konumdan başka bir konuma geçebilir. Vahyi dinleyip onun çağrısına cevap verebilir; yanlış bir yönelişten vazgeçip takva yolunu benimseyebilir.

İşte bu nedenle cin kavramını yalnızca “kötü insan” diye açıklamak da yeterli değildir. Asıl mesele, insanın hangi konumda bulunduğu, hangi yolu benimsediği ve vahiy karşısında nasıl bir tutum aldığıdır.

İnsan ve Cin Neden Birlikte Anılıyor?
Kur’an'da cin ve insan kelimelerinin birlikte geçtiği başka ayetler de vardır. Bunlardan biri, Allah'ın elçileri aracılığıyla yaptığı uyarıyı anlatır:
“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınız konusunda sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” (En'âm, 6/130)
Bu ayet, cin ve insan topluluklarının sorumluluk ve uyarılma bağlamında birlikte anıldığını gösterir. Geleneksel yorum bu ifadeyi, iki ayrı topluluğa hitap olarak anlar. Benim yaklaşımım ise bu kullanımı, insanın farklı konumları üzerinden yeniden değerlendirmektir.

Bir kelimenin anlamını araştırırken, onun hangi kelimelerle birlikte kullanıldığına, hangi olay içinde geçtiğine ve anlatımın hangi noktayı öne çıkardığına bakmalıyız. Cin ve insanın birlikte anıldığı ayetleri de bu yöntemle ele almak gerekir. Burada benim vardığım sonuç, bu ayrımın insanın yol ve konum farklılığı üzerinden anlaşılabileceğidir.

Bununla birlikte, bu yorumun Kur’an'daki her ifadeyi tek tek açıklaması gerekir. Özellikle İblis'in cinlerden olduğunu bildiren Kehf Suresi'nin 50. ayeti ve cinlerin ateşten yaratılışıyla ilgili ayetler, bu incelemede göz ardı edilemez. Bu ayetleri görmezden gelerek bir sonuca ulaşmak, Kur’an bütünlüğüyle hareket etmek anlamına gelmez. Tam tersine, savunduğumuz yorumun bu ayetlerle nasıl bir anlam ilişkisi kurduğunu da açıklamak zorundayız.

İblis, İnsan ve Yanlış Yolun Teklifi
İnsan neden yanlış bir yola yönelir? Kur’an, insanın önüne farklı yönelişlerin çıktığını, onun da bunlar karşısında bir tutum aldığını anlatır. İblis kıssası, bu bakımdan insanın sorumluluğu üzerinde düşünmemizi sağlar.

Âdem'e secde emrinin anlatıldığı ayetlerde İblis'in bu emre uymadığı bildirilir. Kur’an, İblis'in tutumunu onun üstünlük iddiası ve kendisini Âdem'den daha hayırlı görmesiyle açıklar:
“Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (A'râf, 7/12)
Bu sözde yalnızca yaratılış malzemesinden söz edilmiyor; bir üstünlük iddiası ve emre karşı çıkış da bulunuyor. İblis'in tutumu, kendisini başkasından üstün görmenin ve bu iddia uğruna doğru olana karşı çıkmanın nasıl bir sapmaya dönüşebileceğini gösteriyor.

Ancak burada ayetlerin açık ifadelerini birbirine karıştırmamak gerekir. Bakara Suresi'nin 34. ayetinde İblis, Âdem'e secde etmeyenlerin istisnası olarak anılır; Kehf Suresi'nin 50. ayetinde ise açıkça cinlerden olduğu belirtilir. Bu nedenle İblis'i doğrudan melek diye tanımlamak doğru olmaz. Onun kıssası, cin kavramına ilişkin yorumumuzda ayrıca ele alınması gereken önemli bir konudur.

Benim burada vurguladığım nokta, İblis'in tutumunun insan açısından taşıdığı anlamdır: Üstünlük iddiası, kibir ve doğru olana karşı direnme, insanı Rabb'inin yolundan uzaklaştırabilir. İnsan bu tür yönelişleri benimseyebilir; fakat bunlardan vazgeçerek başka bir yolu da seçebilir. Bu nedenle insanın bulunduğu konumu değişmez bir kimlik gibi düşünmemeliyiz.

Ateşten Yaratılış Ayetleri Nasıl Ele Alınmalı?
Cin kavramı üzerinde düşünürken Hicr Suresi'nde insanın çamurdan, cânın ise dumansız ateşten yaratıldığını bildiren ayetlerle de karşılaşırız:
“Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Cânı da daha önce yalın, dumansız ateşten yaratmıştık.” (Hicr, 15/26–27)
Bu ayetleri, cin kavramına ilişkin önceden kabul ettiğimiz bir düşünceyi doğrulamak için değil, Kur’an'ın bütünlüğü içinde değerlendirmeliyiz. Aynı şekilde, A'râf Suresi'nin 12. ayetinde İblis'in ateşten yaratıldığını söylemesi de bu konunun anlaşılmasında dikkate alınması gereken bir ifadedir.

Burada önemli olan, ayetlerin açıkça bildirdiği hususlarla bizim bu ifadelerden çıkardığımız sonuçları birbirinden ayırmaktır. Ateşten yaratılış anlatımlarını yalnızca mecaz olarak değerlendirmek veya anlamlarını tek bir açıklamayla sınırlandırmak yerine, ilgili ayetleri kendi bağlamları ve Kur’an'ın genel anlatımı içinde ele almalıyız.

Cin kelimesinin anlamını araştırırken asıl üzerinde durmamız gereken konu, bu ifadeleri peşinen belirli bir varlık anlayışına bağlamak değil; Kur’an'ın bütününde cin kavramının nasıl bir anlam taşıdığını ortaya çıkarmaktır.

Cin Çarpar mı?
Şimdi başlığımızdaki soruya gelelim. Bir insanın hastalanması, korkması, davranışlarının değişmesi veya açıklamakta zorlandığımız bir durum yaşaması karşısında hemen “Cin çarptı” demek doğru mudur?

Bir olayın sebebini bilmiyor olmamız, onu görünmeyen bir varlığa bağlamak için yeterli değildir. Bilinmeyenle karşılaştığımızda yapmamız gereken, korkularımızı büyütmek değil; olayın gerçek sebebini araştırmak, aklımızı kullanmak ve elimizdeki imkânlarla doğru bir açıklama aramaktır.

Kur’an'da insanın Allah'tan başkasına sığınmasının eleştirildiği bir ayet vardır:
“Gerçek şu ki, insanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı; bu da onların azgınlıklarını artırırdı.” (Cin, 72/6)
Bu ayet, insanların cin diye adlandırılan kimselere sığınmasını ve bunun sonuçlarını anlatır. Ayetteki ifadeyi, geleneksel cin tasavvurunun bütün ayrıntılarını doğrulayan bir kanıt gibi değerlendirmek yerine, bağlamı içinde ele almalıyız. Ayet, insanın korku ve çaresizlik içinde yanlış bir sığınak aramasının onu daha da kötü bir konuma sürükleyebileceğini düşündürür.

Bu nedenle bir hastalığı veya ruhsal sıkıntıyı incelemeden cin çarpmasına bağlamak, insanı gerçek sebebi araştırmaktan uzaklaştırabilir. Hastalıkların ve davranış değişikliklerinin tıbbi, psikolojik veya çevresel sebepleri olabilir. Bunları araştırmak yerine görünmeyen bir gücü suçlamak, çözümün önünü kapatabilir.

Kur’an'ın rehberliğine yöneldiğimizde, korkuyla hareket etmek yerine düşünmeyi, araştırmayı ve doğru olanı aramayı esas almalıyız. Bilmediğimiz her şeyi cinlere bağlamak, hakikati araştırmanın yerini alamaz.

Sonuç: Cin Kavramını Yeniden Düşünmek
Bu bölüm boyunca cin kelimesine alışılmış kabullerden hareketle değil, Kur’an bütünlüğü içinde bakmaya çalıştık. Benim vardığım sonuç şudur: Cin, insanlardan ayrı, görünmeyen bir varlık türü olarak değil; insanın bulunduğu konumu ve benimsediği yolu anlatan bir sıfat olarak anlaşılmalıdır.

Bu yaklaşımda cin sıfatı, mutlaka şeytanlaşmış, hakikate gözünü kapatmış ve dönüş imkânını yitirmiş insan anlamına gelmez. İnsan yanlış bir yöneliş içinde bulunabilir; fakat vahyi dinleyerek, düşünerek ve iman ederek yönünü değiştirebilir. Cin Suresi'nde Kur’an'ı dinleyen topluluğun iman etmesi ve Ahkâf Suresi'nde kendi kavmini uyarması, bu açıdan üzerinde durulması gereken anlatımlardır.

Bununla birlikte, bu görüşün sağlam bir temele oturması için İblis'in cinlerden olduğunu bildiren ayet ve ateşten yaratılış anlatımları da aynı bütünlük içinde açıklanmalıdır. Bir yorumu savunmak, yalnızca onu destekleyen ifadeleri seçmek değil, açıklanması gereken bütün ayetlerle yüzleşmek demektir.

Öyleyse cin çarpması diye adlandırılan her olayı, baştan görünmeyen bir varlığa bağlamak yerine, önce ne yaşandığını ve gerçek sebebin ne olabileceğini araştırmalıyız. Korkuların ve geleneksel kabullerin yerine aklı, sorgulamayı ve Kur’an'ı bütün olarak okumayı koymalıyız.

CİNCİ HOCA, BİR DUR DA KUR’AN’A BAKALIM!
İnsanlara cinlerin kendilerine musallat olduğunu, bedenlerine girdiğini, iradelerini ele geçirdiğini söyleyenler var. Bir de bu cinleri çıkarabileceğini iddia edenler… Peki, bir insanın bedeninde cin bulunduğuna kim karar veriyor? Bu kararı hangi bilgiye dayanarak veriyor? Daha da önemlisi, kendisine böyle bir yetkiyi kim veriyor?

