Hikmetin Anlamı ve Önemi

Hikmetin Anlamı ve Önemi

“Hikmet” kavramı, tarih boyunca çeşitli anlamlar kazanmış, ancak Kur’an’da kendine özgü, açık ve sistemli bir anlam örgüsüne sahiptir. Bugün “sünnet de dindir” ya da “hadisler hikmettir” gibi yaklaşımlar, Kur’an’ın ortaya koyduğu “hikmet” kavramıyla temelden çelişir. Kur’an’a göre hikmet; Allah’ın vahiy yoluyla insanlara bildirdiği, doğruyu yanlıştan ayırmayı sağlayan, aklî muhakeme ve ahlaki derinlik kazandıran bir nimettir.


Arapça “ḥikmet” kelimesi, “ḥ-k-m” kökünden gelir. Bu kök, hükmetmek, sağlamlaştırmak, kontrol etmek ve engellemek anlamlarını içerir. Kur’an’da hikmet, salt bilgi değil; bilginin en doğru biçimde değerlendirilmesi, uygulanması ve davranışa yansımasıdır.

 

Kur’an’daki bağlamlarda hikmet; muhkem (sağlam), adil ve tutarlı kararları, isabetli sözleri, aklî ve vahyî temellere dayanan kavrayışı temsil eder. Yani hikmet, hem vahyin bir özelliğidir hem de onun doğru anlaşılması ve hayata uygulanması sürecidir.


Geleneksel İslam anlayışında “hikmet” kelimesi, çoğu zaman “hadis” veya “sünnet” ile özdeşleştirilmiştir. Oysa bu anlayış, Kur’an’daki hiçbir ayetle desteklenmez. Kur’an’da “hikmet”in geçtiği hiçbir yerde “hadis” ya da “sünnet” anlamına geldiğine dair bir bağlam yoktur. Bu, ayetin dışına çıkarak yapılan anlam yüklemelerinin ürünüdür.

Kur’an’da hikmetin niteliği ve kaynağı şöyle bildirilir:

  • İsra 22–39: “İşte bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir.”
  • Nisa 113: “Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi.”
  • Bakara 231: “Allah’ın size indirdiği kitabı ve hikmeti unutmayın.”
  • Ahzab 34: “Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın.”
  • Zuhruf 63: İsa, “Size hikmetle geldim” der.

Bu ayetlerde hikmet, doğrudan Allah’tan gelen ve vahiy yoluyla indirilen bir olgu olarak tanımlanır. Eğer hadisler veya sünnet “vahiy” olsaydı, bu çok açık şekilde ayetlerle belirtilirdi. Oysa Kur’an, Hz. Muhammed’in yalnızca kendisine vahyedilene uymakla görevli olduğunu açıkça bildirir (Bkz: Enam 50, Ahkaf 9, Yunus 15–16).


Kur’an’da birçok yerde “kitap ve hikmet” birlikte zikredilir:

  • Ali İmran 48, 79, 81
  • Enam 89
  • Nisa 54
  • Bakara 129, 151, 231

Bu kalıp bazıları tarafından, “kitap Kur’an’dır, hikmet sünnettir” şeklinde ayrıştırılmıştır. Ancak bu doğru değildir. Ayetlerde “kitap” vahyin lafzını, “hikmet” ise bu lafzın özünü, anlam derinliğini, uygulamasını ve akılla kavranışını temsil eder. Bir başka deyişle “kitap”, vahyin metni; “hikmet” ise o metnin doğru anlaşılması, yorumlanması ve yaşanmasıdır. Her ikisi de doğrudan vahiydir.


Kur’an, hikmetin sadece Nebî Muhammed’e değil, başka elçilere ve kimi toplumlara da verildiğini bildirir:

  • Lokman 12: Lokman’a hikmet verilmiştir. (Lokman nebi değil bir hikmet sahibidir.)
  • Yusuf 22, Musa: “O olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik.”
  • Dâvud ve Süleyman: “Her birine hüküm ve ilim verdik.” (Enbiya 79)
  • Yahya: “Henüz çocukken ona hikmet verdik.” (Meryem 12)
  • İsa: “Ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğrettik.” (Ali İmran 48)
  • Casiye 16: “İsrailoğullarına da kitap, hikmet ve nebilik verdik.”

Bu ayetler, hikmetin sadece nebilik makamıyla ilgili değil, Allah’ın lütfuyla dilediği kişilere verdiği bir anlayış ve basiret olduğunu ortaya koyar.


Kur’an’da açıkça ifade edilir ki hikmet, Allah’ın doğrudan verdiği bir nimettir:

  • Bakara 269: “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük bir hayır verilmiştir.”

Bu ayet, hikmetin ne nesnel bilgi ne de ezberlenmiş bir sözler bütünü olduğunu, doğrudan Allah’ın dilediğine bahşettiği bir yetenek ve basiret olduğunu açıklar. Bu yetenek, vahyi anlamaya ve hayata geçirmeye yönelik derin bir kavrayıştır.


Kur’an’da hem ayetler hem de kitabın tamamı “hikmet” sıfatıyla anılır:

  • Yunus 1, Lokman 2: “Hikmetli kitabın ayetleri…”
  • Yasin 2: “Hikmetli Kur’an’a andolsun.”
  • Hud 1: “Ayetleri hikmetli kılınarak detaylandırılmış bir kitap.”

Yani Kur’an’ın bütünü hikmettir. Onun her ayeti hikmettir. Bu da gösteriyor ki hikmet, Kur’an’ın dışında değil, tam içinde; lafzında değil sadece, manasında; okuyuşta değil yalnızca, anlayışta ve uygulamadadır.


Kur’an’da Lokman kıssası, hikmetin nasıl davranışa dönüştüğünü somutlaştırır. Lokman oğluna öğüt verirken tevhidi, ahlakı, ölçülü davranmayı ve kibirden uzak durmayı öğütler (Lokman 12–19). Bu öğütlerin tümü hikmetin uygulamalı halidir.


Kur’an, geçmiş ümmetlerin hikmeti terk ederek nebevî çizgiden saptığını bildirir. Vahyi yeterli görmeyip, kendi sözlerini dinleştirenler hakkında uyarılar vardır:

  • Tevbe 31: “Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rab edindiler.”
  • Zuhruf 44: “Bu (Kur’an), senin ve kavmin için bir öğüttür. Ondan sorguya çekileceksiniz.”

Bugün de benzer biçimde hadis ve gelenek üzerinden yeni hikmet üretme çabaları, Kur’an’ı devre dışı bırakmakta; gerçek hikmeti gelenekle perdelemektedir.


Kur’an’a göre hikmet:

  • Vahyin içindeki derin anlamdır,
  • Aklın işlevselliğidir,
  • Adaleti, ölçüyü, sabrı ve basireti kuşanma biçimidir,
  • Allah’ın lütfudur, ancak isteyen ve aklını kullanan ona ulaşabilir.

Kur’an, hikmeti “indirilmiş” ve “öğretilmiş” olarak tanımlar, uydurulmuş veya rivayetlerle aktarılmış olarak değil.

Gerçek hikmet Kur’an’dadır. Onu anlayan, uygulayan ve aklıyla kavrayarak yaşayan kişi, hikmete ulaşmış olur.

Doğrularım Allah’ın yanlışlarım ise benimdir.

Aydın Orhon

 


Kutsal Kitaplar ve İnsanın Helal-Haram Anlayışı




Kutsal Kitaplar ve İnsanın Helal-Haram Anlayışı



Kur'an, insanlığa doğru yolu göstermek ve daha önceki kutsal kitapların değişime uğramış hükümlerini düzeltmek amacıyla indirilmiştir. Bu bağlamda, geçmişteki toplumların kendilerine helal olan şeyleri haram kılmaları, dini ve ahlaki bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu makalede, Kur'an'dan önceki toplumların bu tutumları ve bunun sonuçları üzerinde durulacaktır.

Kur'an, helal ve haram kavramlarını net bir şekilde belirlerken, insanların bu kavramları kendi arzularına göre değiştirmelerinin tehlikelerine dikkat çeker. En'am Suresi 119. ayet: "Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir? Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir." Bu ifade, insanların nefislerinin arzularına uyarak bilmeden halkı saptırdıklarını belirtir. Bu durum, insanların kendi istekleri doğrultusunda dini hükümleri çarpıtmalarının bir sonucudur.

Yunus Suresi 59. ayet: "De ki: 'Allah'ın sizin için indirdiği sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız rızıktan, haber var mı? Söyler misiniz? Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?'" Bu ayet, insanların Allah’ın izni olmadan helal ve haram belirlemelerinin yanlış olduğunu vurgular. Allah’a karşı yalan uydurmak, dini bir sorumluluk ve ahlaki bir yükümlülük olarak kabul edilmez. Bu bağlamda, insanların kendi arzularına göre helal ve haram belirlemeleri, dinin özüne aykırıdır.

Nahl Suresi 115-116. ayetler: "Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." Bu ayetler, Allah’ın belirlediği haramların dışında, insanların kendi kendilerine haramlar koymalarının yanlışlığını ortaya koyar. Ayrıca, Nahl Suresi 118. ayet: "Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı." ifadesi, geçmişteki toplumların kendi kendilerine haramlar koyarak kendilerine zulmettiklerini gösterir. Bu durum, dinin özünden sapmanın ve kişisel arzuların dini hükümler üzerinde etkili olmasının bir sonucudur.

En'am Suresi 146. ayet: "Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz." Bu ayet, geçmişteki toplumların kendi arzularına göre haramlar koymalarının bir sonucunu ve bunun Allah tarafından bir ceza olarak değerlendirildiğini ortaya koyar.

Al-i İmran Suresi 50. ayet: "Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim." Bu ayet, Kuran’ın, önceki kitaplarda yer alan bazı hükümleri düzeltme ve helal kılma amacını taşımaktadır. Al-i İmran Suresi 93. ayet: "Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in (Yakub'un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi." Bu durum, insanların zamanla kendi arzularına göre helal ve haram belirlemelerinin tarihsel bir örneğidir.

Kuran, insanlara doğru yolu göstermek ve daha önceki kitapların hükümlerini düzeltmek amacıyla indirilmiştir. Geçmişteki toplumların kendilerine helal olan şeyleri haram kılmaları, dini bir sapma ve ahlaki bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, insanların kendi arzularına göre dini hükümleri değiştirmelerinin tehlikelerini gözler önüne serer. Kuran, bu yanlışlıkları düzeltmek ve insanları doğru yola yönlendirmek için bir rehber olarak önemini korumaktadır. Müminler, Allah’ın belirlediği helal ve haramları kabul etmeli ve bu konuda dikkatli olmalıdır.

Doğrularım Allah'ın yanlışlarım benimdir.                                      Aydın Orhon
aydinorhon.com





Muaviye Dönemi ve Dini Tahrifatın Başlangıcı



Muaviye Dönemi ve Dini Tahrifatın Başlangıcı

Muaviye b. Ebu Sufyan döneminde İslam dünyasında dini uygulamalarda ciddi değişiklikler gözlemlenmiştir. Siyasi çıkarlar uğruna dinin temel prensiplerinden sapmalar yaşanmış ve dini metinler üzerinde oynanmaya başlanmıştır. Kur’an özgün yorumu yerine, siyasi gücü pekiştiren yorumlar ön plana çıkmıştır. Bu süreçte dini tahrifatın ilk tohumları ekilmiş ve zamanla artarak Abbasi dönemine kadar devam etmiştir.

Abbasiler Dönemi ve Dini Tahrifatın Devamı

Abbasiler, Muaviye döneminde başlayan tahrifatı sürdürmüştür. Bu dönemde fikri ve ilmi gelişmeler yaşanmış olsa da, siyasi ve dini iktidarın gücüyle hadis uydurmacılığı ve dini manipülasyonlar artmıştır. Halkın dini, iktidarın çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş ve hedeflenen İslam, iktidarı destekleyen bir yapıya büründürülmüştür. Ancak bu tahrifat, bazı alimlerin direnişiyle karşılaşmıştır.

İmam-ı Azam'ın Dinî Duruşu

İmam-ı Azam Ebu Hanife, Kur’an'a sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Dine dair meselelerde sadece Kur’an'ın dikkate alınması gerektiğini savunmuş ve bu prensipten sapmamıştır. İmam-ı Azam, Kur’an'ın dışına çıkmayı dini tahrifat olarak görmüş ve bu duruşu nedeniyle baskılara maruz kalmıştır. Şu an uyulan Hanefi Mezhebi, Ebu Hanefi'nin öğrencilerinin mahsülüdür.

İmam-ı Azam ve Abbasiler: Bir İmtihan

Abbasilerin 2. Halifesi Ebu Cafer El-Mansur döneminde İmam-ı Azam baskılarla karşılaşmıştır. Halifenin gücü büyük olsa da, İmam-ı Azam inancından ödün vermemiştir. Ebu Cafer El-Mansur, dini olumlamalarla siyasi iktidarını güçlendirmeye çalışırken, İmam-ı Azam bağımsız bir din âlimi olarak kalmayı sürdürmüştür.

Dönemin İlim ve Siyaset Çatışması

Bu dönemde dini ve ilmi oluşumlar iktidarın himayesi altına girmiştir. Abbasiler, dini metinleri kendi çıkarlarına göre eğip bükebilecek uzmanlar arayışındaydı. Bu durum, İslam’ın saf yorumlarıyla çelişkiye düşmüş ve dini ilimlerde sapkınlıklar ortaya çıkmıştır.

İmam-ı Azam'ın Ölümü

Abbasiler döneminde birçok âlim baskılara maruz kalmış, İmam-ı Azam da bu baskılara direnmiştir. Ölümü, bu direnişin ve dini bağımsızlığın sembolü olarak tarihe geçmiştir. İmam-ı Azam’ın ölümü, din ve iktidar çatışmasının trajik bir yansımasıdır.

Sonuç

İmam-ı Azam'ın hayatı ve ölümü, İslam’ın saf hali ile siyasi iktidar arasındaki gerilimin çarpıcı örneklerindendir. Abbasi Devleti'nin ikinci halifesi Mansûr, Ebu Hanife'yi Bağdat'ta hapsettirip işkence ettirmiş ve zehirleterek öldürtmüştür. Dini tahrifat ve manipülasyonlara karşı dik duruşu, bugün dahi dini ve ilmi bağımsızlığın sembolü olarak anılmasını sağlamaktadır. İmamları imamı İmam-ı Azam’ın mirası, dürüstlük, adalet kısaca Kur'an'a bağımsızlık sembolü olarak İslam tarihinde önemli bir yer tutar.



Doğrularım Allah'ın yanlışlarım benimdir. Aydın Orhon

İsa Babasız mı Doğdu?

 


İsa Babasız mı Doğdu?


Yoldan kimi çevirseniz ve sorsanız, “Nebi İsa babasız mı dünyaya geldi?” deseniz, “evet” cevabını alırsınız. Peki, neden, neye göre böyle cevap verilir? Herkes atasından böyle duymuştur da ondan. Atalarımızdan gelen miras, iyi olsun, kötü olsun, irdelemeden götürülür. Şu soru hiç aklımıza gelmez: Yediğimiz miras ya haramsa? Ya atalarımızın doğruları, Kur’an’a göre yanlışsa? Doğrusunu araştırmamız gerekmez mi? O zaman, haydi birlikte bu konuyu ayetlerle inceleyelim. Sonuç neyi gösteriyorsa ona göre de kararımızı veririz. Öncelikle insanın yaratılışına bir bakalım.