Bir düşünün! Önce insana görünmeyen bir düşmanınız olduğu söyleniyor. Ardından bu düşmanı sizin göremediğiniz, anlayamadığınız, ancak kendisinin tanıyabildiği anlatılıyor. Sonra da sizi bu düşmandan kurtaracak kişinin yine kendisi olduğu söyleniyor. Böylece insan hem korkusunun sebebini hem de o korkudan kurtuluş yolunu aynı kişinin sözlerinde aramaya başlıyor. Ne kadar kullanışlı bir düzen, değil mi? Önce korku, sonra korkuya çare!

Peki, Kur’an bu konuda bize ne söylüyor?

Allah, bilmediğimiz şeylerin peşinden gitmememizi istiyor:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)
Cinci hoca kardeşim, bu ayeti sen de okuyorsun, değil mi? Öyleyse sana soralım: Bir insanın bedeninde cin bulunduğunu hangi bilgiyle tespit ediyorsun? Onun konuşmasını, hastalığını, korkusunu veya davranışlarındaki değişikliği cinlere nasıl bağlıyorsun? Elinde doğrulanabilir bir bilgi mi var, yoksa insanın korkusunu kendi yorumunla mı besliyorsun?

Kur’an, bilmediğimiz şeyler hakkında konuşurken bizi sorumlu tutuyorsa, senin de söylediklerinin sorumluluğunu taşıman gerekmez mi? İnsanlara Allah adına bir şey anlatıyorsan, bunun hesabını da vereceğini düşünmen gerekmez mi?

Bir de şu ayeti birlikte okuyalım:
“Gerçek şu ki, insanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı; bu da onların azgınlıklarını artırırdı.” (Cin, 72/6)
İşte şimdi biraz durup düşünelim. İnsanlar korkuya kapılıyor, kendilerini koruyacak bir güç arıyor ve cinlerden korunmak için başka kimselere sığınıyor. Kur’an ise bu sığınmanın onları daha da kötü bir duruma sürüklediğini bildiriyor.

Öyleyse insanları cin korkusuna teslim edip sonra kendilerine sığınak olarak sunulanlar, bu ayeti nasıl açıklıyor? İnsanları Allah’a güvenmeye ve doğruyu araştırmaya mı yöneltiyorlar, yoksa kendi özel güçlerine inanmayı mı öğretiyorlar?

Burada mesele dua etmek değil; insanın korkusunu kullanarak kendisine özel bir güç ve yetki atfetmektir. Bir insanın başkası için dua etmesi başka, görünmeyen varlıkları kontrol ettiğini veya insan bedeninden çıkarabildiğini iddia etmesi başkadır. Bu iki şeyi birbirine karıştırmayalım.

Cinci hoca, Allah adına konuşmak o kadar kolay mı?

Allah, din adına hüküm uydurulmasını sorgularken şöyle buyuruyor:
“De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yûnus, 10/59)
Bu ayetin üzerinde biraz düşünmeni istiyorum. İnsanların kendi sözlerini Allah’ın hükmü gibi sunmaları doğru değilse, kendi iddialarını da Allah’ın bildirdiği kesin gerçekler gibi sunamazlar. Bir kişinin kendisini cinler konusunda özel yetkili ilan etmesi, ona gerçekten böyle bir yetki kazandırmaz.

Peki, cinci hoca kardeşim, senin cinleri gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onları yönettiğini veya bir insanın bedeninden çıkardığını söylediğini varsayalım. Bunları hangi ayete dayanarak söylüyorsun? Kur’an’ın hangi ayeti sana bu yetkiyi veriyor? Lütfen insanların sana anlattıklarını, büyüklerinden duyduklarını veya yıllardır tekrarlanan hikâyeleri değil, Allah’ın kitabındaki delili göster.

Çünkü bir şeyin çok anlatılması, onun doğru olduğunu göstermez. İnsanların sana inanması da iddianın kanıtı değildir. Bir topluluğun bir inanca bağlanmasıyla o inancın Allah tarafından doğrulanmış olması aynı şey değildir.

Asıl mesele cin değil, insanın korkusudur!

Bir insan hastalandığında hemen cin çarptığı söylenirse ne olur? Belki tedavi edilmesi gereken bir hastalık gözden kaçar. Belki ruhsal sıkıntı yaşayan biri, ihtiyacı olan yardımı almak yerine korkutulur. Belki ailesi, yaşadığı her sorunu görünmeyen varlıklara bağlamaya başlar. Böylece açıklanması ve çözülmesi gereken gerçek sorunların üzerine bir korku perdesi çekilir.

Cinci hocalık iddiasını sorgulamamızın sebebi budur. İnsanların yaşadığı sıkıntıları küçümsemiyoruz. Tam tersine, onların korkularının ve çaresizliklerinin istismar edilmesine karşı çıkıyoruz. Bir insanın yardım aramasını değil, yardım adı altında doğrulanmamış iddialarla kendisine bağımlı hâle getirilmesini sorguluyoruz.

Şimdi son bir soru soralım: İnsanların korkularından yararlanarak kendisine güç kazandıran biri, gerçekten insanları özgürleştiriyor mu, yoksa korkularını daha da büyütüyor mu?

Cinci hoca kardeşim, bu sorulara kızmak yerine cevap vermeyi dene. Çünkü sorgulanmaktan rahatsız olmak, bir iddianın doğru olduğunu göstermez. Kur’an’ın ölçüsü karşısında herkes söylediklerini gözden geçirmek zorundadır.

Son sözümüz açık olsun: Cin korkusunu kullanarak kendisine özel yetki atfeden hiç kimse, yalnızca bu iddiayla hakikat sahibi olmaz. İnsanların inanması, anlatılanların delili değildir. Din adına konuşmak da insanı sorumluluktan kurtarmaz.
“De ki: Haydi, delilinizi getirin; eğer doğru söyleyenlerseniz.” (Neml, 27/64)
İşte ölçü budur: İddian varsa delilini getir!

İnsanları korkutarak değil, gerçeği açıklayarak ikna et. Allah adına konuşuyorsan, Allah’ın söylemediğini O’na söyletme. Cinleri çıkarabildiğini iddia ediyorsan, önce bu iddianın dayanağını ortaya koy. Çünkü insanları inandırmak başka, hakikati kanıtlamak başkadır.

Kur’an’ı rehber edinen insan, korkusunu bir başkasının eline teslim etmez; düşünür, sorgular ve delil ister. Cinci hocalık iddiasına karşı sorulması gereken en temel soru da budur:

Seni cinlerin efendisi yapan kim: Allah mı, yoksa insanların sana duyduğu korku mu?

 

Çünkü asıl mesele, bir kelimeden korkmak değil; o kelimenin ne anlattığını doğru anlamaya çalışmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ÖLMÜŞLERİMİZE KU’RAN OKUNUR MU?

 Kerim hayat kitabıdır. İndiriliş amacını göz ardı edersek, o zaman ölülerin arkasından da okuruz... Kur’an, anlamını bilmeden okunacak kitap haline getirildi. Kur’an’da ölülerin arkasından okunmasını gerektirecek hiçbir işaret yoktur. Ölülerin ruhuna bağışlanmak üzere en çok okunan Yasin Suresidir. Hâlbuki aynı ayette “diri olanı uyarmak için” ifadesi geçer. Yasin’i ölü suresi haline getirmemizin günahı bize yeter. “Apaçık kitabı sana diri olanları uyarman için gönderdik.” ifadesinden nasıl bir yola girdiğimizi anlamak mümkün değildir.

Yasin’in ne ölene ne de ölmek üzere olana faydası olmaz. Dirisi faydalanamamışsa; ölecek veya ölmüş olana ne faydası olabilir? Hayatına taşımadığın Allah’ın emirlerini anlamadığımız dilden seslendirmemiz, Allah’ın emirlerine yüz çevirmeniz bize sadece zarar verir…

Yasin 69, 70. Ayet:
Biz ona (nebiye) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
(Kur’an) Diri olan kimseleri uyarsın ve onun Allah’ın sözü olduğu, görmezlik edenler açısından da kesinleşsin diye indirilmiştir.

“Atalar kültü” İslamiyet'ten önceki Türklerin inançlarından birisidir. Bu inanç gereğince, ölen kişinin ruhu hiçbir zaman yok olmaz. Kendi yakınlarının içerisinde varlığını sürdürür. Ancak ruhun insanlara zarar verebileceği endişesi daima mevcuttur. İşte bu endişe nedeniyle insanlar ölen kişinin mezarında o şahsa bir takım hediyeler sunarlar. Türklerin İslamiyet'e geçişleriyle birlikte bu inanç da İslami bir kisveye bürünür. Artık Müslümanların mezar yerinde ölülerin ruhlarına Kuran hediye etmesi şeklinde kendini göstermektedir.

İslamiyet’ten önce Türklerin inanç ve adalet anlayışının İslam inancıyla alakası yoktur. İslam inancına göre ölülerin ruhları ne Dünya’da, ne de yaşayan yakınlarının yanındadır. Ruh, berzah âlemi denilen bir âlemde, varlık boyutundadır. (23/100)  Dünya’da kalanlar da çürümüş cesetlerdir.

Günümüzde Kur’an okuma, ticari bir unsur haline geldi. Özel günlerde mezarlıklarda para ile okuyan kişiler her geçen yıl biraz daha artıyor. Bu kişiler Yüce Allah’ın dinini para karşılığı satıyorlar. Satan da alan da aklını kullanmıyorlar.

Bakara 41. Ayet:
Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın!

Yasin 21. Ayet:
Sizden ücret istemeyen bu kişilere uyun. Bunlar doğru yoldadırlar.