Kur’an, iki farklı Âdem’den bahseder:

1. İnsanlığın yaradılışında soy ağacımızın en başında bulunan Âdem,

2. Allah’ın Nebisi olan Âdem (Ademler içinden seçilmiş kişi).


Bizim konumuz insanlar… Yüce Allah, bütün yaratığı insanlara Adem ve eşleri diye hitapta bulunuyor. Allah her şeyi çift çift yaratmıştır. (51/Müminun, 49)


Rabbim nasip ederse, yaratılışla ilgili ilk ayetle başlayacağız. Pek tasvip etmememe rağmen, bu makalemde genellikle Diyanet İşleri’nin ayetlerine öncelik verdim. Sebebi de çoğunluğun ona güven duymasından. Yeri gelmişken söylemeden geçmeyeceğim; Kur’an meali okurken lütfen tek bir meale bağlı kalmayın. Karşılaştırarak okuyun.


Ben makalemde kullandığım meallerde tek bir oynama yaptım. “Peygamber” kelimesini çıkartıp yerine orijinalinde ne yazıyorsa (resul, elçi, nebi) onu koydum. Şimdi başlayalım.


Rahman Rahim Olan Allah’ın Adıyla…

23 Müminun Suresi, 12-14. Ayet:

"Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık. Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik. Sonra bu az suyu 'alaka' hâline getirdik. Alakayı da 'mudga' yaptık. Bu 'mudga'yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bam başka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şânı ne yücedir!"


Kısaca açıklayacak olursak; erkek spermiyle kadın yumurtasının ana rahminde birleşmesi neticesinde 6-8 saat içerisinde oluşum başlar. Oluşum süresi devam eder. Sonuçta çocuk doğar.

Yüce Allah, aşağıdaki ayette de çamurdan yaratıldığımızı buyuruyor. Çamurun oluşumunu düşünelim. Su ve toprak… Eğer Allah’ın bize bahşettiği bu iki önemli nimet olmasaydı, bugün yaratılış sürer miydi?


6 En’am Suresi, 2. Ayet;

"O öyle bir Rab'dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O'nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz."

Buraya kadar ki bölümü özetlersek; insanların ve diğer canlıların yaratılışı döllenme usulüyle ve toprak ve su ile gerçekleşmektedir. İki ayetle daha yaratılışı pekiştirelim.


22 Suresi, Hac Suresi, 5. Ayet;

"Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir 'alaka'dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir 'mudga'dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir."


30 Rum Suresi, 30. Ayet;

"Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah'ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler."


Bir soruyla devam edelim. Allah herhangi bir şey için “ol” derse olmaz mı? Kâinatı yaratan Yüce Allah için böyle bir düşünce bile yanlış. Tabi ki ol derse anında oluşum başlar; ancak yukarıdaki ayetlerde belirtilenin dışında bir yaratılış, Allah’ın sünnetullahına ters düşer. Yüce Allah, "Benim yasalarım değişmez," demiyor mu?


33 Ahzab Suresi, 62. Ayet;

"Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın kanununda asla değişme bulamazsın."

Yüce Allah’ın yasasında (kanununda) bir değişiklik olmadığını da gördük. Böyle olunca İsa’nın babasız dünyaya gelmesi bahsinin Kur’an’da olması da mümkün değildir. Yoktur da… Kur’an’ın hiçbir yerinde İsa’nın babasız doğduğuna ilişkin bilgi bulamazsınız. Ancak insanlarımız, değişik anlamlara gelebilen müteşabih ayetleri eğerek bükerek, beynindeki bilgilere Kur’an’ı uydurma yoluna giderlerse her şey olabilir.


3 Al-i İmran Suresi, 7. Ayet;

"O, sana Kitap’ı indirendir. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, 'Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır' derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar."


3 Al-i İmran Suresi, 78. Ayet;

"Onlardan (Kitap ehlinden) bir grup var ki, Kitap’tan olmadığı hâlde Kitap’tan sanasınız diye (okudukları) Kitap'tanmış gibi dillerini eğip bükerler ve, 'Bu, Allah katındandır' derler. Hâlbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler."


Peki, İsa’nın babasız doğma bilgisi nasıl beynimize kazındı? Bunun cevabını için İncil’e bir göz atmamız gerekiyor. İsa Mesih için kullanılan başka bir sıfat da Tanrı Oğlu kavramıdır. Eski Antlaşma (Tevrat, Zebur)’da bu kelime daha çok doğaüstü varlıklar veya melekler için kullanılmıştır (Mezmurlar 8:6, Eyüp 38:7, Daniel 3:25). Ancak Eski Antlaşma’da Mesih için yapılan resullükde de Tanrı Oğlu kavramı kullanılmıştır. Aşağıda bir örnek görelim:


“Sen ölüp atalarına kavuşunca, senden sonra soyundan birini ortaya çıkarıp krallığını pekiştireceğim. Adıma bir tapınak kuracak olan odur. Ben de onun krallığının tahtını sonsuza dek sürdüreceğim. Ben ona baba olacağım, o da bana oğul olacak. Kötülük yapınca, onu insanların değneğiyle, insanların vuruşlarıyla yola getireceğim.” (2. Samuel 7:12-14)


Kur’an’a ters dini bilgilerin çoğu İncil ve Tevrat’tan hayatımıza girmiştir. Zihnimizdeki bilgilerin doğru veya yanlış olduğunu öğrenmenin tek yolu Kur’an’a hakkıyla iman etmektir. İlkemiz, Kur’an’ı güzel okumak değil, güzel anlamak olmalıdır. Sonrasında tek bir işimiz kalıyor, o da anladığımızı hayatımıza taşımaktır. Okudukça Kur’an’ı daha çok anlayacağız ve Kur’an bütünlüğünde düşünmeye başlayacağız ki bu bizim yol alışımızı hızlandıracaktır. İnsanların bir kısmı mucizenin Adem’de günümüze kadar sürüp geldiğine inanırlar. Bir kısmı da Nebi Muhammed dönemine kadar olduğuna ve Kur’an’la bunun son bulduğuna inanır. Kur’an bütünlüğünde düşündüğümüzde ikisi de yanlış. Biraz önce (33/62) de daha önceki dönemlerde Allah’ın kanunu ne ise bugün de Allah’ın kanununun aynı olduğunu görmüştük. “O gün öyleydi, bugün böyle.” diye düşünmeye hakkımız yok. Yüce Allah ayetiyle noktayı koyuyor. Benzer bir ayet daha paylaşalım ki bilgimiz tazelensin.


48 Fetih Suresi, 23. Ayet;

"Allah'ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın."

Yüce Allah’ın yasasına göre insanların yaradılışını gördük. (22/5) İnsanın yaratılışında değişiklik olmayacağını da gördük. (30/30) Allah’ın Âdem’den günümüze yasasının değişmediğini de gördük. (17/77)

Gerek yok ama şimdi bir de mucize ile ilgili ayetleri inceleyelim; çünkü mucize de yok.


29 Ankebut Suresi, 50-51. Ayet;

"Dediler ki: 'Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!' De ki: 'Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.' Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır."

Bu konuya birkaç ayetle daha destek verelim. Bakalım müşrikler, mucize olarak neler istiyorlar?


17 İsra Suresi, 90-93. Ayet;

"Dediler ki: 'Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.' De ki: 'Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.'"

Yüce Allah soruların çoğunu gale bile almıyor. Sadece birisine cevap veriliyor. Okuyalım…


17 İsra Suresi, 95. Ayet;

"De ki: 'Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek nebi/resul indirirdik.'"