Biz de bir hatim indirme geleneği var. Kur’an’ı baştan sona anlamadığınız dilden okuruz; (seslendiririz) sonrada “Hatim indirdim” deriz. Nereden indirdin? Bu vahiyler inmemiş de, sen mi indirdin? Kur’an zaten Yüce Allah tarafından indirilmiştir. Okumamız ve hayata taşımamız emredilmiş. Biz de emirle işimiz yok dercesine; Allah’ın mesajlarına kulağımızı tıkamış, gözlerimizi kör etmişizdir. Aksi halde Kur’an’ı en kılcal damarlarımıza kadar nüfus ettirirdik. Kur’an ancak anladığımız dilden okursak, geleneksel dinin engellediği aklımızı ortaya çıkarabiliriz. Düşünme yeteneğine tekrar kavuşabiliriz. Hayata Kur’an’ı Kerim’in ışığıyla bakmalıyız.

Bu göreve başlamadan önce, Yani Kur’an’ı elimize almadan önce Allah rızası için, kafamızdaki bütün dini bilgileri temizlemeliyiz. Tabiri caizse bilgisayara reset atar gibi zihnimizi tertemiz yapalım. Sonuçta ne kadar mutlu olacağınızı tahmin edemezsiniz. Sebep? Şah damarınızdan daha yakın olan Allah’ın size olan yakınlığını hissedeceksiniz. (50/16)

 

Birlikte düşünelim: Beni çok zengin bir iş adamı olarak kabul edelim. Ölüm kapıma dayandığında vasiyetimi yazıyorum. Diyorum ki, “Ben’im arkamdan sesi en güzel hocalardan on kişiyi kadrolu yüksek maaşla işe alın.”

Siz gariban, kirayı ödeseniz yemeye para kalmıyor; parayı yemeye ayırsanız ev sahibi kapınızda…

Ben vasiyetime devam ediyorum. “Bu hocalar 7/24 bana Kur’an okuyup hatim indirsinler. Sevabını da bana postalasınlar.” Dersem hakkaniyet olur mu? Yüce Allah böyle bir şeyi kabul eder mi?

Dünya’daki hayatımızla,  sonsuz hayatımızı birbirine karıştırmış durumdayız. Kimse para karşılığı cenneti satın alabileceğini sanmasın. Böyle bir durumda zenginlerin veya geride kalanları çok olanların sevap haneleri kabarırken, fakirler ve kimsesizler dünyadan götürdükleriyle kalacaklardır. Yüce Allah’ım böyle bir haksızlık yapar mı?

Enbiya 47. Ayet:
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.

Dua etmek tabi ki çok güzel bir davranıştır. Dua etmeyen kişinin Allah nazarında hiçbir değeri yok.

Furkan 77. Ayet:
(İnananlara) de ki: "Dua ve yönelişiniz O'na olan inancınız için değilse, Rabbim size niçin değer versin?" (Ve inkarcılara da de ki:) "Gerçek şu ki, siz (Allah'ın mesajını) yalanladınız: artık bu (günah) yakanızı bırakmayacaktır!"

Muhammed 19. Ayet:
O halde, (ey insanoğlu,) bil ki Allah'tan başka ilah yoktur ve (hala vakit varken) kendi günahlarının ve öteki bütün mümin erkek ve kadınların (günahlarının) bağışlanmasını dile! Çünkü Allah bütün geliş gidişlerinizi ve (dinlenmek için) bütün kalışlarınızı bilir.

Ölmüşlerimize de dua etmemizin hiçbir mahsuru yok. Ancak Kur’an’dan benim anladığıma göre duanın sevabı okuyanadır. Çünkü herkes iyi veya kötü yaptığından sorumludur.

Yunus 30. Ayet:
O an ve işte orada herkes geçmişte yapıp ettiğiyle sorgulanacak; herkes Allah'a, O yüceler yücesi gerçek sahibine döndürülecek; onların boş hayalleri kendilerini yüzüstü bırakacaktır.

Casiye 15. Ayet:
Kim salih bir amel işlerse, kendi lehine işlemiş olur. Kim de kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Yüce Allah, her türlü duamızı bizden istemektedir. Görüldüğü gibi ayetlerle de sabittir. Ölülerimize Dünya’dan sevap nakli ile ilgili tek bir ayette yoktur.  Ölmüşlerime faydasının olmadığına inandığım halde beni etkileyen, okuduğumda rahatlatan dua ayetinin mealini paylaşmak istiyorum.

Bunlar namazlarda sürekli okuduğumuz ayetler…

Bakara 201. Ayet:
Ama içlerinde öyleleri de var ki: "Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de ve bizi ateşin azabından koru!" diye dua ederler.

İbrahim 41. Ayet:
Rabbimiz! Hesabın görüleceği Gün, beni, anamı babamı ve bütün müminleri bağışla!

 

 

Hesabın görüleceği gün iş işten geçmiş olmasına rağmen Rabb’imiz istiyorsa biz de dualarımıza devam edeceğiz. Şimdi bazı arkadaşlar, “Ayet yazıyorsun, sonra da Allah’ın ayetine farklı anlamlar veriyorsun.” Diye serzenişte bulunacaklar. Kardeşlerim, tek bir ayeti cımbızla çıkartıp, anlam vermek yanlıştır. Kur’an bütünlüğünde düşünmemiz gerekir.

Okuyalım,

Yunus 90. Ayet:
Derken İsrailoğulları'nı denizin öte yakasına geçirdik; bunun üzerine Firavun ve ordusu hışımla onların ardına düştü, [denizin dalgaları onları örtüp de Firavun] boğulmak üzereyken: “Elhak, inandım,” dedi, “İsrailoğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı yok! Ve ben de artık kendini yürekten O'na teslim eden kimselerdenim!”

                Firavun Kızıldeniz olayında öleceğini anladığı anda tevbe etti. Müslüman’ım dedi. Senden başka tanrı yok dedi.

 

“Kelime-i şehadet ile ağzımızı kapamayı nasip et” diye dua ederiz. Yine de edelim. Ama bilelim ki ölüm anı geldiğinde amel kapısı kapanıyor. Ölen kimsenin amel defteri kapandığı gibi bir de mühürleniyor. Özetle ölüm anında ve öldükten sonra size kimseden fayda yok. Tek faydalanabileceğiniz kaynak, tek şefaatçiniz amel defterinizdir. Torpil merci Allah katında çalışmaz. Yüce Allah böyle bir şeye mücaade etmez. O son dakikaya kadar yaptığımız ne varsa Allah’ın huzuruna götürdüğümüz de odur. Firavun son dakikada iman ediyor da ne oluyor?

Bakalım,

Yunus 91. Ayet:
[Ona]: “Ancak şimdi mi?” denildi, “Oysa, bu güne kadar [Bize] hep başkaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın!

Gördüğünüz gibi ölüm anında tevbe edenin bile tevbesi kabul olmuyor. Kişinin samimi olup olmadığı belli değil. Belki de sıkıntılı durumdan kurtuluşunda, aynı yolun yolcusu olacak. Daha da önemlisi amel defteri boştur.
Necm 39. Ayet:
İnsan için ancak çalıştığı vardır.

Bir ayet daha ilave edelim.
Nisa 18. Ayet:
Oysa ne ölüm anına kadar kötülük işleyip duran, ama o an gelip çattığında "Şimdi tevbe ediyorum!" diyenlerin tevbesi kabul edilecektir, ne de hakikat inkarcısı olarak ölenlerin; Biz, işte böylelerine şiddetli bir azap hazırlamışızdır.

Bir kişinin son anı, ama hala hayatta; tevbe etmesine rağmen kabul edilmiyor. Bizzat şahıs hayattayken kendini kurtaramıyor. Biz ölmüşümüze sevap transferi yapmaya çalışıyoruz. Ölen kişinin amel defteri kapanmıştır. Şimdi yine kafalarda soru işaretleri oluştu. “Pekiyi ölmeden önce yaptığı yol, çeşme, kitap, hayırlı evlat bunlardan dolayı süregelen sevaplar ne olacak?” Kardeşlerim, Allah bu kişinin bıraktıklarından toplamda ne kadar sevap kazanabileceğini biliyor mu? Amenna… Allah sevabının tamamını amel defterine yazmış ve kapatmıştır.

Yasin 12. Ayet:
Gerçek şu ki Biz, ölüyü yeniden hayata döndüreceğiz ve onların gelecek için yaptıkları her türlü (eylemi) ve geride bıraktıkları bütün (iyi ve kötü) izleri kayda geçireceğiz. Zira biz, her şeyin apaçık kaydını tutarız.

Nebi İbrahim, müşrik olan babası Azer’e "Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez" (60/4) demişti. İbrahim’in af dilemesi, sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuştur. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti. (9/114) Yüce Allah kendisine şirk koşanları affetmez. (4/48) Eğer ölen kişi müşrikse dua da edemeyiz.

Şimdi sormak istiyorum. Nebi İbrahim babasını kurtaramazken biz kimi kurtarabiliriz? Kişinin yaptığı her iyilik kendi lehinedir, her kötülük de kendi aleyhinedir. (2/286)

 

Son bir ayetle noktayı koymak istiyorum. Allah bütün İslam âlemini Kur’an’ı anlayan, anladığını hayatına taşıyan kullarından eylesin…

Sad 29. Ayet:
(Ey Muhammed!) Sana indirdiğimiz bu kutsal ilahi kelam(da her şeyi açıkladık ki) insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl iz'an sahipleri ondan ders alsınlar.

 

 

Doğrularım Allah’ın, yanlışlarım bana aittir                                                   Aydın ORHON

MELEKLER SAVAŞIR MI?

Bilim adamlarının açıklamalarına göre Dünyanın oluşumu big bang denilen bir patlamayla birlikte 13,9 milyar yıl önce başlamıştır. Sonra insanoğlunun yaşayabileceği ortam hazırlanmıştır. 386 bin yıl önce insanoğluna ruh üflenmesiyle birlikte kainattaki bütün varlıklar Adem’in emrine sunulmuştur.

(Casiye 13. Ayet) Allah, yarattıklarıyla ilgili bütün bilgileri Adem’e öğretti. Ne, nasıl, nerelerde kullanılır. Ne, ne şekilde ne yaparsa işe yarar? Yararlı mı, zararı var mı? Vb.
Adem’e verilen vahyi teknolojik bilgiler neticesinde öğretilenlerin özelliklerine göre isimlerini koymayı da bilmiştir. Fakat meleklere Adem’e verilen bu bilgiler verilmemiştir.

Allah; yarattığı melek ve insanoğlu arasındaki farklılıkları bir senaryo ışığında bizlere sunuyor.  Melekler, Allah’ın katından her biri farklı kodlamalarla (bilgilerle) bir kısmı göklere bir kısmı da yeryüzüne indirilmişlerdir.
Bakara 30, 31. Ayet: Hani Rabbin, Meleklere: 'Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti. Onlar da: 'Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksin?' dediler. (Allah:) 'Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim' dedi.
Âdem’e her varlığın ismini (neye yaradığını) öğretti,  sonra onları meleklere gösterdi: “İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” dedi.
Adem’e bilgilerin öğretilmesi, öncesi; an ve sonra oluşabileceklerin tamamının Nebi Adem’e aktarılmasıdır. Allah bu anlatım tekniği ile Adem ile Melek arasındaki farklılığı ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede dilediği gibi özgür yaşama, düşünme aklını kullanma yeteneği yalnız insanlara verilmiştir. Dünya da denemeye tabi tutulan tek varlıkta insandır.

Melekler kendisine verilen görevi harfiyen onu yerine getirirler. Kesinlikle görevinin dışına çıkmazlar, çıkamazlar. Bir elma ağacının elma vermesi, görevini yerine getirmesidir. Güneş’in sabah doğması akşam batması da onun görevidir. Görevleri yerine getirmeleri Allah’a karşı vazifelerini yapmalarıdır. Allah’a secde etmeleridir.
Casiye 13 Ayet:
Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.

Melekler Âdem, önüne gelen nesnelerin isimlerin ne olduğunu ne işe yarayabileceğini dolayısıyla isimlerini söyleyebildi. Bunun hemen arkasından melekler, Yüce Allah her şeyi iyi bildiği ve her yaptığının yerinde olduğunu  söylerler.

Bakara 32, 33. Ayet:

Melekler, “Biz sana içten boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler.
 “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını (gizlisini, saklısını) bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi sakladığınızı da bilirim.” dedi.

Melek:  Güç, kuvvet, haberci, elçi demektir. Çoğulu melaikedir.
Kadir Suresinde geçen, “ Melekler iner dururlar.” 97/4 cümlesini gökyüzünden inme anlamı taşımamaktadır. İniş Allah’ın katındandır. O ayette belirtilen de melek vahiydir. Allah’ın katından inmesi ve insanın içine işlemesi nüfuz etmesidir. Bir süngerin suyu bünyesine emmesi, toprağın suya doyması gibi düşünebiliriz.
Bakara 34. Ayet:
Hani meleklere, "Âdem için saygı ile eğilin" demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.

Allah’ın isimleri öğretmesi; İnsanların var olduğu günden bu güne, bu günden mahşere kadar vahiy ve teknolojinin öğretileceğini belirtiyor. Kâinatın yaratılışında önce melekler, sonra insanlar yaratılmıştır. Yukarıdaki ayette çok kısa ve öz cümlelerle meleğin ve insanoğlunun tanımını yapıyor.

Salt insana Allah ruhundan üfürüldüğü zaman Adem oluyor. Sonra Allah meleklere Adem’e secde etmelerini buyuruyor.
Secde: Boyun eğmek itaat etmek anlamındadır. Namazda ki secde ise birisinin kontrolüne girmektir.

Allah'ın insanlara ruhundan üfürmesi; ilminden çok az miktarda insana vermesidir. Sadece insana yetecek kadar, Allah için üfürükten, pek değeri olmayan bilgiler aktarılıyor. Fakat insan için oldukça değerli. Allah hiçbir varlığına vermediği bilgileri yalnız insanlara veriyor. Her insan bilgisi oranında meleklere hükmedebilir.

Araf Suresi 11 - 17. Ayet:
Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Adem'e secde edin!" dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı.*
“Allah buyurdu: 'Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene engel nedir?' İblis: 'Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.'"
“Çabuk in oradan,  buyurdu Allah. Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”
“'Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?' dedi."
Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
 “'Öyle ise' dedi, 'Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.'”

Adem ve İblis konusuna kısaca değinmek istiyorum.

Önce bir örnek verelim: Her hangi bir işletmede ki genel müdürü düşünelim.  Personelini toplamış; “Tanıtmış olduğum bu arkadaşı yeni işe aldım. Kendişi okur-yazar değildir.  Benim de yardımcımdır. Bana itaat ettiğiniz gibi ona da itaat etmenizi istiyorum.”  Dese, kabullenmeyen kimse çıkabilir mi? İçlerine sinmese de kimse karşı çıkamaz..

Bütün kâinatın sahibi, yaratıcısı iblisi muhatap alır mı? Bu Allah’ın bir anlatma tekniğidir. Ve deniyor ki, “ Allah’a ve Resule itaat etmeyen her kişi Dünya’da istediği şeytanlığı yapabilir. Buna müsaade ediyorum.  Ancak yapanlar yaptıklarının hesabını ahret hayatında verirler.” Allah bize iki seçenek sunuyor birincisi takva yönü, ikincisi fisk fücur yönüdür. Araf Suresi 12-17 suresi kısaca;  Bir insanda var olan iki karakterin (Adem, İblis) tanıtımıdır.

Buradan bir şey daha anlıyoruz. Allah'ın Dünya hayatında insanlara müdahalesi yoktur.
Nahl 61. Ayet:
Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.

Meleklere devam edelim.
Fatır Suresi 1. Ayet:
Yaptığı her şeyi güzel yapmak Allah’a mahsustur. Gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri elçi olarak görevlendiren, kendi tercihine göre yaratışta artırma yapan odur. Doğrusu Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.

Rabbimizden “ikişerli, üçerli, dörderli” değişik sayılarda meleklerin görevlerinin farklı özellik, ve kabiliyetten oluşların belirtilmektedir. Ateş, ile bir koyunu mukayese bile edemeyiz. Meleklerin farklılıkları vurgulanıyor.

Meleklerin insanlar karşısında eğilmeleri, İnsanoğluna hizmet edişleri, insana ruhun üflenmesinden sonra başlar. Ruh üflenen Âdem;  Akıl, düşünebilme yeteneği, bilgi ve beceri ile donanımlı insandır. Akıl, bilgi ve beceri sahibi insan doğadaki bütün güçlerini kontrolü altına alır. Doğadaki güçler de Âdem’e teslimiyet gösterir.

Hayvanlardan, bitkilerden faydalanır. Suyun önüne set koyar, baraj oluşturur gerektiğinde kullanır. Rüzgâr için rüzgârgüllerinden yararlanır. Yelkenlerle gemileri yüzdürür. Doğadaki bütün güçler de Âdem’e bu şekilde secde eder. Aklı olmayana, aklını kullanmayana, cahile melekler hizmet etmezler.

Bir an için duyu organlarınızdan bir tanesinin olmadığını düşünelim. Gözünüzün görmemesi, kulağınızın duymaması, koku, tat, his alamamanız.  İşte her biri bizi bir tehlikeden koruyor. Bunlar insanları koruyan meleklerden bir kaçıdır.

Ra’d 11. Ayet:
Kişiyi önünden ve arkasından takip eden (melekler) vardır; …
İnfitar 10. Ayet: 
Hâlbuki üzerinizde korumaların olduğu bir gerçektir.              
Tarık 4. Ayet:
Yemin ederim ki, üzerinde koruyucusu olmayan tek kişi yoktur.
En’am 61. Ayet:
O, kulları üzerinde tam hâkimdir; size korumalar gönderir. Sizden birine ölüm gelince elçilerimiz onu vefat ettirirler. Onlar (ölüm melekleri olan o elçiler) hata yapmazlar.*

Kur’an’da Cebrail, İsrafil  diye bir melek adı da geçmez.

Yahudi kültüründen İslamiyet’e geçen, daha doğrusu İslâmî rivayetler arasına karışan çoğu Tevrat'tan nakledilmiş isimlerdir.

Allah'ın vahiyleri nebilerinin kalbine zikretme (cibril) olayının gerçekleşmesini sağlayan vahiy meleğidir. Allah’ın Nebi Muhammed’in kalbine aktardığı vahiy olayının adı cibrildir. Cibril de bir melektir.

Şimdi savaşan melekler var mı onlara bakalım:
İbni Abbas’tan olan rivayetinde Resulullah'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Ey Ebu Bekir, işte Cebrail atının başından tutmuş, harp aletlerini de üzerine almış bir vaziyette geldi!"(Buhari)

Muhammed’in amcasının oğlu olan İbni Abbas hicretten 3 sene önce doğmuş ve Bedir savaşında 5 yaşında olan çocuktur.

Enfal 9. Ayet:
O gün Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da “Bir biri ardınca bin melek ile size destek veriyorum” diye cevap vermişti. (AYET)

Nahl  61. Ayet:
Allah, yaptıkları yanlışlardan dolayı insanları hemen yakalasaydı yeryüzünde hareket eden kimseyi bırakmazdı. Ama Allah, onları, belirlenmiş ecellerine kadar erteliyor. Ecelleri gelince ne onu bir süreliğine erteleyebilirler, ne de ecelleri gelmeden onun gelmesini sağlayabilirler.


Burada çok miktarda ayetle destek verildiği anlatılıyor. Enfal 9. Ayette 1000 tane meleğin Bedir Savaşında ki yardımı; Haberci ayetler neticesinde gerçekleşmiştir.

1000 -3000 tabirleri çoğul anlamına gelmektedir. Burada çok sayıda vahiy gönderdiği buyruluyor.  İnen vahiyler, İslam dininin yayılması demektir. Müslümanlar moral ve psikolojik bakımdan desteklenmiştir. Bir nevi öz güven pompalanmıştır.