Yukarıda Ankebut Suresi’nde mucizenin de olmadığını gördük. Buraya kadar öğrendiklerimizi beynimizde harmanlarsak, bir de düşünürsek; İsa’nın babasız olamayacağına kanaat getiririz. O zaman İsa’nın bir babası olmalı…


İsa’nın babasını düşünmeden önce bilmeyen kardeşlerime kısa ön bilgi vermemiz gerekiyor. Ayetlerin meallerinde genellikle “Cebrail” diye çeviriler mevcut. Bu çeviriyi değil de orijinalini olan “Cibril” kelimesini kullanarak devam etmek istiyorum. Konumuz dışı da olsa yeri gelmişken söyleyelim: Kur’an’da “Cibril ve Mikail” dışında başka melek adı geçmez. Cibril nedir? Kur’an’da Cibril, ruh olarak geçmektedir. Allah tarafından nebilerinin kalplerine vahyi bilgileri ilham ve ilka ile zikretme, gerçekleştirme işlemine Cibril denir. Dolayısıyla bu işlemle görevli meleğin adı da Cibril’dir. Kullandığım iki kelimenin anlamını bilmeyenlerimiz olabilir;

İlham: İçmek, birden yutmak, içe doğmasına sebep olmak.

İlka: Koymak, bırakmak, yerleştirmek, öğretmek.

Gaybı bilgileri Yüce Allah’tan başka kimse bilmez. (27/65) Buna tek bir istisna vardır. O da Yüce Allah’ın nebilerine verdiği gaybı bilgilerdir. Bunlar, Resul’den bize kadar ulaştığı için bildiğimiz bilgilerdir. Nebiler de Allah’ın bildirmesi dışında gaybı bilmez. Zaten bilselerdi başlarına gelen musibetlerin hiçbiri gelmezdi. Bunu da cebimize koyalım. Şimdi ayetlerle birlikte sünnetullaha ters düşmeden, birlikte İsa’nın babasını arayalım.


3 Al-i İmran Suresi, 44. Ayet;

"Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin."

Bu ayette Meryem’in sorumluluğunu alacak bir kişi arandığı anlaşılıyor. Sorumluluk alacak kişi öncelikle diğerinden üstün olması gerekir ki sorumluluğu taşıyabilsin. Bunu bizlerin de bildiği aile reisi diye de tanımlayabiliriz. Buluğ çağı sonrası herkes gittiği istikametinde özgür olup, her birey de kendinden sorumludur. “…Kişinin yaptığı her iyilik kendi lehinedir, her kötülük de kendi aleyhine…” (2/286) Buluğ çağına kadar çocuklarımıza karşı olan sorumluluğu saymazsak; bir erkek, eşinin yaptığından sorumludur.


İleride lazım olacağı için nebi, resul kavramını kısaca anlatalım. Bu konuyu detaylı anlamak isteyen kardeşlerim, aşağıdaki linkten yararlanabilir. Kur’an’ın orijinalinde geçen Nebi’nin de Resul’ün de Muhammed olduğunu biliyoruz. Kur’an meallerine bu kelimeleri pek görmezsiniz. Her ikisinin de karşılığına Farsça “peygamber” kelimesi konulmuştur. Peygamber kelimesinin geçişi Kur’an’da olmayan çelişkileri meydana getirmiştir. Kısa bir örnek verirsek Kur’an “Resule itaat Allah’a itaattir.” (4/80) der. Resul kelimesinin Türkçe karşılığı da elçidir. Allah’tan aldığı bilgileri kelimesi kelimesine bize aktaran anlamı taşır. Fakat, nebiye itaat şartı yoktur. Hz. Muhammed vahyi alırken nebi, bize tebliğ ederken resuldür. Nebi Muhammed hakkın rahmetine kavuşmuştur. Günümüzde Resul Kur’an’ı Kerim’dir. Ve Kur’an’ı hakkıyla başkalarına tebliğ eden kişilerdir. Nebi sadece insandan oluşurken; resul ise insandan ve melekten olmaktadır.


https://aydinorhon.com/nebi-resul-kimdir/


Aşağıdaki ayetin orijinalini ve Arapçanın Latince okunuşunu da paylaşayım ki meallerde görünmeyen kişiyi birlikte fark edebilelim.


قَالَ اِنَّمَا اَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِاَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا


19 Meryem Suresi, 19. Ayet;

"Gâle innemâ ene rasûlu rabbik, liehebe leki ğulâmen zekiyyâ."

"Ruh dedi: 'Ben, sadece Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için buradayım.'"

Güzelce inceleyelim. Farklı meallere baktığımızda parantezli veya parantez siz olarak genellikle “melek, cebrail” olarak çeviri yapmışlardır. Orijinalinde “Cibril” görünmüyor. ‘Melek’ kelimesi bize Arapçadan geçtiği için orijinalinde olduğu gibi görmemiz gerekir. Melek de yok. Ayette “Resul” yani elçi geçiyor. Evet, Kur’an’da Cibril’e de ruh denilir. Bunun için sanıyorum Cibril yani ruh diye çevirmişler. Fakat Kur’an ayrıca nebi/resullere de ruh kelimesini kullanır. O zaman bu gelen tabi ki nebi/resul de olabilir. Olmalı. Aksi düşüncemizle sünnetullaha ters düşeriz. Ruh kelimesini toparlayalım. Yüce Allah; elçilerine, Cibril’e, vahiy/Kitap’a da “ruh” demiştir. Bize “ruh” konusunda fazla bir bilgi vermediğini de buyurmuştur. (17/85)


Konumuza dönersek, Zekeriya, Yüce Allah’tan almış olduğu gaybı bilgi ile Meryem’in yanına geliyor. “Sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için buradayım,” diyor. Bu gaybı bir bilgidir. Daha önce de bahsi geçmişti. Allah’ın resullerine bildirdiği dışında, gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. (72/26-27)

Netice de aradığımız İsa’nın babasını Allah’ın izniyle bulacağız.


3 Al-i İmran Suresi, 37. Ayet;

"Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: 'Meryem, bu sana nereden geldi?' deyince, 'Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir,' dedi."

Yüce Allah ayette Zekeriya’yı Meryem’den sorumlu kıldığını buyuruyor. Öyleyse Zekeriya, Meryem’in eşi, İsa’nın da babasıdır. Yukarıdaki ayetlerden mucizenin olmadığını biliyoruz. “Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: Meryem, bu sana nereden geldi? Deyince, 'Bu Allah katındandır,'” cümlesinde geçen yiyecek nedir? Mucize diye düşünmemiz mümkün değil. Yüce Allah mucize yok diyorsa, yoktur. O zaman “Bu yiyecek ne?” diye düşünmek zorundayız. Burada aklımızı kullanacağız. Yiyecek kelimesini mecazi düşünmekten başka çaremiz yok. Allah’ın bize verdiği nimetler dışında özel bir yiyecek gönderdiğini düşünemeyiz. Böyle bir düşünce yanlış olur.


Olayı tekrar bir gözden geçirelim. Yüce Allah’ın nübüvveti nebisine verdiğinde Zekeriya; Nebi Zekeriya olmuştur ve vahiyleri Yüce Allah’tan almıştır. Aynı Zekeriya vahyi Meryem’e tebliğ ederken de Resul (elçi) Zekeriya olarak aktarmıştır. Elçi Zekeriya, Allah’tan aldığı vahyi bilgiyi Meryem’e bildiriyor. Allah’la elçileri arasında bunlar dışında yemek içmek gibi bir diyalog olmaz. Görevi Allah’ın kanunlarına göre insanları uyarmaktır. Görevi dışına çıkamaz. O zaman Allah’ın elçisi sürekli yanında neyi bulabilir? Ben hemen fikrimi söyleyeyim: Hz. Zekeriya’nın yanında bulduğu vahyi bilgilerdir. Ben böyle düşünüyorum. Doğrusunu Allah bilir.