Rivayetler de anlatıldığına göre:

Müşrik Ordusu Bedir Savaşı’na büyük bir debdebe içinde çıktı. Çıkarken Mekke civarındaki bazı düşman kabilelerden endişe ediyorlardı. İşte bu sırada şeytanın Sureka b. Cuhşum isimli bir şahsın suretinde onlara gözükerek garanti verdiği ve savaşa teşvik ettiği belirtilir.  Ayrıca savaş başlangıcında bu şekilde görünen Sureka’nın savaş sonunda da hızlı bir şekilde kaçtığ aktarılır. Bu rivayetler muhtemelen daha önce  de  temas  ettiğimiz  gibi hicret  sırasında  Hz.  Peygamber’i  takip  eden  Suraka  aleyhinde uydurulan rivayetlerden olsa gerektir. Mehmet Azimli - Siyeri farklı okumak (280. sayfa)

Eğer gerçekten bir Komutan Sureka b. Cuhşum bu kişileri savaşa teşvik etmişse üçte bir üstünlükleri de varsa neden kaçmış olabilir. Belki de konuyla ilgili ayetlerin inmesinden etkilenen ashabın “Şimdi bizim cennete girebilmemiz için sadece şehit mi olmamız kaldı? “ dediklerini duymuş olabilir. Ashabın ölümüne savaşacaklarını anladığı için korkup kaçmış olabilir.
Al-i İmran 140, 141. Ayet:
Eğer size («Uhud» de) bir yara değmiş bulunuyorsa («Bedir»de) o kavme de o kadar yara değmişdir. O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar arasında (gâh lehlerine, gâh aleyhlerine olmak üzere elden ele ve nöbetleşe nöbetleşe) döndürür dururuz. (Bu da) Allahın (ezeldeki) ilmini îman edenlere açıklaması, içinizden şehîdler edinmesi, mü'minleri tertemiz yapıp kâfirleri (murdar ölümle) helak etmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez.

Meleklerin bir bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum:
İnsanlarla birlikte olan, hiç ayrılmayan meleklerden bir tanesi Hafıza Meleğidir. Bu meleğin görevi buluğ çağından sonra başlar. Yaşantımızın sonuna kadar iyi, kötü her şeyi kaydeder. Aklımızdan geçenler dâhil kaydetmediği hiçbir şey yoktur.
Hafıza Meleği:
Zuhruf 80. Ayet:
Ya da sırlarını ve açığa vurduklarını dinlemediğimizi mi sanıyorlar? Elbette dinleriz, üstelik yanlarına koyduğumuz elçilerimiz olup biteni kayda geçirirler.
 
Hesap günü hafıza meleğindeki bilgiler ardı ardına gelir. Unuttuğumuzu sandıklarımız bile bir bir gelecektir. Ne kadar günah işlediğimiz konusunda korkuya kapılacağız. Çaresizlik içerisinde, telafisi olmayan günahlarımız, sevaplarımız neticesinde hesabımızın görülmesini bekleyeceğiz.
Kehf 49. Ayet:
Defterleri önlerine konur. Günahkarların, defterde olanlardan korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki "Eyvah! Bu nasıl defter ki küçük büyük bırakmadan hepsini sayıp dökmüş.“ Yaptıkları her şeyi karşılarında hazır bulurlar. Senin Rabbin kimseye yanlış yapmaz.

Kaf 17-18. Ayet:
Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek her şeyi kaydetmektedir.
O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır.
Casiye 28, 29 Ayet:
 O gün) Her ümmeti (Allah'ın huzurunda) toplanmış görürsün. Her ümmet, kendi Kitabına (yaptığı işlerin tutanağı olan amel defterine) çağırılır: "Bugün yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!"*
Bu, size bütünüyle gerçekleri söyleyen Kitabımızdır. Yapıp ettiğiniz her şeyi kayda geçirmekteyiz.

Sel, tayfun, radyasyon, meteor Meleği:
Şuara 4. Ayet:
Eğer dileseydik, onlara gökten öyle bir alamet indirirdik ki, onun karşısında boyunları bükülür, hemen baş eğerlerdi.
Furkan 25. Ayet:
O Gün ki, gök bulutlarla birlikte, bütün yüküyle parçalanacak ve birbiri ardından melekler indirilecektir;

Destek Meleği:
Ahzap 56. Ayet:
Allah ve melekleri bu nebîye destek olurlar. Ey inanmış kimseler! Ona siz de destek olun ve içtenlikle samimi davranın.

Azrail adı Kur'an'da geçmez. Kur'an'da ölüm meleği vardır.
İlim adamlarının incelemeleri neticesinde insanlarda ölüm geni bulundu.
Ödülü veren Karolinska Enstitüsü'nün açıklamasına göre, İngiliz Sydney Brenner, Amerikalı H.Robert Horvitz ve İngiliz John E. Sulston, nematod adlı bir çeşit barsak paraziti olan Caenorhabditis elegans ile yaptıkları deneysel çalışmalar ile organizmasının gelişmesini ve hücrelerinin programlı ölümünü yöneten kilit öneme sahip genleri saptadılar, benzer genlerin insan dahil daha gelişmiş organizmalarda da bulunduğunu belirlediler. Bu keşfin tıp araştırmaları alanında çok anlamlı olduğu, birçok hastalığın nasıl oluştuğunun daha iyi anlaşılmasına olanak verdiği belirtildi.
Kaynak: http://bianet.org/bianet/saglik/13907-nobel-odulu-olum-geni-arastirmasina

İnsanları karanlıktan aydınlığa çıkaran, koruyan, kollayan melek:
Ahzap 43. Ayet:
O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de (size dua etmektedir). O, mü'minleri çok esirgeyicidir.

Ölüm Meleği:
Secde 11. Ayet:
De ki: "Sizin için görevlendirilmiş olan ölüm meleği (bir gün) sizi toplayacak ve sonra (hep birlikte) Rabbinize döndürüleceksiniz".

Yük taşıyıcı Melekler:
Bakara 248. Ayet:
Nebîleri onlara dedi ki: “Ona komutanlık verildiğinin işareti, size Sandık’ın gelmesidir. İçinde Sahibinizden (Rabbinizden) sizi rahatlatacak bir şey, Musa ve Harun ailelerinin bıraktığı hatıralar olacak ve onu melekler taşıyacaktır. Eğer inanıyorsanız bunda sizin için gerçek bir gösterge vardır.”
Tabutun esas anlamı sandıktır. O çağda at arabalarıyla ilkel kanılarla çekilmiştir. Tek hayvanla taşınmadığı için ayette melaike (melekler) geçer.

Rüzgar cesaret Meleği:
Ahzap 9. Ayet:
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi.

Korku ve cesaret melekleri:
Enfal 12. Ayet:
O gün meleklere de şunu vahyediyordu: “Ben sizinle beraberim, kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. Siz de müminleri cesaretlendirin. Öyleyse (ey müminler!)[*] onların boyunlarının üstüne ve parmak uçlarına vurun”*

Rüzgar, kasırga, doğal afet Meleği:
Hicr 73, 74. Ayet:
Güneşin doğma zamanına girerlerken korkunç ses onları yakaladı. Oranın altını üstüne getirdik. Üzerlerine pişmiş balçıktan taşlar yağdırdık.

Meleklerle ilgili birkaç ayet daha paylaşmak istiyorum:
Şu’ara 173. Ayet, Kaf 17, 18. Ayet, Zuhruf 80. Ayet, Bakara 210. Ayet, Âl-i İmrân 125. Ayet, Hicr 8 Ayet, Araf 84. Ayet, Enfâl 9. Ayet, Enfal 12. Ayet,  Hud 82. Ayet, İsra 13, 14. Ayet, İnfitar 10, 12. Ayet,

Kur’an’ı anlamak için konuyla ilgili bütün ayetleri toparlayıp bir bütünlük halinde düşündüğümüzde; Elimiz çaldıklarını,  gözümüz gördüklerini, ayaklarımız gittiklerini, dilimiz konuştuklarını, kalbimiz içinden geçirdiklerimizi bir bir anlatacak.
Fussulet 20. Ayet: Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.

Allah cc.’ın Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu da unutmayalım.
Kaf 16. Ayet:
Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.

İslam Tarihçilerimizden Belazuri, savaşlarda melekler ve rüzgarla yardım edildiğinden bahsetmekte ancak hiçbir örnek üzerinde bu konunun detaylarına girmemektedir.
Rivayetlerinin birisinde; Gifar kabilesinden savaşı seyretmeye gelen iki müşriğin, silah ve at sesleri ile savaş meydanına gelen Cebrail’in, bindiği atına hitaben, “ya hayzum!” şeklinde haykırmasını duymaları üzerine, birisinin öldüğü diğerinin bayıldığı” aktarılmaktadır.

Tarihçi İbn Kesir bu rivayeti başka delil getirerek reddetmektedir. Bu rivayete göre; Cebrail’in sesi ile savaşı seyreden bir müşrik ölüyorsa. Nebi Muhammed’e karşı savaşanlar bu sesi neden duymamıştır. Ayarca müşriklerin ölmesine ses yeterli ise, Cebrail’in at üstünde silahını kuşanmış bir şekilde gelmesine gerek yoktur. Mehmet AZİMLİ - Siyeri Farklı okumak (sayfa 293)

Bazı rivayetlerde insan görünümünde savaşta yardım eden meleklerden bahsedilir. Eğer görünüyorlarsa, bu yabancı insan görünümünde ki savaşçılar, sahabenin neden dikkatini çekmediler. Savaşta üniforma olmaması sebebiyle Müslümanlar da müşrikler gibi giyiniyorlardı. Nebi Muhammed Müslümanlara savaşta birbirlerini tanımaları için parola öğretmişti. Parolayı bilenin Müslüman olduğu anlaşılıyordu.
Rivayetlerde meleklerin sarığın rengine kadar belirtilmiştir. (İbni Hişam V, 96) Bu yabancı savaşçılara parola neden sorulmamış? Ayrıca böyle bir durumda Müslümanlar, müşrik ordusuna fazla görüneceklerdi. Hâlbuki Enfal 44. Ayette Müslümanların sayısının azlığı açıkça belirtilmektedir.

İsra 95. Ayet:
De ki: "Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik."


Değerli kardeşlerim Allah birdir. Tek hüküm sahibidir. Hiçbir ortağı yoktur. Benim Kur’an bütünlüğünde anladığım kadarıyla memurları da yoktur. Ol dediği zaman hemen oluşumu başlatan Yüce Allah’ın böyle bir şeye ihtiyacı da yoktur. Nebi Muhammed’e vahyin aktarılışı içinde aynı şekilde olduğu inancındayım. Nebi Muhammed’in kalbine vahyin yerleşmesi içinde “ol” demiştir. İstediği oluşum kalbinde oluşuma başlamıştır. Aynen süngerin suyu emmesi gibi… Tarayıcının (Scanner) bir metni veya resmi tarayıp hafızasına kaydetmesi gibi… İşte bizim Scanner’ da gerçekleştirdiğimiz olaya “belgeleri tarattım. Hafızaya yükledim.” Diyoruz. Yüce Allah’ta Nebi Muhammed’in vahyi kalbine kaydetmesine de “Cibril” demiştir.


 Doğrularım Allah’a yanlışlarım bana aittir.                                                                    Aydın ORHON


Kur’an’a Göre Hikmet Nedir?

Kur’an’a Göre Hikmet Nedir?

Bilgi mi, Gelenek mi, Yoksa Doğru Anlayış mı?

“Hikmet” kelimesi kulağa ne kadar da tanıdık geliyor, değil mi? Dini bir sohbetin içinde mutlaka geçer. Bir hoca konuşurken “hikmet” der, dinleyen başını sallar. Bir kitapta okuruz, anlamlı buluruz. Ama işin tuhaf tarafı şudur: Hikmet hakkında çok konuşulur ama ne olduğu nadiren kitaptan sorgulanır.

Çoğu zaman hikmet, otomatik olarak “hadis”, “sünnet” ya da “nebilerin sözleri” ile eşitlenir. Hatta daha ileri gidilip, “Kur’an kitap, sünnet hikmettir” gibi kalıplar neredeyse sorgulanamaz kabuller hâline getirilir. Peki bu kabuller gerçekten Kur’an’a mı dayanıyor, yoksa yüzyıllar içinde oluşmuş bir algının ürünü mü?

Gel, bu soruya acele cevap vermeyelim. Kur’an’ı açalım, sakin sakin dinleyelim. Çünkü hikmet, bağırarak değil; anlayarak ortaya çıkar.


Hikmet Kelimesinin Kökü ve Anlam Alanı

İşe en baştan başlayalım. “Hikmet” kelimesi Arapça ḥ-k-m kökünden gelir. Bu kök;

  • hükmetmek,
  • sağlamlaştırmak,
  • kontrol altına almak,
  • yanlış olanı engellemek
    anlamlarını taşır.

Yani hikmet, belirsiz bir sezgi ya da mistik bir hal değildir. Hikmet, sağlam olanı kurma, yerli yerinde karar verme, dengeyi gözetme yeteneğidir. Kur’an’daki kullanımına baktığımızda da hikmetin, soyut bilgi değil; bilginin doğru değerlendirilmesi ve hayata yansıması olduğunu görürüz.

Kur’an’da hikmet, “çok şey bilmek” değildir. Hikmet, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl kullanacağını bilmektir. Bu yönüyle hikmet, bilginin ahlaki ve aklî olgunluk kazanmış hâlidir.


Kur’an’da Hikmet: Kaynağı Neresi?

İşte kilit soru burada başlıyor. Kur’an’a göre hikmet nereden gelir?

Kur’an bu konuda son derece nettir. Hikmet, Allah’tan gelir. İnsan üretimi değildir. Gelenekle taşınmaz. Rivayetle kurulmaz. Doğrudan vahyin bir parçasıdır.

Bak İsra Suresi 22–39. ayetler arasında bir ahlaki manifesto vardır adeta. Tevhid, ana-babaya iyilik, ölçü, adalet, iffetten uzak durma… Ve bu bölüm şöyle biter:

“İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir.”

Dikkat et: “Âlimlerin sözleri” demiyor. “Toplumun birikimi” demiyor. “Vahyettiği hikmetlerdir” diyor.

Nisa 113’te şöyle geçer:

“Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi.”

Bakara 231:

“Allah’ın size indirdiği kitabı ve hikmeti unutmayın.”

Ahzab 34:

“Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın.”

Bu ayetlerin ortak noktası ne? Hikmet, indirilmiştir. Öğretilmiştir. Vahiy yoluyla gelmiştir. Eğer hadisler ya da sünnet vahyin bir türü olsaydı, Kur’an bunu açıkça söylerdi. Ama Kur’an, elçinin görevini net biçimde sınırlar:

“Ben sadece bana vahyedilene uyarım.”
(Enam 50, Ahkaf 9, Yunus 15–16)

Yani Nebî bile kendi sözünü vahiy yerine koymazken, sonradan derlenen sözleri hikmet ilan etmek ciddi bir çelişkidir.


“Kitap ve Hikmet” İfadesi Ne Anlama Gelir?

Geleneksel anlayışın en çok dayandığı ifade burasıdır: “Kitap ve hikmet.” Bu ifade Kur’an’da pek çok ayette birlikte geçer:

Ali İmran 48, 79, 81
Bakara 129, 151, 231
Nisa 54
Enam 89

Ve genellikle şöyle denir: “Kitap Kur’an’dır, hikmet sünnettir.”

Ama bu ayrım Kur’an’ın kendi mantığıyla uyuşmaz. Çünkü Kur’an, vahyi parçalı sunmaz. Bir kısmını yazılı, bir kısmını kayıt dışı bırakmaz. Kur’an’a göre vahiy, açıklayıcıdır, tamamdır, yeterlidir.

O hâlde “kitap ve hikmet” ne demektir?

Kitap: Vahyin lafzı, metni, yazılı formu.
Hikmet: Bu metnin doğru anlaşılması, iç mantığının kavranması, hayata uygulanması.

Yani ikisi ayrı kaynak değil, aynı kaynağın iki boyutudur. Biri metin, diğeri o metnin bilinçte karşılık bulmuş hâlidir.


Hikmet Sadece Nebilere mi Verilir?

İşte burada geleneksel anlayışın tamamen çöktüğü bir alan var. Eğer hikmet, sadece nebilerin sünneti olsaydı, Kur’an hikmeti sadece nebilerle sınırlandırırdı. Ama durum tam tersidir.

Lokman 12:

“Andolsun, Lokman’a hikmet verdik.”

Lokman bir nebi değildir. Ama hikmet sahibidir.

Yusuf 22:

“Olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik.”

Meryem 12:

“Henüz çocukken ona hikmet verdik.” (Yahya)

Enbiya 79:

“Dâvud ve Süleyman’a hüküm ve ilim verdik.”

Casiye 16:

“İsrailoğullarına kitap, hikmet ve nebilik verdik.”

Bu ayetler şunu açıkça gösterir: Hikmet, bir makam değil, bir kabiliyettir. Allah’ın dilediğine verdiği bir anlayış derinliğidir.


Hikmet Ezber Değildir

Bakara 269 bu meseleyi mühürler:

“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük bir hayır verilmiştir.”

Burada hikmet; kitap yığını, hadis külliyatı ya da bilgi deposu değildir. Hikmet, ayırt edebilme yeteneğidir. Ne zaman susacağını, ne zaman konuşacağını bilmektir. Nerede sert, nerede yumuşak olunacağını bilmektir. Ölçüyü tutturmaktır.

Ezberlenen söz hikmet olmaz. Hikmet, yerli yerinde söylenen sözdür.


Kur’an’ın Kendisi Hikmettir

Kur’an, kendisini defalarca “hikmetli kitap” olarak tanımlar:

Yunus 1:

“Bunlar hikmetli kitabın ayetleridir.”

Yasin 2:

“Hikmetli Kur’an’a andolsun.”

Hud 1:

“Ayetleri hikmetli kılınmış, sonra detaylandırılmış bir kitap.”

Eğer Kur’an’ın kendisi hikmetliyse, hikmeti Kur’an dışında aramak ne anlama gelir? Bu, suyu kaynağında bırakıp, başka yerlerde aramaya benzer.


Lokman Kıssası: Hikmetin Davranışa Dönüşmesi

Lokman Suresi, hikmetin ne olduğunu teoride değil, pratikte gösterir. Lokman oğluna ne öğütler?

  • Tevhid
  • Şirkten uzak durma
  • Anne-babaya iyilik
  • Ölçülü davranış
  • Kibirden kaçınma
  • Sözde ve yürüyüşte denge

Bunların hangisi hadis ezberlemekle ilgilidir? Hiçbiri. Bunların hepsi ahlaki bilinçtir. İşte hikmet budur.


Hikmeti Terk Eden Ümmetler

Kur’an, geçmiş ümmetlerin en büyük hatasını açıkça söyler: Vahyi yeterli görmemek.

Tevbe 31:

“Hahamlarını ve rahiplerini rabb edindiler.”

Zuhruf 44:

“Bu Kur’an senin ve kavmin için bir öğüttür; ondan sorgulanacaksınız.”

Bugün Kur’an dururken, başka sözleri “hikmet” diye merkeze almak, aynı hatanın yeni versiyonudur.


Sonuç: Kur’an’a Göre Hikmet Nedir?