3 Al-i İmran Suresi, 47. Ayet;

"(Meryem), 'Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?' dedi. Allah, 'Öyle ama, Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece 'ol' der, o da hemen oluverir,' dedi."

Kur’an’dan anladığıma göre iki istisna dışında her birey kendi sorumluluğunu taşır. Kimse kimsenin sorumluluğunu taşımaz. “Her koyun kendi bacağından asılır.” sözü tam yerinde bir sözdür. İki istisnadan birincisi ergenlik çağı öncesi çocuklara karşı sorumluluk. Diğeri de erkeklerin eşlerine karşı olan sorumluluğudur.


4 Nisa Suresi, 34. Ayet;

"Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde 'sorumlu gözeticidir.' Saliha kadınlar, gönülden (Allah'a), itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Nüşuzundan korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür."

Her şey yerli yerine oturdu sanıyorum. Sorumluluğa kısa bir örnek vererek buna da bir nokta koyalım. Sorumlusu olduğunuz eşinizin Müslümanlığı devam ediyorsa eşinizdir. Eğer sonradan müşrik olmuş ve yola koyamıyorsanız, sorumluluğunuzdan çıkarmanız gerekir. Neden?


60 Mumtehine Suresi, 10. Ayet;

"Ey iman edenler! Mü'min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin. Çünkü Müslüman hanımlar kâfirlere helâl değillerdir. Kâfirler de Müslüman hanımlara helâl olmazlar. Mehir olarak harcadıklarını onlara (kocalarına geri) verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde, bu kadınlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Müşrik karılarınızın nikâhlarına tutunmayın. (Zira bu nikâhlar ortadan kalkmıştır.) Onlara harcadığınız mehri, (evlendikleri kâfir kocalarından) isteyin. Kâfirler de (İslâm'ı kabul eden ve sizinle evlenen eski hanımlarına) harcamış oldukları mehri (sizden) istesinler. Bu, Allah'ın hükmüdür. O, aranızda hüküm veriyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."

Bizler Kur’an’a karşı ters anlayışı, düzeltme gayreti içerisinde olmalıyız. Bunun için önce kafamızdaki kirli bilgileri silmemiz, zihnimizi tertemiz yapmamız gerekiyor.


56 Vakıa Suresi, 79. Ayet;

"Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir."

İşte bu ayet tam da söylemek istediğimin kanıtıdır. Bu ayeti ‘abdestsiz Kur’an’a dokunmayın’ diye çevirmişler. Salat (namaz) dışı abdest yoktur.

Düşünüp, aklımızı kullanalım. İnşallah hep birlikte Allah’ın yasasına ters düşen masalları kafamızdan uzaklaştırırız. İsa’nın babasız olduğunu düşünmek, paylaştığım ayetlerin büyük bir kısmını reddetmek anlamı taşır.

Rabbimden yar ve yardımcınız olmasını dilerim.

Doğrularım Allah’ın, yanlışlarım benimdir.


Aydın ORHON






MÜMİNLER NE YAPAR?

 Müminler Ne Yapar?

Müminlerin davranışları, Kur'an-ı Kerim'de belirtilen birçok ilkeye dayanmaktadır. Bu ilkeler, onların yaşamlarını şekillendiren ve topluma katkıda bulunan değerlerdir. İşte müminlerin yapması gereken bazı önemli davranışlar:

  1. Helal ve Temiz Olan Şeyleri Yemek:
    Müminler, helal ve temiz olan şeyleri tercih ederler. Bu, hem fiziksel sağlıkları hem de manevi durumları için önemlidir (2:168).

  2. Resullerin Ayrımını Yapmamak:
    Müminler, Allah'ın gönderdiği resullerin hepsine inanır ve birini diğerinden ayırt etmezler. Bu, inançlarının bütünlüğünü gösterir (2:285).

  3. Kitapta Olanları Açıklamak:
    Müminler, Allah'ın kitabında yer alan bilgileri insanlara açıklar ve gizlemezler. Bu, toplumu bilgilendirme ve aydınlatma sorumluluğudur (3:187).

  4. Ayetlerin İnkarına Karşı Duyarlılık:
    Allah'ın ayetlerinin bilerek inkar edildiğini duyduklarında, bu duruma karşı sessiz kalmazlar. Başka bir konuya geçene kadar bu tür insanlarla oturmazlar (4:140).

  5. Din Tüccarlarına Dikkat:
    Müminler, dinin istismar edilmesine karşı dikkatli olurlar ve din tüccarlarının oyunlarına gelmezler (9:34).

  6. İyiliği Teşvik Etmek:
    Müminler, insanları iyiliğe davet eder ve kötülükten sakındırırlar. Bu, toplumsal dayanışmanın ve ahlaki değerlerin korunmasının bir yoludur (9:71).

  7. Doğru Ölçü ve Tartı:
    Müminler, ölçüyü ve tartıyı doğru yaparlar. İnsanların eşyasının değerini düşünerek eksiltmezler, bu da adaletin sağlanmasına katkıda bulunur (11:85).

  8. Yaradılışı Araştırmak:
    Müminler, yaradılışın nasıl başladığını araştırır ve bu konuda bilgi edinmeye çalışırlar (29:20).

  9. Maddi Kazanç Gütmeden İslam'ı Tebliğ Etmek:
    Müminler, insanları iyi ve güzel olana davet ederken maddi kazanç elde etmezler. Bu, samimiyetin ve özverinin bir göstergesidir (36:21).

  10. Yardımseverlik:
    Müminler, yakınlarına, yetimlere, çaresiz yoksullara ve sokakta kalanlara yardım ederler. Bu, toplumsal sorumluluğun bir parçasıdır (2:177).

  11. İyilikte Bulunmak:
    Sevdikleri şeyleri insanlara verirler ve yaptıkları iyiliği başa kalkmazlar. Bu, alçakgönüllülüğün bir ifadesidir (3:92).

  12. Bollukta ve Darlıkta İnfak:
    Müminler, bollukta ve darlıkta infak ederler. Öfkelerini yenerler ve sabırlı olurlar (3:134, 2:177).

  13. Yetim Hakkına Saygı:
    Müminler, yetimlerin haklarını asla yemezler. Bu, toplumsal adaletin sağlanması açısından kritik bir davranıştır (4:2).

  14. Güzel Davranış:
    Çevresindeki insanlara güzel davranırlar. Bu, sosyal ilişkilerin güçlenmesine katkıda bulunur (4:36).

  15. Masum Canlara Zarar Vermemek:
    Haksız yere masum bir cana kıymazlar. Bu, insan hayatına verilen önemin bir göstergesidir (6:151).

  16. Anne ve Babaya Saygı:
    Anne ve babalarına "öf" bile demezler. Onlara her zaman güzel sözler söylerler (17:23).

  17. Sözlerini Tutmak:
    Verdikleri sözü tutarlar ve emanetlerini korurlar. Bu, güvenilirliğin ve sadakatin bir göstergesidir (23:8).

  18. Zanda Bulunmamak:
    Müminler, zanda bulunmazlar ve insanların gizli yönlerini araştırmazlar. Gıybet etmezler (49:12).

  19. Sabırlı Olmak:
    Şiddetli sıkıntı ve darlık içinde sabırlı olurlar. Bu, zorluklar karşısında gösterilen metanetin bir ifadesidir (2:177).

  20. Adaletle Hükmetmek:
    İnsanlar arasında adaletle hükmederler. Bu, toplumsal barışın sağlanması için gereklidir (4:58).

  21. Doğru Şahitlik:
    Kendileri veya anne babaları aleyhine bile olsa dosdoğru şahitlik ederler. Bu, adaletin sağlanması açısından önemlidir (4:135).

  22. Kin Tutmamak:
    Bir topluluğa kin duysalar bile onlara adaletli davranırlar. Bu, hoşgörünün ve adaletin bir göstergesidir (5:8).

  23. Zinaya Yaklaşmamak:
    Müminler, zinaya yaklaşmazlar. Bu, ahlaki değerlerin korunması açısından önemlidir (17:32).

  24. Gökyüzünü İncelemek:
    Gökyüzündeki tasarımı incelerler ve delillere yüz çevirmezler. Bu, yaratılışın delillerini anlamaya yönelik bir çabadır (21:32).

  25. Namaz Kılmak:
    Müminler, namaz kılarak Allah'a olan bağlılıklarını gösterirler (29:45).

  26. Doğadaki Delillere İlgi Duymak:
    Allah'ın canlılardaki ve doğadaki delillerine ilgi duyarlar. Bu, yaratılışın hikmetini anlamaya yönelik bir çabadır (30:21-25).

  27. Danışarak İş Yapmak:
    Yapılacak işleri kendi aralarında danışarak yaparlar. Bu, toplumsal dayanışmanın ve işbirliğinin bir göstergesidir (42:38).

  28. Allah Yolunda Çaba Harcamak:
    Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla çaba harcarlar. Bu, inançlarının gereği olarak fedakarlık yapma isteğidir (49:15).

  29. Kur'an'ı Düşünerek Okumak:
    Müminler, Kur'an'ı özenle ve düşünerek okurlar. Bu, Allah'ın kelamını anlamaya yönelik bir çabadır (73:4).

Bu davranışlar, müminlerin hem bireysel hem de toplumsal yaşamlarını şekillendiren temel ilkeleri oluşturmaktadır. Müminler, bu ilkeleri hayatlarına geçirerek hem kendilerine hem de çevrelerine fayda sağlamayı hedeflerler. Bu hedef müminlerin duyalılığını gösterir.



Doğrularım Allah'ın yanlışlarım benimdir. Aydın Orhon


Yasin Suresi Ayetleri; Ne Diyor, Ölmüşe Ne Faydası Olabilir?

 

Yasin Suresi Ne Diyor, Ölmüşe Ne Faydası Olur?

"Yâ. Sîn." (1)
Kur'an'ın doğru ve hikmet dolu bir kitap olduğunu vurgular (2)
Elçinin doğru yolda olduğu ve Allah tarafından gönderildiği belirtilir (3-4).
Kur'an'ın, geçmişte uyarılan ama hala gaflet içinde olan topluluklara hitap etmek için indirildiği ifade edilir (5-6).
İman etmeyenlerin azapla karşılaşacakları belirtilir (7).
Gaflet içinde olanların kibirlilerin durumunu tasvir eder; onların gerçekleri görme isteği göremeyecek durumda oldukları anlatılır (8).
Allah'a olan yollarını açılamayacak şekilde tıkayan insanların, gerçekleri görmelerini engellenme durumları ifade eder (9).
İnanmayanların uyarılara karşı kayıtsız kaldıkları belirtilir (10).
Kur'an'a uyan ve Allah'a saygı duyanların uyarılabileceği ifade edilir (11).
Ahiret hayatı ve insanların amellerinin kaydedildiği vurgulanır (12).
Geçmişteki kavimlerin örnekleri verilerek uyarı yapılır (13).
Elçilerin yalanlandığı ve desteklendiği anlatılır (14).
İnsanların elçilere karşı çıkışları ifade edilir (15).
Elçilerin kendilerini savunmaları ve Allah'ın bilgisi vurgulanır (16).;
Elçilerin görevlerinin sadece tebliğ olduğu belirtilir (17).
Elçilerin uyarılarına karşı çıkanların tehditleri ifade edilir (18).
Uğursuzluğun nedeninin kendilerinden kaynaklandığı belirtilir (19).;
Doğru yolda olan birinin çağrısı ifade edilir (20).
Elçilerin samimiyeti vurgulanır (21).
Yaratılışın anlamı ve Allah'a ibadet etmenin gerekliliği ifade edilir (22).
Allah'tan başka ilah edinmenin anlamsızlığı vurgulanır (23).
Şirk etmenin sonuçları ifade edilir (24).
Güvenin ve itaatin önemi vurgulanır (25).
Cennete giren birinin pişmanlığı ifade edilir (26-27).
Allah'ın azap yöntemleri hakkında bilgi verilir (28).
Azabın aniden geleceği belirtilir (29).
Elçilere karşı alay edenlerin durumu eleştirilir (30).
Geçmiş kavimlerin helak edilmesi hatırlatılır (31).
Ahirette herkesin toplanacağı ifade edilir (32).
Doğanın döngüsü ve Allah'ın kudreti vurgulanır (33).
Allah'ın nimetleri ve insanların şükretmesi gerektiği ifade edilir (34-35).
Yaratılışın çeşitliliği ve Allah'ın yüceliği vurgulanır (36).
Gece ve gündüzün yaratılışı bir delil olarak sunulur (37).
Güneşin hareketi ve Allah'ın düzeni ifade edilir (38).
Güneş ve ayın hareketleri arasındaki düzen vurgulanır (39).
Ayın evreleri anlatılır (40).
Gemide taşınmanın bir delil olarak sunulması (41).
Allah'ın yarattığı binek nimetler ifade edilir (42).
Allah'ın merhameti ve azap kudreti vurgulanır (43-44).
Uyarıların önemi ifade edilir (45).
İnsanların ayetlere karşı kayıtsızlığı anlatılır (46).
İnfak etmenin önemi ve kâfirlerin tutumu ifade edilir (47).
Ahiret gününün sorgulanması (48).
Azabın aniden geleceği belirtilir (49).
Azap anındaki çaresizlik ifade edilir (50).
Ahiret hayatının başlangıcı anlatılır (51).
Diriliş anındaki pişmanlık ifade edilir (52).
Ahiretin ilk sahnesinin korkunçluğu anlatılır (53).
Adaletin sağlanacağı gün vurgulanır (54).
Cennet hayatının mutluluğu ifade edilir (55).
Cennet nimetleri ve huzuru anlatılır (56).
Cennetteki nimetlerin bolluğu ifade edilir (57).
Cennetteki selam ve huzur vurgulanır (58).
Suçluların durumu ve cezalandırılmaları ifade edilir (59).
Şeytana karşı uyarı yapılır (60).
Allah'a kulluğun önemi vurgulanır (61).
Şeytanın insanları saptırma çabası ifade edilir (62).
Cehennemin uyarısı yapılır (63-64).
Ahiretteki hesap verme durumu anlatılır (65).
Allah'ın kudretinin sınırları ifade edilir (66).
Allah'ın iradesinin her şeye hakim olduğu vurgulanır (67).
İnsanların yaratılışına dair düşünmeleri gerektiği ifade edilir (68).
Resulün görevi, yaşayan ölülerin uyarılması ve Kur'an'ın önemi vurgulanır (69-70).
Geçmişteki kavimlerin helak edilmesi örnek verilerek, inkârcıların durumları hakkında uyarıda bulunulur. Elçilerin gönderildiği toplumların nasıl bir sonla karşılaştığı hatırlatılır (71).
Elçilerin, bir topluma gönderilmesi ve bu topluluğun elçileri yalanlaması anlatılır. Üç elçinin bir araya gelerek insanları uyarması, Allah'ın merhametinin bir göstergesidir (72).
İnsanların elçilere karşı çıkışları ve onları yalanlamaları ifade edilir. Bu, inkârcıların Allah'ın mesajını kabul etmediklerinin bir göstergesidir (73).
Elçilerin kendilerini savunmaları ve Allah'ın bilgisi vurgulanır. Elçiler, Allah'ın kendilerini gönderdiğini bildirmektedirler (74).
Elçilerin görevinin sadece tebliğ olduğu belirtilir. Onlar, Allah'ın mesajını iletmekle yükümlüdürler (75):
İnkârcıların elçilere karşı tehditleri ve tepkileri ifade edilir. Onlar, elçilerin uyarılarına karşı çıkmakta ve onları kovmakla tehdit etmektedirler (76).
Elçilerin, inkârcıların uğursuzluğunun kendi davranışlarından kaynaklandığını belirtmeleri, insanların sorumluluklarını hatırlatır (77).
Elçilerin, Allah'a olan güvenlerini ifade etmeleri ve insanları O'na yönlendirmeleri vurgulanır. İman edenlerin Allah'a güvenmeleri gerektiği hatırlatılır (78).
Cennete giren birinin pişmanlığı ifade edilir. Bu kişi, kavminin inkârından dolayı duyduğu üzüntüyü dile getirir (79).
Allah'ın azap yöntemleri hakkında bilgi verilir. Geçmişteki kavimlerin helak edilmesi belirtilir. Allah'ın iradesiyle gerçekleşmiştir (80).
Azabın aniden geleceği belirtilir. İnsanlar, Allah'ın azabıyla karşılaştıklarında çaresiz kalacaklardır (81).
Elçilere karşı alay edenlerin durumu eleştirilir. Bu, inkârcıların sonunu gösteren bir uyarıdır (82).
Allah'ın mutlak egemenliği ve her şeyin O'na ait olduğu vurgulanır. İnsanların, ahirette yalnızca Allah'a dönecekleri hatırlatılır (83).