Kur’an’a göre hikmet:

  • Vahyin içindeki derin anlamdır
  • Aklın aktif hâlidir
  • Adaletli düşünme yetisidir
  • Ölçü, denge ve basirettir
  • Allah’ın lütfudur

Hikmet, uydurulmaz. Rivayetle inşa edilmez. Hikmet, anlayarak yaşanan Kur’an’dır.

Gerçek hikmet, Kur’an’dadır.
Onu anlayan, ona kulak veren ve hayatına taşıyan kişi, hikmete ulaşmıştır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

KUR'AN'DA NAMAZ

KUR’AN’DA NAMAZ

Kur’an’da mevcut olan namazla ilgili bilgiler Müslümanlar için büyük önem taşır. Eğer namaz Allah’ın emri ise; emri kaynağından almamız gerekir.
Allah dinimizi, O’nun kuralları doğrultusunda yaşamamızı emreder. Birileri de Kur’an anlaşılmaz bahaneleriyle tek müellifin Allah olmadığını sanırlar. Sonra da beşerlerin yazdığı kitaplara yönelirler. Onlarında Allah’tan olduğunu sanırlar.

Bakara 79. Ayet:
O halde, yazıklar olsun onlara ki, kendi elleriyle, ilahî kelâm[dan olduğunu iddia ettikleri hususlar]ı kaydettikten sonra, az bir kazanç elde etmek için, “Bu Allah'tandır!” derler. (Böyle diyerek) kendi elleriyle kaydettiklerinden ötürü yazıklar olsan onlara! Ve yine bütün o kazandıklarından ötürü yazıklar olsun böylelerine!
Zümer 2. Ayet:
Şüphesiz, sana bu Kitabı hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet et.

Hiçbir ibadet şeklini kendi kafamıza göre belirleyemeyiz; ancak kafamıza göre yaşamımızı sürdürürüz. Hâlbuki dinin tek kaynağı olan Kur’an’ı hayatımıza taşımamız gerekir. Eğer kıldığımız namaz Kur’an’a ters ise vahye göre kendimize çeki düzen vermeliyiz.
Kur’an’da namazla ilgili fazla detay yok. Fakat günümüze kadar gelmiş bir namaz mevcut. Kur’an da “kıyam, rükû, secde” der; ancak sağ ayağınızın üzerine oturun, sol ayal parmakları bu esnada kıbleyi göstersin diye bir ibare yoktur. Veya ellerini şöyle bağlayacaksın, kadın şöyle erkek böyle, diye hiçbir kural yok. Öyleyse bu konuda herkes serbesttir. İsteyen istediği şekilde yapabilir anlamına gelir. Şu an günümüze kadar da gelmiş bir şekilde namaz kılınıyorsa da aynı şekilde kılmanın da bir mahsuru olduğunu düşünmüyorum. Ben de aynen günümüzde kılındığı gibi kılmaya çalışıyorum.

Günümüz de namaz adına ciltler dolusu kitaplar yazmışlardır. Hem de Kur’an’ın fazla detaya girmemesine rağmen. Allah’tan daha mı iyi bileceksiniz; Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz.
Hucurat 16. Ayet: De ki: "Siz, Allah'a dininizi(n mahiyetini) mi öğret(mek ist)iyorsunuz? Allah göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Allah her şeyin eksiksiz bilgisine sahiptir!"

Kur’an’da geçmeyen hususları farz kabul etmek, çok tehlikelidir. Haddi aşmaktır.
Nebi Muhammed’den önce de namaz vardı.

Meryem 58. Ayet: İşte bunlar, Âdem'in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim'in, Yakub'un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.
Meryem 31. Ayet: (İsa) "Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti."

Sanki namaz Nebi Muhammed döneminde farz oldu. İnsanlarımızın büyük bir bölümünde bir algı var. Yukarıdaki ayetlerde gördüğünüz, aşağıdaki ayetlerde de göreceğiniz gibi bu doğru değildir. Üstelik bu zümre namazın Miraç’ta farz olduğu gibi aslı astarı olmayan, Kur’an’la siyerle çelişen komik bir iddia ortaya atmaktadır. Zerdüşlükten kopyalanan miraç, onlara göre Risalet’in yaklaşık onuncu yılında gerçekleşiyor. Oysa daha risaletin ilk yıllarında inen vahilerde namaz emrediliyor. Müzzembil, Taha, İsra sureleri risaletin ilk yıllarında inmiştir.

İbrahim 40. Ayet: (O halde) Ey Rabbim, beni ve soyumdan gelen insanları namazda devamlı ve duyarlı kıl! "Ve, ey Rabbimiz, bu duamı kabul buyur:

Enbiye 72. Ayet: Ve o'na ayrıca İshak'ı ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u armağan ettik, ve onların hepsinin dürüst ve erdemli insanlar olmalarını sağladık;
Enbiya 73. Ayet: Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.

Kur’an’da Nebi Muhammed’den önceki Nebiler’e de namaz ibadeti bildirilmiştir. Bu ayetlerden anlıyoruz ki, namaz Nebi Muhammed’den önce de farzdı.
Pekiyi ne kadar önce?
Feth 23. Ayet: Allah'ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.

Nebi Âdem’den günümüze Allah’ın yasası tekdir. O gün ne ise bugün de o dur.
Dolayısıyla Hz. Adem’den günümüze kadar namaz kılınıyordu.
Kur’an’da namaz “Essalat” olarak geçer. Salatın başındaki elif-lam takısı bilinirliktir. Yani “Essalat” o bilinen salat (namaz) dır. (Ankebut 45.) Nebi Muhammed’e bilinen, bildiği namazın emri veriliyor.

Sorarlar:
Hadi Kur’an’da gösterin bakalım; namaz nasıl kılınır?
Siz namaz kılmayı nereden öğrendiniz?

Madem ki Kur’an’da namaz yok diyorsunuz; sizin farzlarınızın delili ne?
Benim ilk namazla tanışmam şöyle oldu: Çok küçüktüm. Babam elimden tuttu ve bayram namazına götürdü. Etrafımdakiler ne yapıyorsa ben de onu yapmaya çalıştım. Sonra cuma namazlarına götürmeye başladı. Gide gele öğrendim. Rivayetlerde de Sevgili Nebi Muhammed’imiz dememiş mi “Ben nasıl kılıyorsam öyle kılın” diye…
Rivayetlerle namaz kılmak mümkün değildir. Hiçbir şekilde Hz. Muhammed namazı şöyle kılacaksınız diye bir tarif vermemiştir. Ancak Hz. Muhammed kılarken şunu şöyle yapmıştı, böyle yapmıştı diye rivayetler mevcuttur. O da çelişkilerle doludur. Buna çelişki demezsek şöyle düşünebiliriz. Hz Muhammed rükûda iken bazen ellerini farklı şekilde bağlamış bazen hiç bağlamamıştır. Zaten Kur’an’da bunla ilgili bir hüküm de yoktur.

Eminim yukarda soruyu soranlar da aynen benim gibi namaz kılmayı öğrenmişlerdir.
Ben de ters köşe bir soru sorsam: Siz rivayetlerden delil getirerek bilmeyen bir kişinin namaz kılmasını sağlayabilir misiniz? Desem, kesinlikle cevap bulamazlar, Hiçbir rivayet (hadis) kitaplarında kıyam, rükû, secde şudur; secde de şöyle yapılır diye bir açıklamayla karşılaşamazsınız. Ayrıca bir eylemin farz olabilmesi için ayetle sabit olması gerekir.

Hz Adem’den günümüze kadar gelmiş olan namazın bilinmesine rağmen, Allah Kitabında namazla ilgili bilgiye de yer vermiştir.
En’am 38. Ayet: hâlbuki yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi (Allahın) mahluku olmasın: Biz, buyruğumuzda tek şeyi bile ihmal etmedik. Ve bir kez daha (belirtelim): onlar(ın tümü) Rableri huzurunda toplanacaklardır.
Rivayetlerde ki değişkenlik, ayetlerde olmaz. Allah’ın yasasının tek olduğu gibi; Kur’an’da da tek tip namaz vardır.
Şimdi Kur’an’da anlatılan namazı tanımaya çalışalım:

NAMAZ KILMAYANA UYARI:
Meryem 59. Ayet: Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığını) kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.

EZAN
Maide 58. Ayet: Onları namaza çağırdığınızda onu küçümserler ve alaya alırlar- Çünkü onlar akıllarını kullanmayan bir topluluktur.

ABDEST, GUSUL, TEYEMMÜM
Maide 6. Ayet: Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da. Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.

CÜNÜPKEN, SARHOŞKEN VE NE DEDİĞİNİ BİLİNCEYE KADAR NAMAZ KILMA
Ni’sa 43. Ayet: Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişseniz yahud kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

KIBLE:
Bakara 144-150. Ayet
: Biz, (ey Peygamber) senin sık sık yüzünü (bir kılavuz arayışı içinde) göğe çevirdiğini görüyoruz: ve şimdi seni tam tatmin edecek bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a çevir; ve siz, hepiniz, nerede olursanız olun, yüzünüzü (namaz esnasında) o yöne döndürün. Doğrusu, daha önce kendilerine vahiy tevdi edilmiş olanlar, bu emrin Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu çok iyi bilirler; ve Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. Ama daha önce kendilerine vahiy tevdi edilmiş olanların önüne bütün delilleri koymuş olsaydın bile senin kıblene yönelmezlerdi; ne sen onların kıblelerine yönelirsin, ne de onlar birbirlerinin kıblelerine yönelirler. Ve eğer sana ilim geldikten sonra onların asılsız görüşlerine uysaydın muhakkak ki zalimlerden olurdun. Daha önce kendilerine vahiy verdiklerimiz, onu kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar: Ancak bilin ki, onların bazısı hakikati bile bile örtbas eder. Rablerinden gelen hakikati! O halde sen, şüphe edenlerden olma. Çünkü her topluluk, merkezinde O'nun, (Allah'ın) bulunduğu kendisine ait bir istikamete yöneltir. Öyleyse, iyi ve güzel işlerde yarışın. Nerede olursanız olun Allah sizi kendi katında toplayacaktır: çünkü, Allah her şeye kadirdir. Böylece, nereden gelirseniz gelin, (namazda) yüzünüzü Mescid-i Haram'a doğru çevirin. Bilin ki bu (emir) Rabbinizden gelen bir hakikattir; ve Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
O halde, nereden gelirseniz gelin, (namazda) yüzünüzü Mescid-i Haram'a çevirin ve nerede olursanız olun yüzünüzü ona çevirin ki, zulüm yapmaya şartlanmış olmadıkça insanların size karşı hiçbir bahaneleri kalmasın. Onlardan korkmayın, Ben'den korkun. (Bana itaat edin) ki, size olan nimetimi tamamlayayım ve böylece siz de doğru yolu bulabilesiniz.