Doğrularım Allah'ın yanlışlarım benimdir. Aydın Orhon

NASIL ŞÜKREDİLİR

 Nasıl Şükredilir?


Şükretmek, teşekkür etmek, nankörlük etmemek, ödüllendirmek, karşılık vermek, memnun olmak ve güzelliği takdir etmek gibi anlamlar taşır. Şükretmemek, nankörlük olarak kabul edilir. Şükür, yalnızca bir memnuniyet ifadesi değil, aynı zamanda bir eylemdir.


9 Tevbe Suresi, 13. Ayet; 

Antlaşma yeminlerini bozan, Elçiyi (yurdundan) çıkarmaya çalışan ve ilk önce size karşı (savaşa) başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? (Gerçek) müminlerseniz, (bilin ki) Allah kendisinden korkmanıza daha layıktır.

Ayet, nankörlük durumunu birkaç açıdan ele alır. Bu ayette, Müslümanların, antlaşmalarını bozan, Elçiyi yurdundan çıkaran ve onlara karşı ilk saldırıyı gerçekleştiren bir kavme karşı savaşma sorumluluğu vurgulanmaktadır.


Nankörlük Durumu:

1. Antlaşma İhlali: 

Ayette, antlaşma yeminlerini bozan bir kavmin varlığına dikkat çekiliyor. Bu, nankörlüğün bir göstergesi olarak değerlendirilebilir; çünkü bir antlaşmaya sadık kalmamak, güveni sarsar ve karşı tarafın haklarına saygısızlık anlamına gelir.

2. Elçiye Yapılan Zulüm: 

Elçiyi yurdundan çıkarmaya çalışmak, onun misyonuna ve insanlığa karşı yapılan büyük bir nankörlük olarak görülmektedir. Bu durum, inanç ve değerler açısından ciddi bir ihanet anlamına gelir.

3. Korku ve Cesaret: 

Ayet, Müslümanların bu nankör kavme karşı savaşmaktan korkmalarını sorguluyor. Burada, gerçek müminlerin Allah’tan korkmaları gerektiği vurgulanarak, insanlardan korkmanın nankörlük olduğu ifade ediliyor. Bu, inanç ve cesaret eksikliğini gösterir.


Sonuç olarak, bu ayetler, nankörlüğün sadece bir antlaşma ihlali değil, aynı zamanda inanç ve değerler karşısında duruş eksikliği olarak da değerlendirilebileceğini ortaya koymaktadır. Müminlerin, Allah’a olan güvenleriyle hareket etmeleri gerektiği mesajı verilmektedir.


Nankörlük, bencilliği, çirkinliği, nefret dolu acımasızlığı ve insafsızlığı beraberinde getirir. Sonuç olarak, bu tutum insanı şeytanın yoluna yönlendirebilir. İlk nankörlük yapan da İblis'tir. Allah Meleklere “Adem'e secde et” emri karşısında iblis emre  itaat etmedi (2:34).


7 Araf Suresi, 17. Ayet;

Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından gelip (sokul)acağım; sen onların çoğunu şükredenler olarak bulamayacaksın!" demişti. 

Şükür, insanın hayatındaki her nimete karşı duyduğu minnettarlığın bir ifadesidir. Bu ifade, sadece bir kelimeyle sınırlı kalmamalıdır; gerçek şükür, her nimetin özüne uygun bir şekilde gösterilmelidir. "Ya Rabb'i şükür" demek, dilin şükrüdür; ancak bu, gerçek bir şükür değildir. Her nimetin kendi sınıfında bir şükrü vardır ve bu şükrü yerine getirmek, o nimetin değerini anlamakla mümkündür. Tefekkür yoluyla düşüncelerimizi eyleme dökerek şükretmemiz gerekmektedir. Şükür, ruhun nefes almasıdır. 


27 Neml Suresi, 40. Ayet;    

Kendisinde Kitaptan bir bilgi olan kimse ise "Gözünü açıp kapamadan önce onu ben sana getiririm!" demişti. (Süleyman, Belkıs'ın) tahtını yanında yerleşmiş görünce şunu söylemişti: "Bu, şükür mü edeceğimi yoksa nankörlük mü yapacağımı denemek üzere Rabbimin (bana verdiği) iyiliklerindendir. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; kâfir olana gelince, Rabbim zengindir, cömerttir."


Şükretmek, insanın hayatındaki nimetleri takdir etmesi ve bu nimetlerin kaynağına yönelmesi anlamına gelir. Yukarıdaki Ayet’te, Nebi Süleyman'ın Belkıs’ın tahtını göz açıp kapamadan önce getiren birinin sözleriyle, şükretmenin ve nankörlüğün sınandığı bir durumdan bahsedilmektedir. Bu ayette, Süleyman’ın “Bu, şükür mü edeceğimi yoksa nankörlük mü yapacağımı denemek üzere Rabbimin (bana verdiği) iyiliklerindendir” demesi, şükretmenin sadece bir eylem değil, aynı zamanda bir bilinç hali olduğunu gösterir. Şükreden kişinin, bu eyleminin kendisi için bir fayda sağladığı vurgulanırken, nankörlüğün sonuçları da hatırlatılmaktadır. Zira, “Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur” ifadesi, şükrün bireysel bir sorumluluk olduğunu ortaya koyar.


39 Zümer Suresi, 7. Ayet;

İnkâr ederseniz, şüphesiz ki Allah size muhtaç değildir. O, kullarının küfrüne razı olmaz. Şükrederseniz sizden bunu kabul eder. Hiçbir (günah) yüklüsü başkasının (günah) yükünü yüklenemez. Sonunda dönüşünüz sadece Rabbinizedir ve O, yaptığınız şeyleri size bildirecektir. Şüphesiz ki O göğüslerin (kalplerin) özünü bilendir. 


Zümer Suresi, 7. Ayet; ise şükretmenin önemini bir başka boyutta ele alır. Bu ayette, Allah’ın kullarının küfrüne razı olmadığı, ancak şükredenlerin bu şükürlerinin kabul edileceği belirtilmektedir. Burada, şükretmenin sadece bir ibadet değil, aynı zamanda bir tercih olduğu vurgulanır. İnkâr edenlere Allah’ın muhtaç olmadığı, O’nun zengin ve cömert olduğu hatırlatılır. Bu durum, insanın kendi iradesiyle şükretme veya nankörlük yapma seçeneğine sahip olduğunu gösterir. Sonuç olarak, her birey, kendi eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır; “Sonunda dönüşünüz sadece Rabbinizedir” ifadesi, bu sorumluluğun altını çizer.

Bu ayetler, şükretmenin ruhsal bir ihtiyaç olduğunu ve insanın manevi gelişimi için ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Şükür, sadece dil ile söylenen bir kelime değil, aynı zamanda kalbin derinliklerinden gelen bir minnettarlık ifadesidir. Bu nedenle, her nimeti değerlendirip şükretmek, insanın ruhunu besleyen bir eylem olarak karşımıza çıkar.

Aklın Şükrü: Tefekkür

Tefekkür, aklın şükrüdür. Düşünmeden geçen bir akıl, şükrünü ödememiş bir akıldır. Tefekkür, aklın derinliklerine inmek ve yaratılışın hikmetini anlamaktır. Bu şekilde akıl için teşekkür etmiş oluruz. Düşünmek, insanı daha bilinçli ve sorumlu bir birey haline getirir.

Kulluğun Şükrü: İbadet

İbadet, kulluğun şükrüdür. İbadetlerimiz, Allah’a olan kulluğumuzun bir göstergesidir. İbadet, sadece ritüel bir eylem değil, aynı zamanda ruhsal bir deneyimdir. Bu nedenle, ibadetlerimizi içten bir şekilde yerine getirmek, şükrümüzü ifade etmenin bir yoludur.

Fıtratın Şükrü: İcat

İcat, fıtratın şükrüdür. Yaratıcılığımızı ve doğamızın sunduğu imkanları değerlendirmek, fıtratımıza olan şükrümüzü ifade eder. İnsan, yaratılışındaki potansiyeli ortaya koyarak, Allah’ın kendisine bahşettiği yetenekleri kullanmalıdır. Bu, sadece bireysel bir tatmin değil, aynı zamanda topluma da katkı sağlamaktır.

İlkatın Şükrü: Sanat

Sanat, ilkatın şükrüdür. Sanat, insanın iç dünyasını dışa vurma biçimidir ve bu da ilhamın bir sonucudur. Sanat eserleri, insanın duygularını, düşüncelerini ve hayal gücünü yansıtır. Bu bağlamda, sanat yoluyla yaratılan her eser, sanatçının içsel bir şükrü olarak değerlendirilebilir.

Vicdanın Şükrü: Adalet

Adalet, vicdanın şükrüdür. Vicdanımızın sesine kulak vererek adil olmak, Rabbimizin bize verdiği vicdan için bir şükürdür. Adalet, sadece bireysel ilişkilerde değil, toplumsal düzeyde de önemlidir. Adil bir toplum oluşturmak, vicdanımızın gereğidir.

Nübüvvetin Şükrü: İttiba

İttiba, nübüvvetin şükrüdür. Nübüvvetten dolayı Allah’a şükretmek istiyorsak, Nebi Muhammed'imize ittiba etmeliyiz. Nebi Muhammedin hayatını örnek almak, gerçek bir şükürdür.


Kalbin Şükrü: Muhabbet

Muhabbet, kalbin şükrüdür. Kalbimizde sevgi taşımak, şükrümüzü ifade etmenin bir yoludur. Muhabbet etmemiş bir kalp, şükrünü ödememiş bir kalptir. Sevgi, insan ilişkilerinin temelini oluşturur ve bu bağlamda, kalpten gelen bir sevgi, gerçek bir şükürdür.


Kur'an'ın Şükrü: Tertil

Tertil, Kur'an'ın şükrüdür. Kur'an'ı anlıyarak okumak, onun şükrünü yerine getirmektir. Kur'an, insanlara rehberlik eden bir kitap olarak, onun mesajını anlamak ve yaşamak, gerçek bir şükürdür.

Muhakemenin Şükrü: Tahkik

Tahkik, muhakemenin şükrüdür. Taklitten uzak durarak, kendi muhakememizi yapmalıyız. Taklit yapıyorsak, muhakemenin şükrünü yerine getirmiyoruz demektir. Kendi düşüncelerimizi geliştirmek, bireysel bir sorumluluktur.

Hidayetin Şükrü: Tebliğ

Tebliğ, hidayetin şükrüdür. Hidayete ermiş olanlar, bu nimeti başkalarına ulaştırmakla yükümlüdür. Aksi durumda, hidayetin şükrü gerçekleşmez. Bilgiyi paylaşmak, toplumsal bir sorumluluktur.

Ümmetin Şükrü: Vahdet

Vahdet, ümmetin şükrüdür. Muhammed'in ümmetine mensup olanlar, vahdet için çaba göstererek şükrünü gerçekleştirir. Birlik ve beraberlik, toplumsal dayanışmanın temelidir.


İradenin Şükrü: Hidayet

Hidayet, iradenin şükrüdür. İrademizi doğru yolda kullanarak hidayete ermek, irademize olan teşekkürümüzdür. Hidayet, Allah’ın bir lütfu olarak kabul edilir ve bu nimeti elde etmek için çaba göstermek, irademizin bir yansımasıdır.


Kurtuluşun Şükrü: İman

İman, batıldan kurtuluşun şükrüdür. İman, iç dünyamızın bir yansımasıdır. İman etmek, insanın ruhsal bir yolculuğa çıkması ve bu yolculukta Allah’a olan bağlılığını ifade etmesidir.

Farzın Şükrü: Nafile

Nafile, farzın şükrüdür. Nafile ibadetler, farz olanların bir tamamlayıcısıdır. Nebi Muhammed, nafile namazları Allah rızası için kılardı; bu da farzın şükrüdür. Nafile ibadetler, Allah’a olan bağlılığımızı pekiştirir.


Hakikatin Şükrü: Tevhid

Tevhid, hakikatin şükrüdür. Hakikati bilmek, ancak tevhid ile anlam kazanır. Tevhid yoksa, şükrümüz de yoktur. Allah’ın birliğini kabul etmek, insanın ruhsal ve zihinsel gelişimi için temel bir adımdır.


Servetin Şükrü: İnfak

Servetin şükrü infaktır. Allah, servet verdiyse; biz de O'na "Ya Rabbi, şükür" dememiz de servetin şükrü değildir. Servetin şükrü, ihtiyaç sahiplerine yardım etmektir. Bu, toplumsal sorumluluğumuzun bir parçasıdır.


Sonuç olarak, ekmeğin adını söylemek insanı doyurmaz; su demek de susuzluğu gidermeye yetmez. Sadece "Ya Rabb'i şükür" demekle nimetlerin şükrü yerine getirilmiş olmaz. Allah, zaman vermiştir; bu zamanın bir kısmını O'na ayırmak, şükrün bir parçasıdır. Şükür çabadır, eylemdir.  Kulağı gıybetten uzak tutmak, kulağın. Dilini temiz tutmak, dilin. Gözü zinadan korumak, gözün şükrüdür. Öyleyse, göbeğimizi sıvazlayarak “şükürler olsun” demek yerine, her nimetin şükrünü bilinçli bir şekilde yerine getirelim. Şükür, sadece bir kelime değil, hayatımızın her alanında uygulamamız gereken bir eylemdir.



  ÂLEMLER MUHAMMED OLMASA YARATILMAYACAK MIYDI? Bir Elçinin Değeri ile Yaratılışın Amacını Birbirine Karıştırmak İslam adına anlatılan ba...