NAMAZA BAŞLAMA TEKBİRİ – NAMAZI NORMAL SESLİ KIL
İsra 110, 111. Ayet: De ki: "Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. Ve de ki: "Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah'adır." Ve O'nu tekbir edebildikçe tekbir et.
Ala 15. Ayet: Ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan.

EUZUBESMELE ÇEKMEK:
Nahl 89. Ayet:  Öyleyse Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.

TEKBİR AL:
Ala 15. Ayet:
Ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan.

FATİHA OKUMAK: (Kur’an’da namazda okuma şartı yok. Okunabilir.)
Hicr 87. Ayet:
Ve gerçek şu ki, Biz sana sık sık tekrarlanan (ayetlerden oluşan) yedili (bir sure) bahşettik ve (böylece senin önüne) yüce Kur'an'ı (açıp serdik):

NAMAZDA HAREKET SIRALAMASI:
Hac 26. Ayet: …………, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut."

KIYAM
Zümer 9. Ayet: Yoksa siz, gece boyunca (namazda) secde ederek yahut ayakta durarak kendini (Allah'a) ibadete adayan, öteki dünyayı gözeten ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (ile kendinizi bir mi tutuyor)sunuz?" De ki: "Hiç bilenler ile bilmeyenler bir olur mu?" (Ancak) yalnızca akıl iz'an sahipleri bunun farkındadır!
Hac 26. Ayet: Hani biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut."

TİLAVET
Ankebut 45. Ayet: Sana vahyedilen bu ilahi kelamı (başka insanlara) ilet ve namazında dikkatli ve devamlı ol; çünkü namaz (insanı) çirkin fiillerden ve akla ve sağduyuya aykırı olan her türlü şeyden alıkoyar; Allah'ı anmak gerçekten en büyük (erdem ve iyilik)tir. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.

RUKU
Bakara 125. Ayet: Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin", İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik.

SECDE
Tevbe 112. Ayet: Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele

NAMAZDA RÜKUNLARINDA ARA TEKBİRLER:

Ala 15. Ayet: Ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan.

Vakıa 96. Ayet: Öyleyse kudret sahibi Rabbinin ismini yücelt!

Ala 1. Ayet: Yücelt Rabbinin sınırsız şanını! Yüceler Yücesi(nin şanını),

NAMAZ SONRASI DUA:
Bakara 153. Ayet: Siz ey imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira, unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.

REKAT SAYISI – NAMAZIN KAZASI YOK

NİSA 101, 102. Ayet: Yeryüzünde (sefere) çıktığınızda, hakikati inkara şartlanmış olanların aniden üzerinize saldırmasından korkarsanız namazlarınızı kısaltmanız günah olmaz: Çünkü o hakikati inkar edenler sizin apaçık düşmanlarınızdır.
O halde sen müminler arasında iken onlara namazda imamlık yapacaksan, (yalnızca) bir bölümünün, silahlarını kuşanmış olarak seninle namaza durmalarına izin ver. Onlar namazlarını bitirdikten sonra, namazlarını eda etmemiş olan diğer gurubun her türlü tehlikeye karşı hazır vaziyette ve silahlarını kuşanmış olarak gelip seninle namaza durmaları sırasında size koruyuculuk yapsınlar; (çünkü) hakikati inkara şartlanmış olanlar sizin silahlarınızı ve teçhizatınızı unutup bırakmanızı isterler ki ani bir baskınla üzerinize saldırabilsinler. Fakat yağmurdan dolayı sıkıntıya düşerseniz yahut hasta iseniz (namaz kılarken) silahlarınızı bırakmanızda bir mahzur yoktur; ama tehlikeye karşı (daima) hazırlıklı olun. Allah, şüphesiz, hakikati inkar edenler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

NAMAZ DA VAKİT ÖNEMLİDİR.

Hud 114. Ayet: Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür.
Öğle (zuhur) namazı: “Gündüzün iki tarafından” ilki olan  “Güneş’in batıya kayması” ile başlayıp, gündüzün ikinci yarısına kadar devam eder.  “Öğle namazı vakti birinci yakasıdır.”

İkindi (asır) namazı: Gündüzün iki tarafından ikincisi de ikindi vaktidir. Gündüzün ikinci yarısından başlayıp akşam gün, batımına kadar devam eder.

Akşam (işa) namazı:
Akşam da gecenin vakitlerindendir. Güneş ışınlarının kaybolmasının hemen ardından gelen vakittir.

Yatsı namazı:
Gecenin yakın saatleri yatsı vaktidir. Güneş ışınlarının kaybolması ve karanlıkla başlar. Karanlık tam çökünceye kadar devam eder. Gece karanlığının iyice çökmesi demek; gecenin yarısı olduğunu düşünüyorum.
 
Fecir (sabah) namazı: da Tanyerinin ağarmasından, Güneş’in doğumuna kadardır.
Taha 130, Hud 114, İsra 78. Ayetler

TEVECCÜT (nafile) NAMAZI:
İsra 79. Ayet: Ve gecenin bir vaktinde kalkıp, kendi isteğinle yaptığın ilave bir eylem olarak namaz kıl: ki böylece Rabbin seni belki (ahirette) övgüye değer bir konuma yükseltir.

CENAZE DUASI (namazı):
Tevbe 84. Ayet: Onlardan ölen birine asla dua etme . Mezarı başında da bulunma. Çünkü onlar, Allah’ı ve elçisini göz ardı etmiş ve yoldan çıkarak fâsık olarak ölmüşlerdir.

Kur’an namazı ikame edin der. Namazı ikame etmek; namaz için gerekli olan esas ve temel unsurları yerine getirmektir. Bu şartlar ışığında namazımızı ikame etmemiz gerekmektedir. Kur’an dışı detaylardan sorumlu değiliz.

Maide 101. Ayet: Siz ey imana ermiş olanlar! (Kesin hukuki kurallar şeklinde) açıklandığı taktirde sizi sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayın; zira, Kuran vahyedilirken onlar hakkında soru sorsaydınız, size (hukuki kurallar şeklinde) açıklanabilirlerdi. Allah, bu konuda (sizi her türlü yükümlülükten) azat etmiştir: Zira Allah, çok bağışlayıcıdır, halimdir.

Zihninde ki bilgileri temizleyip Kur’an’ı açıp baksak, anladığımız dilden okusak, o bilinen namazın nasıl ikame edildiğini göreceğiz. Nebimizin bazen kılıp bazen kılmadığı nafile namazları da “kılmayana Nebi Muhammed’in şefaat etmez” dediler. Ne oldu? Nebiye has bir namaz icat edildi. Bu Allah’a ortak koşmak değil midir?

NAMAZDA YAPILAN HAREKETLER:

Kur’an namazda yapılması gereken ana konulara baktığımızda; bildiğim kadarıyla, namazı farklı kılan her hangi bir grup cemaat yoktur.
Kıyamda durmak: Tabiri caizse Allah karşısında esas duruşta, saygılı bir şekilde durmak.
Rukü etmek: Allah’ın karşısında eğilmek, hareketle karşısında küçülmek.
Secdeye varmak: Toprakla aynı seviyeye gelmek. Toprakla bütünleşmek. Allah’ın önünde paspas olmak. Bu an Allah’a en yakın olduğumuz andır.

Kıyamda dururken ellerimiz aşağıya sarkık olabilir. Önde istediğiniz gibi ellerinizi bağlayabiliriz. Rükûda doksan derece eğilme şartı yoktur. Ne kadar eğilmek istiyorsanız o kadar eğilebilirsiniz. Kısaca artistik jimnastik hareketi yapmıyor; Allah’ın huzurunda ibadet ediyoruz.  
Sol ayağınızın üzerine oturmasanız, sağ ayak parmaklarının kıbleye bakmasa da olur. Ancak bu yaptığınız şekilleri Allah istediği için yaptığınızı sanıyorsanız, orada durun. Allah’ın kitabında böyle bir emir yok. O zaman Allah’tan başka birilerinin söylediğine uyuyorsunuz.
Zümer 3. Ayet: İyi bilin ki saf ve katışıksız din Allah’a aittir. O’ndan başka birtakım evliya/otoriteler edinenler: – Biz onlara, başka bir maksatla değil sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz derler. Allah, onların aralarında tartıştıkları konularda hükmünü verecektir. Zira Allah, hiç bir yalancı nankör kâfiri yoluna kabul etmez.

Rükûa vardığımız da “doksan derece durabildim mi? Yumurta sırtımdan düşer mi?” Secdeye vardığımızda “ayaklarım havaya kalktı mı?” Namazım bozuldu mu? Bozulmadı mı? Gibi düşüncelerden huşu içinde namazı kılamaz duruma geliyoruz. Adeta biz namazı kılmıyoruz. Namaz bizi kılıyor…

Doğrularım Allah’a yanlışlarım bana aittir…                                                       Aydın ORHON

 

 

 

 

 

 

  CEHENNEMDEN CENNETE ÇIKIŞ VAR MI? Bir önceki bölümde cennetin de cehennemin de ebedî olduğunu Kur’an ayetleri ışığında ele aldık. Bu iki...